Çocukluğumuzdan beri kulaklarımız aşina. Hatta aşina ne demek, dinleye dinleye kulaklarımız aşındı.
Bütün devlet yöneticileri, bütün darbeciler her ağızlarını açtıklarında "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" diye başlar ve "Böldürtmeyiz" diye bitirirlerdi.
Ortada devlete karşı savaşan hiç bir silahlı örgüt yoktu.
Bazı sol partiler, sendikalar ve gençlik örgütleri sisteme ve iktidara yönelik en küçük bir eleştiri yaptığında "Bölücüler, yıkıcılar, anarşistler, teröristler.." diyerek tepelerine çullandılar.
Böldürtmemek için öldürtmeye başladılar. Kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk, işçi, aydın demeden zindanlara tıktılar, öldürttüler, astılar.
Halkın sesine kulaklarını tıkayanlar, halkı susturmak için her türlü zulmü yaptılar. Medya dalkavukların ve özel savaşçıların borazanı oldu.
Halkın yükselen direnişi karşısında çaresiz kaldıkça "Sallandır bakalım bir kaçını, bir daha çıt çıkar mı" kafası iyice egemen oldu. İşler karıştıkça ölüm cezası çözüm olarak gündeme geliyordu. Yargılamak ve infaz etmek uzun sürdüğü için de faili meçhuller gündeme girdi. Devletin gizli örgütleri yargısız infazlara başladı.
1960'larda gençlik ve işçi önderleri yargısız infazlarla katledildi. Askeri darbe dönemlerinde ise ek olarak idam sehpaları kuruldu. O günlerden beri öldürülenlerin-kaybedilenlerin sayıları artarak onbinlerle anılır oldu, gelip yüzbine dayandı. Böyle giderse daha da vahim olacak.
Onlar böldürtmemek için öldürtüyorlardı. "Türk-İslam sentezi" diyerek, TEK, TEK, TEK diyerek Kürtleri, Alevileri öldürtüyorlardı.
Oysa, onlar öldürttükçe memleket daha da bölünmekteydi.
Öldürdüklerine bir mezarı bile çok görüyorlardı. Cenazelerini kaybediyorlardı. Yakınlarının cenazesini bulunca ölüm acısını bile unutup sevinecek olan insanlar meydanları dolduruyordu.
Memleketi sadece bir toprak parçası zannedenler, bu toprak parçasını asker ve polis işgali altında tuttukça-tutabildikçe böldürmediklerini sanıyorlardı. Oysa kendileri bile orayı vatan olarak görmüyorlardı. Vatan olarak görselerdi, bombalayıp yakıp yıkmazlardı.
Vatan olarak görselerdi, oralara bir kaç kat maaş ve tazminat alarak mecburi hizmetle gitmezler, mecburi hizmetleri biter bitmez de hırsız gibi kaçmazlardı oralardan.
Onların her katliamı ve cinayetiyle halk, vatan-millet bir parça daha bölündü.
Düne kadar AKP'yi destekleyenler bile gidişatın dehşetini itiraf etmeye başladılar:
-Saraylar kurduk ama içinde adalet yok,
-Eskiden Müslümanların insanlığa ahlak katacağını zannediyorduk. Şimdi, bu Müslümanlara nasıl ahlak katılabilir diye düşünüyoruz gibi sözler onlara ait.
Namaz kılmayan vatandaşların da vergileriyle beslenen devlet televizyonunda "Namaz kılmayan hayvandır" gibi alçaklıklar zırvalamak da bu devrin alameti farikası olmuştur. Yola çıkarken vesayete son, önce insan diyen AKP iktidarı, bugün vesayeti sürdürmek için onlarla işbirliği içinde her türlü zulmü yapar hale gelmiştir.
Şehirleri bombalayıp yerle bir etmek, çoluk çocuk katletmek bunların günlük işi olmuştur.
Böldürtmemek için öldürtüyorlar. Öldürttükçe de böldürüyorlar. Kendi partileri bile kaç parça bilmiyoruz.
Birbirine güvenen ve sevgiyle konuşan yan yana üç komşu bile kalmadı. Bırakın üç komşuyu aynı aile içinde üç kişi bile kalmıyor.
Ama onlar hala her gün tehditler, hakaretler savuruyor. Halkın vekillerini, sendikacıları, seçilmiş belediye yöneticilerini zindanlara tıkıyor. Olmazsa vurdurtuyor,öldürtüyor.
Devlet güçlerini yasadışı katliamlara yöneltiyor, buna karşı yargılanmama güvencesi veriyorlar.
Yani bir faşist darbenin bütün özelliklerini görüyoruz. Faşist darbeciler halkın birliğini sağlayamaz, tam tersine bin bir parçaya böler.
"Dindar, milli, ahlaklı nesiller" dediler. Hırsızlığın, ahlaksızlığın, katliamcılığın, ayrımcılığın en alasını yaptılar. Vesayete son dediler ama vesayetçileri bile arattılar.
Binmişiz bir alamete, gideriz kıyamete... Bu gidişatı durdurabilecek tek güç halklarımızın özgürlük direnişidir.
Herkese eşit, özgür bir yaşam olmadıkça hiç bir güç, hiç bir zorbalık birlik ve beraberliği, bütünlüğü, huzuru sağlayamaz. Zorla güzellik olmaz!