Nurettin DEMİRTAŞ

 

Ortadoğu sıcağında var olma mücadelesi veren tüm halklar hakikatin koruyucusu olma misyonunu da yüklenmişlerdir.

Hasan Sabah’ın “kartalın öğretisi” anlamına gelen Alamut Kalesi’nde yetiştirdiği fedailer bu adı taşıyordu: “Sır Bekçileri-Hakikatin Koruyucuları!” Amed’in savaşçı Pêxasları da öyleydi: “Hakikatin peşinden gidenler!”

Hallac’dan Babailere, Şeyh Bedreddin’den Ege’nin Efe ve Zeybeklerine dek hepsi hakikatin savaşçıları olma onurunu ve unvanını taşıyordu.

Hepsinin felsefesinde ortak evrensel bir yan vardı ki ne doğaya ne de topluma zarar vermez; aksine korumak için yaşarlardı. Evrende bir tek şeyin, hatta en küçük, en önemsiz sayılan şeyin yokluğu bile hakikatten bir parçanın yok olmasıdır ve insanı eksik kılan gerçeklik de bu konudaki zayıflıklarından ileri gelmektedir.

Bitip tükenmek bilmeyen istekler…

İnsan doğasından kaynaklı bir kusur değil, uygarlık hastalığıdır doyumsuzluk…

Küçücük bir şeyin değil, bir kişinin değil, bir halkın ve sisteme muhalif herkesin yok edilmesi söz konusuysa, bu doyumsuzluğun daha derinliğine incelenmesi gerekir. Ortada bir iktidar obezliği var. Tedavisi mümkün olmayan bir düzeye varmış bulunuyor.

İktidar obezi klik, saray sütunlarını halkların ve emekçilerin kanı üzerinden yükseltirken buna karşı direnmenin meşruluğu tartışmasızdır. İktidar obezlerinden merhamet beklenemeyeceği de tartışmasızdır. O halde onu yıkmaktan başka çare düşünülemez.

Var olmanın başka türlü mümkün olmadığı bir coğrafyada direnmemek demek teslimiyetten öte bir varlık-yokluk sorunuyla karşılaşmak demektir. Direnmek ise büyük bedeller gerektirir. Bu bedeller ne kadar büyük olursa olsun direnmemekten kaynaklanacak bedel kadar büyük değildir. Çünkü tersinden doğacak sonu hiçliktir, yokluktur. Bu uğurda ölmek ise ölümsüzlüktür! Hakikat yolcularının ölüm tehditlerine cevabı budur.

Bir de Türkiye’de yaşanan seçimin ardından ortaya çıkan hakikatlere bakalım:

1- Mevcut CHP yönetimi her konuda Erdoğan’ı desteklemekte, zerrece direnmediği halde direniyormuş gibi yapmaktadır. Dolayısıyla, en kısa sürede tabanın demokratik gücüyle onu kuşatmak ve değiştirmek kaçınılmaz hale gelmiştir.

2- İnternet üzerinden sadece mesaj atarak tepkilerini deşarj eden ve toplumsal direnişle canlı-anlamlı bir bağ kurmadan direnme görevini yerine getirdiğini sananlar sistemin tuzağına düştüklerini görerek toplumsallığın moralli ve coşkulu akışıyla, onun yenilmez gücüyle tanışmalıdırlar. Seçiş sürecinde bu dinamizm epeyce açığa çıkmıştır, şimdi ise volkan gibi patlamaya hazırdır.

3- Faşizmi sadece seçim sandıklarında yenebileceğini düşünenler yanılmıştır fakat faşist iktidar da seçim oyunlarıyla ömrünü uzatmayı hesaplarken demokrasi blokuna çarpmıştır. Çöküş sürecini önleyememiştir. Şimdi, sandık iradesini sokakta temsil etmek için Ankara’da değil halkın arasında, eylemin ortasında olunmalıdır. Öte yandan, örgütlü halde kendi savunmasını yapmak yerine bunu sadece siyasi temsilcilerden bekleme gafletine de son verilmesi gerekiyor ki bilindiği gibi siyasetin de elini güçlendirecek olgu toplumsal direniştir.

4- Faşizm karşısında güçlerini birleştirmesi gerekenler, birlik olmamak suretiyle faşizmi yaşatmaktadırlar. Her türlü kişisel, grupsal ve dar çıkar kaygıları bir yana bırakılmalı; ulusal, devrimci, demokratik görevlere kolektif tarzda sahip çıkılmalıdır. Hakikati parçalayan anlayış, yer yer maalesef direnmesi gerekenleri de parçalıyor. Varlık-yokluk kavgası böyle verilemez. Bunu bilemeyen yoktur. O halde sorumlu yaklaşalım ve 2018 yılının 14 Temmuzunu direniş, birlik ve zafer ruhunu kuşanmak vesilesi yapalım ve mutlaka kazanalım!

5- Direnmenin ve faşizmi yenmenin şartları bu kadar açık ve yakıcıyken “başka bir yol yok mu?” diye oyalananların ve orta bir yolda uzlaşma arayanların küçük burjuva ruh halinden sıyrılıp zafer ruhunu kuşanmalarını sağlamak için direnenlerin gücünü göstermek gerekiyor.

Bunlar yapıldığı ve aşıldığı anda toplumsal direnişin önündeki bentler yıkılacak ve faşizmi ayakta tutan hiçbir dayanak kalmayacaktır.

Hakikate sadık kalmak ve onu şu an bulunduğu yerden yani “gerçek olan ile meşru olan arasındaki çatlaktan” çıkarıp özgürce yaşatmak için, teatral tarzda değil de anlamına uygun olarak herkesin kendine bir kez daha sorması gerekiyor: Olmak ya da olmamak, bütün mesele bu!