“Kirpiğiniz Yere Düşmesin”, Güldünya Yayınları tarafından yayımlanan, İstanbul Feminist Kolektif’in bir müddettir üzerinde çalıştığı ve her ay düzenli olarak yayınladığı öz savunma raporlarının yer aldığı ve bazı köşe yazılarının derlendiği bir kitap. Kitapta yer alan hayatına sahip çıkan kadınların savunma raporlarının içeriği; kadınların sistematik bir şekilde şiddete, baskıya, tacize maruz kalıp erkek şiddeti ile nasıl başa çıktıklarını ve bazen de o erkekleri neden, nasıl öldürmek zorunda kaldıklarını ortaya koyuyor. Emsal olarak ise sonuçlanmış ve devam eden meşru müdafaa davaları var. 

Kitap, çok sevilen ismini ise kendisine şiddet uygulayan ve onu fuhuş yapmaya zorlayan kocasını öldüren Çilem Doğan’ın bir yayınevinin kadın çalışanlarına yazdığı mektuptan almış. Çilem mektupta, “Kadın arkadaşlarım, hiçbir zaman kirpiğiniz yere düşmesin. Alnınız hep dik; dimdik onurlu kalsın” diyordu. 

Kitapla ilgili sorularımızı İstanbul Feminist Kolektif’ten Özlem Kaya ve Selime Büyükgöze yanıtladı.


Kitabın alt başlığı, “Kadınlar hayatlarına sahip çıkıyor.” Hayata sahip çıkma, neleri kapsıyor?

Bu soruyla başlamamız çok iyi oldu, zira kitapta erkekleri yaralayan ya da öldüren kadınlarla ilgili haberler ağırlıkta olsa da biz bunu kadınların hayatlarına sahip çıkmasının bir yönü olarak düşünüyoruz. Kadınlar kendileri öldürülmemek için, hayatlarını savunmak ve korumak için erkekleri yaralıyor ya da öldürmek zorunda kalıyor. Bu, bir tür hayır deme, kendini koruma mekanizması. Ancak erkeklere karşı ya da daha genel anlamda erkek egemen topluma karşı kadınlar olarak itirazımızı birçok şekilde dillendiriyoruz. Bizi sıkıştırmaya çalıştıkları kadınlık rollerine hapsolmamak için mücadele ediyoruz, bu kalıpları bazen kırıyoruz, bazen esnetiyoruz. Hayatımızın kontrolünün bizim elimizde olduğunu farklı şekillerde ifade etmeye çalışıyoruz. 2015 yılında Feminist Gece Yürüyüşü’nü “Hayatlarımıza Sahip Çıkıyoruz” ana pankartıyla yaptık. Hayatlarımıza nasıl sahip çıktığımızı da haykırdık: Kürtaj oluyoruz, istersek doğuruyor, istemezsek doğurmuyoruz, kahkaha atıyoruz, kızlı-erkekli yaşıyoruz, evlenmiyoruz, boşanıyoruz gibi…


Böyle dosyaları derlemek bir yönüyle yıpratıcı da olabiliyor. Siz ne hissettiniz, zorlandınız mı?

Yıllardan beri kadın cinayetlerine karşı mücadele ediyoruz; öldürülen, tacize-tecavüze uğrayan kadınlarla, kendimizle ilgili politika üretiyoruz. Erkek egemen sistemde feminist politikanın zorunlu olarak söz söylemesi gerektiği bu alanların tabii ki yıpratıcı bir tarafı var. Bu açıdan da hayatlarımıza sahip çıkma deneyimini daha pozitif bir yerden kurmaya özen gösteriyoruz aslında. Ancak bu kitap özelinde, yukarıda da söylediğimiz gibi, ağırlıklı olan erkekleri öldüren ve yaralayan kadınlar. Bu kadınlar her ne kadar pişman olmadıklarını söyleseler de, birini öldürmek ya da yaralamak, tercih ettikleri, erkeklerin öldürdükleri durumlarda olduğu gibi kendi ‘iktidarlarını’ sağlamlaştırdıkları bir deneyim değil. Yargı sisteminin de aynı egemenlik ilişkilerinden nasibini almış olması dolayısıyla kadınların karşılaştıkları cezalar da çok ağır oluyor. Bütün bu süreç içinde biz yine de feministler olarak takip ettiğimiz davalarda kadınlarla kurduğumuz güçlendirici ilişkiler üzerinden motivasyon bulmaya çalışıyoruz.


Kitabın oluşmasına dolaylı olarak katkıda bulunan kadınların öz savunma raporlarını yayınlamaya ne zaman başladınız? “Artık yapalım” demenize aracı olan neydi?

Kadınlar olarak erkek egemen sistem içinde ezilme deneyimlerimiz üzerinden politika yapmanın bizi sıkıştırdığı mağdur konumunun feminist politika aracılığıyla, kadın dayanışması aracılığıyla güçlenme deneyimlerimizin üzerini örttüğünü uzun zamandır düşünüyorduk. Bunları tartışmaya başladığımız dönemde Isparta’dan Nevin Yıldırım’ın kendisine tecavüz eden adamın kafasını kesip köy meydanına atması olayı, tüm Türkiye ile birlikte bizim de gündemimize tüm ağırlığıyla düştü. Nevin’in hikayesinin detayları ortaya çıktıkça medyada nasıl da namusunu temizleyen masum kadından caniye dönüştüğüne de tanık olduk. 

Kadınların erkekleri öldürmek ya da yaralamak zorunda kaldıkları durumlara dikkatimizi vermeye başladıkça fark ettik ki Nevin, benzer birçok örnekten sadece biri. Bu yönde tartışmalarımız sonucunda 2015 yılının Ocak ayından itibaren “Kadınlar Hayatlarına Sahip Çıkıyor” raporunu yayınlamaya başladık. Bu raporlarda hem benzer haberleri derliyorduk hem de konuyla ilgili dava süreçlerine yönelik haberleri aylık olarak toplamaya çalışıyorduk. Bu iki bölüm dışında aylık raporlarımızda “Şiddeti İzleme Müdahil Ol” diye bir başlık da vardı. Bunu vurgulama nedenimiz, tüm toplumun aslında kadınların karşılaştığı erkek şiddetinin devam edebilmesinde sorumluluğunun olduğunu vurgulamaktı. “Kirpiğiniz Yere Düşmesin” kitabı da 2015 yılı boyunca aylık olarak yayınladığımız bu raporların ve raporlarla ilgili çıkan haberlerin, köşe yazılarının ve söyleşilerin derlemesinden oluşuyor. 


Daha önce tuttuğunuz raporlardan da yola çıkarak, kadınların hayatlarına sahip çıkmasının görünür olması neye tekabül ediyor? Anaakım medyada dahi görünür olması ve artık meşru addedilmesi neye bağlı?

Kadınlar türlü türlü biçimlerde hayatlarına sahip çıkıyor. Raporun yaptığı en büyük katkılardan biri, kadınların direnişini “hayata sahip çıkmak” olarak tanımlamak ve görünür olmasına katkı yapmak oldu. Kadınların hayatlarına sahip çıkmalarının görünür olması, kadınların erkek şiddeti karşısında “mağdur” konuma hapsolmalarından bir çıkış potansiyeli taşıdığı gibi, kadınların maruz kaldığı erkek şiddetinin kadınlara ne yaptığını da görünür hale getiriyor. 

Biz her ne kadar rapora ölmemek için öldürmek zorunda kalan, taciz ve tecavüze karşı kendini savunan kadınların hikayelerini ekliyor olsak da bizim için hayatına sahip çıkma kavramı, kadınların hayatlarında daha geniş bir alana denk düşüyor. Kadınların hayatlarında müdahale edilmeyen, üzerine söz söylenmeyen alan yok gibi. Tüm bu baskı ve müdahalelere karşı yılmamak, kendi direnişini geliştirmek, istediği hayatı kurabilmek anlamında kullanıyoruz. Bunun içerisinde erkek şiddetine hayır demek de var, kırmızı ruj sürmek de… Gece dışarı çıkıp eğlenmek de, iş hayatındaki cinsiyetçilikle mücadele etmek de… Kadınlar bedenleri ve hayatları üzerindeki denetime çeşitli şekillerde hayır diyor; üstelik bunu neoliberal, muhafazakar politikalar bedenlerini ve hayatlarını denetim almak için var güçleriyle çabalarken yapıyorlar. Örneğin kadınların doğurun, evlenin telkinlerine kulak asmadığını, kendi yaşamak istedikleri hayat için çeşitli mücadeleler verdiklerini görüyoruz. Halihazırda var olan bu direnişe başka kadınların hikayelerini duymak, tanık olmak eklenince kadınları güçlendirici bir deneyim oluşuyor.

Anaakım medyaya baktığımızda erkek şiddetine maruz kalan ve/veya tacize, tecavüze karşı direnen kadınların meşru müdafaasının görünür ve makbul olduğunu görüyoruz. Kuşkusuz bu, kadınların şiddeti hak ettiklerine inanılan erkek egemen sistem içerisinde önemli bir gelişme… Anaakım, her ne kadar kadınların direnişini belli bir noktaya kadar görünür kılsa da, bunu sağlayan yine kadınların mücadeleleri. 


Kitapta da değindiğiniz gibi, karılarını katleden erkekler, “erkekliğime laf etti, öldürdüm,” gibi savunmalar yaparken kadınlar genelde “ben öldürmesem o öldürecekti, pişman değilim” gibi savunmalar yapıyor. Sizce bu kararlılık nereden besleniyor?

Erkekleri öldürmek zorunda kalan kadınlar ve kadın cinayeti faili erkekler arasındaki farklara bakmak lazım bu noktada. Kadın cinayetleri sistematik erkek şiddetinin bir sonucu. Erkekler kadınları kontrol altında tutmak, cezalandırmak için şiddet uyguluyor. Yani en temeline baktığımızda kadınların kendilerine itaat etmesi gerektiğini ve cezalandırma hakları olduğunu düşünüyorlar. Mahkemelerde “haksız tahrik” yani erkeklik indirimi almak için söyledikleri “cinnet geçirdim” yalanının aksine cinayetleri planlıyorlar. Öldürdükleri kadınlara kimi zaman yıllarca süren şiddet uygulamaları, çoğu kez öldürmekle tehdit etmeleri, cinayetin işlendiği mekana silahla gelmeleri, öldürmeyi planladıklarının açık göstergeleri. Diyelim anlık cinnet hali… Kadınların tuzluğu uzatmamaları, hep makarna yapmaları, hatta başka biriyle ilişki yaşıyor olmaları, cinnet geçirip karşındaki kadını öldürmek için yeterli ve haklı nedenler midir? Buna kendinde hak görmenin temeli erkek egemen sistemde. 

Kadınlara baktığımızda ise birini öldürmek “zorunda” kaldıklarını görüyoruz. O an ölmemek için ya da şiddeti başka türlü durdurma şansları olmadığı için… Kararlılık da tam buradan geliyor. Zaten son raddeye geldiklerinde öldürmüşler.  Pişman olmamayı öldürmekten pişman olmamak olarak değil, hayatını savunmuş olmaktan pişman olmamak olarak düşünmek lazım. Çünkü kadınlar o noktada bir tercih yapmak durumunda kalıyor: Ölmek ya da hayatta kalmak. Hayatta kalmayı seçmenin kararlılığını taşıyorlar.


Nevin Yıldırım kadınlar için bir kırılma noktası mıydı?

Nevin’in hikayesi, herkes için çok çarpıcı oldu. Bizler Nevin’i ilk duyduğumuzda kürtaj hakkımıza yöneltilen tehditler gündemimizdeydi. Isparta’dan Nevin, kendisine tecavüz eden adamı öldürüp kafasını köy meydanına atmıştı; hamileydi ve doğurmak istemiyordu. Nevin doğurmak zorunda kaldı, bizler de -yani özellikle İstanbul ve Antalya’dan feminist kadınlar- Nevin’le görüşmeye, davasını takip etmeye başladık. 

Nevin’in alternatifsizliği, hepimiz için çok çarpıcı oldu. Çünkü Nevin’in tecavüzü durdurmak için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Tüm köy biliyordu ve susuyordu. Susmaları yetmezmiş gibi Nevin’e, artık katlanamadığı bakışlarını yöneltiyorlardı. Nevin için öldürmekten başka alternatif kalmadı. Mahkeme süresince Nevin, “gönüllü” ilişki kurmadığını tekrarladı; mahkeme ise Nevin’in alternatifsizliğini, direnişini görmedi. Nevin hem kadınların maruz kaldığı alternatifsizliğin boyutunu hem de yargının mevzu kadınlar olduğunda meşru müdafaa hakkını nasıl görmezden geldiğini gösterdi bizlere. Bizlerin de gözü kulağı öldürmek zorunda kalan kadınlara açılmaya başladı. Nevin tek değil, korkarız ki son da değil. Kadınların üzerindeki erkek iktidarı devam ettikçe, kadınlar ölmek ve hayatta kalmak arasında tercih yapmak durumunda kalıyor. Nevin, Yasemin, Çilem ve daha niceleri hayatta kalmak için direnen kadınlar…



TUÐÇE YILMAZ/İSTANBUL