Bugün itibariyle okullar açılırken, Türkiye’deki siyasi krizin önemli bir yansıması da eğitim alanında karşılığını buluyor. Türkiye’de eğitim alanında kriz hep vardı ve farklı boyutları çeşitli platformlarda ele alınıyordu zaten. Eskiden beri devam eden, Türk olmayan öğrencilerin asimilasyonunu hedefleyen tek dilli eğitim başlı başına bir sorundu ve son yıllarda her zamankinden çok daha sesli bir şekilde dile getiriliyordu. Farklı inançların ve kültürel, dilsel ve coğrafi koşulların yaşandığı devasa bir alanda eşyanın tabiatına aykırı olarak merkeziyetçi bir eğitim sistemi uygulanıyordu.
Çocukların kendi gündelik hayatlarından neredeyse hiçbir şey bulamadıkları, toplumsal gerçekliklerden soyutlanmış orta sınıf değerlerine dayalı ve cinsiyetçi bir müfredat ve buna göre hazırlanmış kitaplar kullanılıyordu. Eğitim fakültelerinin hali içler acısıydı ve İki Dil Bir Bavul filminde olabildiğince doğal haliyle gösterildiği gibi öğretmen adayları, okullarda karşılaşacakları şartlara göre hazırlanmıyordu. Üstüne bir de, özellikle Kürdistan kentlerinde ciddi öğretmen açığı yaşanıyordu ve buna rağmen yüzbinlerce öğretmen adayının atanması yapılmıyordu. Okullarda çocuklara yönelik şiddet her yerde varken, Kürdistan’da bu şiddet bazı öğretmenlerin Kürtlere karşı ırkçı yaklaşımlarından besleniyordu. Eğitim kalitesini belirleyen önemli faktörlerden bir tanesi öğretmen devamlılığı iken, Kürdistan’ın çoğu köyünde çalışan öğretmenler ilk fırsatta yerlerini değiştiriyor ve neredeyse hiçbir öğrenci ilkokul dönemini aynı öğretmenler ile tamamlayamıyordu.
Yine eğitimin en önemli bileşenlerinden biri olan velilerin adeta görmezden gelindiği, eğitimin hiçbir kademesinde kendilerine rol biçilmediği ve göstermelik bir iki “veli toplantısı” dışında eğitim sürecinin dışında tutulduğu bir anlayış ve pratik hüküm sürüyordu. Asgari ücret düzeyinde bile geliri olmayan ailelerin, çocuklarının en temel okul ve kırtasiye malzemelerini karşılamakta yaşadıkları ekonomik zorluk işin diğer önemli bir boyutuydu. Okullarda hem oğlan hem kız çocuklarına yönelik bazen öğretmen veya yönetici bazen akran kaynaklı cinsel taciz vakaları oldukça artmıştı. Okul ve derslik yetmezliği, sınıfların kalabalık oluşu, okul binalarının içinde bulunduğu kötü koşullar, idari görevlendirmede haksızlıklar, sendikal faaliyetlerin kısıtlanması ve saire birçok sorun eskiden beri süregidiyordu. Tek ölçüt olmasa da, uluslararası PİSA araştırmaları ve OECD’nin eğitim raporları, bahsettiğimiz bu sorunların yarattığı sonuçları gösteriyordu.
Tüm bunlara AKP’nin iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra önüne koyduğu “kindar ve dindar” nesil yetiştirme projesi, eğitim müfredatını buna göre şekillendirmesi ve öğretmenleri buna yönlendirmesi var olan krizleri çok daha derin ve keskin yaşanılan bir hale getirmişti. Bunlar yetmezmiş gibi bir de darbe girişimi/bahanesiyle, tüm alanlarda olduğu gibi eğitimde de başlatılan cadı avı ve en son Kürdistan’da çalışan Eğitim-Sen’li eğitim emekçilerinin açığa alınması var olan krizi çırılçıplak ortaya çıkardı.
Ne AKP Hükümetinin ne de Türk devlet rejiminin, bahsettiğimiz sorunları çözmek gibi bir gündemi var. Bir zamanlar, sözü edilen sorunların çözülmesi ve Türkiye’de eğitim kalitesinin yükseltilmesi için çalışmalar yapan liberal akademisyenler, sivil toplum kuruluşları, enstitü ve girişimler bile zaman geçtikçe sorunların çözülmediğini, aksine krizin devlet eliyle derinleştirildiğini daha yüksek sesle söylemeye başladılar.
Öte yandan Kürdistan’da sürdürülen savaş politikası, eğitim alanında bahsettiğimiz krizleri bile unutturacak bir aşamada seyrediyor. Kürdistan’daki alternatif eğitim çalışmaları önemli ölçüde engellenmiş durumda. Bir kaç sene önce yapılan tartışmalar ve paralelinde yapılan çalışmalar çok eski zamanlarda kalmış gibi. Diğer taraftan, birçok ilçe tarumar edildiği için ne eğitim yapılacak okul ne de çalışacak öğretmen var. Bunlar olsa dahi, okula gidecek çocuk kalmadı. Birçok okulun karakola dönüştürülmüş olması da devletin hangi yöne doğru baktığını açıkça gösteriyor.
Peki tüm bu kriz ve tehditler arasında hiç ışık yok mu?
Tek çıkış yolu, başka bir dünyanın ve başka bir eğitimin mümkün olduğunu gösteren alternatifler yaratılması, bunun için örgütlü ve geniş toplumsal bir mücadele örülmesi. Bu yönde atılan en önemi adımlardan bir tanesi 2 sene önce başlatılan Özgür Okullar çalışması. Birçok ülke örneğinde, eğitim alanında kırılmaların kriz döneminde yaşandığını ve bazı krizlerin fırsata da dönüştürülebildiğini görürüz. Kürdistanlı eğitimciler, uğradıkları hak gaspını haklarını geri almak için kurulan bir mücadeleden çok daha geniş toplumsal mücadeleyi tetikleyen bir sürece eviremezler mi? Bu mücadele, Özgür Okullar deneyimi ile buluşturulamaz mı? Veya başka “özgür” deneyimlerin ortaya çıkarılmasına öncülük edilemez mi? Herşey mümkün. Bütün ihtimalleri düşünmek gerekir.