“ardımızda
bir tek zamanı bırakıyoruz
zaman ki
ağır ağır silecekti
geçmişin ayak izlerini
dudağımızda
hala o kentin hüzünlü melodisi
bir harabeyi anlatır
şimdiki zamanın terk edilen mekanlarına”
Yüreğini ülkesinin toprağına gömmüş bir çocuktur bu dizelerin sahibi. Gömdüğü pirpak yüreğindeki iyimserlik, tüm kötülüklerin biteceği, yeni gelen zamanların eski zamanların kirliliklerini alıp götüreceği ve güzel güneşli günlerin yaşanacağı inancını hiçbir zaman yitirmeyen, yüreğinde umut dağları yükselen bir çocuk. Kendisini bu oluşumun akışına katacak ve bunu kendisi için istemeyecek kadar dağ yürekli bir çocuk.
Çocuk diyorum çünkü yüreğin kirlenmemişliğidir çocukluk. Çocuklardan söz edince içimizde güller açıyor. Çocuk sesleri duyunca hüzünlerimiz alıp başını gidiyor uzak diyarlara. Gülünce çocuklar yüreğimizin ortasında güneş doğuyor. Konuşunca onlar, cümle nebat, zerre sücut ediyor hüsn-ü cemalini onlara dönerek. Evrenin kendi yarınını onlarda gördüğü aklıdır biraz da bizlere bu anlam toplaşmasını duyumsatan.
Yürektir şimdiki zamanın terk edilen mekanı. Tüm kentler hüzünlüdür. Biraz insanlığın terk edilmişliğinin hüznü hükmeder her kente. Yoğun acılar, biraz da kentlerde icat olunan hüzünlerin meyvesidir. Ardında zamanı bırakarak şimdinin çocukları, yüreğimizi kendi geleceklerinin uçurumlarına fırlatıyor olmasın? İsyan etmiş, başkaldırmış, çiğnenmiş, direnmiş bu yürekler… Öldürülmüş ve taciz edilmiş…
Bu çağın en kirlenmiş yanı yüreğidir. Bu çağa giydirilen anlamın yüreğidir kirlenmeyi büyüten. Beynin en ince kıvrımlarına kadar düşünmenin, belki de yüreğin en saklı ayrıntılarına kadar duyumsamanın öldüğü.
Bu çağın yarattığı suçlar, bu çağın yarattığı suçlular, suçlulara üretilen yeni suçlar, katmerleşen suçlarlar büyüyen toplumsal sorunlar, ahlaki çürüme hücresinde, o iğrenç ifrazatın ta kendisinde kendini vareden bir devlet, kirleterek ve yok ederek, yok ettikçe kendini büyüterek ilerliyor. Ve bu büyümenin tam karşısında sımsıkı kapalı ellerinde taşlarıyla çocuklar duruyor. Büyüklerin dahi korktuğu bu büyüyen kirlenme ve bu hızlı kanser yayılması olan devlet sızması karşısında çocuklar dimdik duruyor. Ve işte Türkiye devleti kendini ululamanın tüm lanetliliğine rağmen, çocuklardan korkuyor. Çocukların sımsıkı kapalı ellerinden, minicik parmaklarında boy veren zafer işaretinden, tiz seslerinde yükselen sloganlardan ve incecik bedenleriyle dimdik duruşlarından korkuyor. Korkudan ölüyor. Öldükçe suçluları çoğaltıyor. Yeni suçlar yaratacak suçluları çoğaltarak kendini temize çıkarmaya çalışıyor. Devletin bekası böyle oluşuyor. Devletin en üstünden kanlı çığlıklar yükseliyor unutamayacakları acılar yaşatacaklarına dair.
Sözünü veriyor devlet ve tecavüz ediyor. Kadın erkek, yaşlı çocuk herkese tecavüz ediyor.
Katlediyor. Kadın da olsa, çocuk da olsa, seksenlik neneler de olsa, şiddet uyguluyor ve öldürüyor. Öldürdükçe çoğaldıklarını görmenin şizofrenisiyle daha çok öldürme güdüsüne sarılıyor.
Ki kire, kana, lanete ve ölüme doymuyor…
Bu zamanın kirli izlerini öteki zamanlar nasıl silecek… Zaman siler mi izleri biz yüreğimizden silemezsek. Siler mi bir çağın alnından yıkayıp temizleyemezsek bu kara katranı. Özgürlük kokan bir yaşamı yaratamadan zamanın ellerine bırakmak, zamanın unutturacağına güvenerek yaşamak ya da bu eğilimde olmak büyüklerin utancıdır. Çocukların gerçekleşmemiş her hayali, onu gerçekleştiremeyen büyüklerin utancıdır. Çocukların yaşayacağı her utanç, bunu yaratan ya da engelleyemeyen büyüklerin ölümüdür.
Tele takılan her uçurtma, telleri ören büyüklerin yürek yırtılmasıdır, kara lekesidir.
Ölmeli böyle büyüklük ve ölmeli böyle büyükler. Ölmeli ki geleceğin dünyası olan çocuklar korku ve utanç içinde yaşamasın. Ölmeli ki kirli zamanları büyütmekten kurtulsun hayat.
Korkun artık! Hep birlikte korkalım! Bu tecavüz zamanlarını unutamamaktan, böyle kirli zamanların izlerini silememekten korkalım. Korkalım ki bu utancın azabından ölmeyi dahi bilemeden yaşama gafletinde kalakalsın insanlığımız. Korkalım ki ölüm, küçücük çocuklara tecavüz edilen bir çağın utancından olsun.
Ölmeli böyle büyüklük