Cizre’de Türk devletinin gururla bahsettiği operasyon sona erdi; fakat ardında başarı veya “fetih” değil, büyük bir yıkım ile birlikte teşhir olmuş bir sömürgecilik, bilenmiş bir öfke, tarihe kazınmış yüzlerce hikaye ve “mutlak sonucun” kesinleşmesini bıraktı.

Kentte çatışmalar son bulsa da sokağa çıkma yasağı halen devam ediyor. Gerekçesi ise bütün tanıklarca aynı cümlelerle ifade ediliyor: Delilleri karartma ve Türk devleti hakimiyetini yeniden tahkim etme. Hiçbir fiil, hukuki dayanak gözetilerek yapılmıyor. Öyle ki, Türkiye’yi imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) gereğince “iç hukukundan üstün bir biçimde bağlayan” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları bile kentte uygulanmadı. En temel insan hakları, duvarlara yazdıkları ırkçı yazılardan “psikopat” ve “sosyopat” ruhları görülebilecek Emniyet’in amirlerinin iki dudağı arasında çiğnendi, yok sayıldı. Hiçbir başvuru, mağdurlar lehine sonuçlanmadı; hiçbir can, hukuki mücadeleyle kurtarılamadı. Aynı hukuksuzluk, cenazelerin teşhis edilmesi sürecinde de devam ediyor.

Filiz Ölmez, oldukça genç bir avukat. 2011 yılında, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş. İki buçuk yıl önce yeniden taşındığı ve yasağın ilk günlerinden bu yana bulunduğu memleketi Cizre’de, her şeye bir hukukçu olarak tanık olmuş. Genç avukat Ölmez’le Cizre’de olup bitenleri, cenazelerin teşhis sürecini, hukukun vaziyetini ve sürecin kendisinde bıraktığı izi konuştuk.


Öncelikle, ne zamandır Cizre’desiniz, orada ne yapıyorsunuz?

Cizre’ye iki buçuk yıldır taşındım. Geldiğimden beri insan hakları alanında çalışıyorum. STK’lar, Baro ve farklı kurumlarla birlikte, insan hakkı ihlalleri durumunda avukat olarak müdahale etmeye çalışıyoruz. Kimi zaman kamuoyunda gündem yaratmak için suç duyurularında ve basın açıklamalarında bulunuyoruz, dava açıyoruz.


Sokağa çıkma yasakları devam ettiği sürece hep Cizre’de miydiniz? Hiç çıktınız mı?

Hayır, çıkmadım.


Peki o günlerde sürece hukuki olarak müdahale etmenin herhangi bir yolu var mıydı? Ne yapabiliyordunuz?

Cizre’de çok yoğun çatışmalar yaşanıyordu. Değil Adliye’ye gitmek, evin içinde bile can güvenliğimiz yoktu. Yasağın başında avukatların çoğu da şehir dışına çıkmıştı. Çok az kişi kalmıştık. Dolayısıyla çok zordu.


Şimdi cenazelerin teşhis edilmesi aşamasındayız. Bu süreçte müdahil olabiliyor musunuz? Bu işlemler nasıl yapılıyor?

Bakın, yasak döneminde de sokakta günlerce bekletiliyordu cenazeler, ara verilmiyordu. Günler sonra insanlar, ancak çeşitli çabalarla cenazelere ulaşabiliyordu. Yasağın ilk günlerinde zaten, “Üç gün içinde cenazeler alınmazsa devlet gömecek” diye yönetmelik çıkarıldı. Dolayısıyla Cizre Devlet Hastanesi’ne götürülüp ön otopsisi yapılan cenazeler, Şırnak’a ya da Silopi-Habur sınırına gönderiliyordu. 

İlk dönemlerde yalnız Şırnak Devlet Hastanesi Morgu’nda bekletiliyordu cenazeler, sahiplerinin gelip teşhis etmesi için. Bu şekilde yavaş yavaş aileler de gidip teşhis ediyordu. Ama cenazeleri almak epey zaman gerektiriyordu, kentten çıkmak ayrı bir sorundu. 

Fakat bodrum olaylarından, toplu infazların başlaması ve kentin enkaz yığınına çevrilmesinden sonra artık nerede, ne kadar cenaze var, cenazeler ne durumda, hiçbir bilgi alınamaz oldu. Kocaman binaların yıkılıp yakılması da çoğu cenazenin tanınmayacak hale gelmesine neden oldu, cenaze parçalarına ulaşılmasını zorlaştırdı.

Burada cenazeleri bilinçli bir şekilde yok etme çabası var. Hatta hayatta kalma ihtimali olan kişilerin de ölmesine neden olmak için bu yasağın halen uzatıldığı düşüncesi ortaya çıkıyor. Tüm operasyonlar bitmesine rağmen yasak uzatıldı, halen de uzatılıyor. Cenazelerle ilgili işlemler de tamamen Emniyet’in kendi programına göre yürütülüyor. Yani şüpheli sıfatına haiz kişiler, bu çalışmayı yürütüyor; bu durum, objektif bir çalışma yapılamayacağını gösteriyor.


Cenazelerin yakılmış halde olduğu bilgisi de var...

Evet, elimize geçen bulgular, kasıtlı olarak delillerin karartıldığını gösteriyor. Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yaptık, suç duyurusunda bulunduk. Hukuken, küçük bir olay olduğunda dahi güvenlik şeridi çekilir, tüm deliller avukat huzurunda toplanır. Ama bizim otopsi işlemlerine katılma talebimiz dahi kabul edilmedi. Hatta Savcı, karar olduğunu söyledi. Tam, net bir şekilde ifade etmek istemedi ama “Avukat hanım, biliyorsunuz, hiçbir Savcı buna izin vermez” dedi. 

Enkaz yığınının arasında kullanılan mühimmatlar var, ama temizlik çalışmasıyla birlikte kayboluyorlar. Yine cenaze parçaları nehre dökülüyor. Anayasa Mahkemesi’nden bugün yine tedbir talebinde bulunduk.


“Delillerin karartıldığı” Cizre’den yoğun biçimde gelen bir bilgi... Nasıl yapılıyor bu?

Cizre’de evler, yalnızca top isabet etmesi sonucu tahrip olmuyor. Özellikle kentin civarındaki kenar mahallelerin çoğu, zaten ilk aydan sonra boşaltıldı ve şehir gittikçe daha çok boşaldı. Nüfus epey düştü. Ardından arama safhası başladı. Başbakan, “Tek tek aranacak” demişti; aynen dediği gibi, evet, tek tek arandı. Aranan evlerin sağlam olan kapıları, pencereleri fünyeyle patlatıldı; özel eşyalara, elektronik eşyalara kurşun sıkıldı; evler kullanılamaz hale getirildi. Başka biri bunu yapamayacağına göre, arama yapan şahıslar yaptı bunu. 

Kasti olarak bütün Cizre halkının evlerine zarar verildi. Yıkılmayan evler dahi kullanılamayacak duruma getirildi. Diğer yandan mayın temizleme çalışması adı altında az zarar gören evler bile yıkıldı. Olay yeri incelemesi yapılan yerler, hiçbir inceleme yapılmadan, delillerin karartılması için enkaza dönüştürüldü.

Amacını tam olarak onlar biliyor tabii. Burada binlerce suç işlendi, on binlerce personel gönderildi. Açıklanabilir hiçbir yanı yok. Şöyle bir örnek vereyim: Benim evimin olduğu yer, hendeklerin olduğu bir yer değil. Ama benim evime de camı, pencereleri kırarak girmişler, özel eşyalara kurşun sıkmışlar. Bunun tek anlamı vardır, bu bir mesajdır. Tehdit etmektir bu.


Bunlardan dolayı kimse soruşturulmadı, değil mi?

Cizre’de bütün suç oluşturan fiiller rahat bir şekilde işlendi. Basına yansıyan Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları vardı, “Usulü bir tarafa bırakın” diyordu. Yargı muafiyeti vardı Cizre’de. Asker de bundan haberdar olduğu için rahatlıkla yaptı, ne yaptıysa. Öldürme suçu, özel mülkiyete zarar verme, gasp, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma gibi sayamayacağımız bütün suçları rahatlıkla işledi. Bir güven var, rahatlık var.


Bazı hukukçular yaşananları “insanlığa karşı suç” olarak tarif ediyor. Öyle mi sizce de?

Evet, yasak döneminde net bir şekilde insanlığa karşı suç işlendi. Güvenlik mensuplarına talimatla tanınan yargı muafiyeti, Cizre insanının Kürt olmasından kaynaklanıyor.

Taybet İnan’ın cenazesinin Silopi’de 7 gün boyunca sokakta bırakılıp teşhir edilmesi, hiçbir savaş halinde bile yoktur. İki ülke karşılıklı savaştığında bile esirlere muamele, cenazelerin alınması, ibadethanelere saldırılmaması gibi konularla uluslararası sözleşmeler vardır. Mutlaka uyulması gerekir bunlara. Bu konuda Türkiye, İsrail’i çok eleştiriyordu, ama bu bir siyasi propagandaydı. Kendisi hiçbirini uygulamadı.

İşte Cizre’deki onlarca yaralının tedavi hakkı için AİHM’e başvuracak hale gelmişsek, bir ülke vatandaşına bu hakkı bile sağlayamıyorsa, bunun açıklanabilir tarafı yoktur.

Anayasada temel insan haklarının sınırlandırılamayacağı yazılıyor; ama 130 bin nüfuslu Cizre’de bunlar sınırlandırılmadı, tamamen ortadan kaldırıldı. Bunlara yönelik bir adil yargılama süreci yürütülmüyor; vatandaşlar gözaltına alınıyor, işkence edilebiliyor, camiler bombalanabiliyor; hangi açıdan bakarsak, evet, insanlığa karşı suçtur bunlar.


AİHM’in Cizre’deki yaralılar için kararları olmuştu, ama bunlar da uygulanmadı. O süreçte de Cizre’deydiniz. O kararların hiçbir karşılığı oldu mu kentte?

İlk karar Hüseyin Paksoy’la ilgili alınmıştı. AİHM, sağlık hakkı konusunda bir tedbir kararı vermişti. Biz de o günlerde farklı siyasi partilerle görüşüyorduk, talep ediyorduk. Ama öyle bir şey vardı ki... Mesela birinci yasakta 21 sivil öldürülmüştü ama devlet tek bir sivil öldürülmedi, dedi. 

Hüseyin’le ilgili de farklı birçok kanal denendi. Hep bahaneler sunuldu. “Ambulans gönderiyoruz, ateş açılıyor” denildi. Oysa o evin olduğu yer, tamamen boşaltılmıştı, çatışabilecek bir birim yoktu, yalnızca devletin güvenlik güçleri vardı. AİHM kararı alındığı anda, ablukaya bir iki saat ara verilmesi için günlerce uğraşıldı. Hem hukuki yönden bir karar vardı ambulansın gitmemesi için hem de Emniyet güçlerinin öyle bir niyeti yoktu. Hüseyin’in net olarak hangi adreste olduğu da bilinmiyordu. Mutlaka ara verilmesi ve hiç değilse yarım saat arama yapılması gerekiyordu.

Sonuç olarak AİHM kararlarına uyulmadı, kararlar ciddiye bile alınmadı. Bu büyük ihtimalle Türkiye’nin elindeki siyasi kozlardan kaynaklanıyordu. Normal şartlarda böyle hukuki olarak hiçbir dayanağı olmayan bir yasak durumunda, AİHM’e yaptığımız başvuruda, direkt yasağın kaldırılması yönünde karar verilmesi gerekiyordu. 

Daha önce de birçok yerde söyledik: Bizim direkt sokağa çıkma yasağının kaldırılması için yaptığımız başvuruda AİHM’in sağlık hakkını hiç tanımayan bir devlete “Ambulans gönder” demesi, sokağa çıkma yasağının kaldırılması yönünde karar vermemesi, hiç akıl alır bir şey değil. AİHM’in verdiği karar, etliye sütlüye dokunmayan, “Aman onlar kendi aralarında yapsın” diyen bir karar. Bu, tarafsız, objektif bir mahkemeye yakışmayan bir karar. AİHS’yi kabul etmiş bir ülke Türkiye. Bu, iç hukukun üstünde sayılıyor. Oysa AİHM kararı ardından bile iletişim kanalları tamamen kapatılıp insanlar ölüme bırakıldı. Aslında o yaralılar, operasyonlardaki temel amaca ulaşabilmek için sanki kullanılmak istendi. Öyle bir şey ki, sanki, “Onları taşıyacak kişiler de gelir, hepsini tutuklarız” gibi bir yaklaşım vardı.

Velhasıl o süreçte AİHM kararlarına da kimsenin itibar etmediği görüldü. Sur’daki örneğe de baktığımızda görülüyor: İstenince hemen çatışmaya ara verilip siviller çıkarılabiliyormuş! Ama Cizre’de tüm ülkenin gözü önünde insanlar, yavaş yavaş, eziyet edilerek, işkence edilerek, unutulmayacak bir şekilde, travma yaratarak katledildi.


Öyle bir süreç ki bu, işte AİHM kararları bile uygulanmıyor; hiçbir hukuki girişim sonuç alamıyor. En açık biçimde hukuk ihlal ediliyor. Aslında hukuk, yaptığınız iş, tıkanmış durumda görünüyor. Bu, bir hukukçu olarak size ne hissettiriyor? 

Bunu ben de sürekli kendime soruyorum. Aslında öyle bir an oluyor ki, bazen hissettiğiniz şeyleri kendinize itiraf etmek istemiyorsunuz. Çünkü hangi yola başvursanız, mutlaka önü kapatılıyor. Evet, hukuki deniyor ama sürekli hukuk iktidarın elinde oyuncak oluyor. Tarih boyunca da böyle olmuştu.

İnsan hakları alanında duyarlı biriyseniz, aslında fakülteye girdiğiniz ilk andan bu engelleri hissetmeye başlıyorsunuz. Şu anda çok ciddi anlamda, belki de kimsenin tanık olamayacağı hukuki problemler ve insan hakları ihlalleriyle karşılaşıyoruz. Bu, tarif edilemeyecek kadar büyük bir sıkıntı. 

Cizre’ye gelmeden önce kendimi avukat gibi hissetmiyordum. Geldiğim ilk zamanlarda baktım, bütün kent sürekli gaz bombalarına maruz bırakılıyor. Ama günde yüzlerce gaz bombası ve sebepsiz yere... Hani PVSK (Polis Vazife ve Salahiyetler Kanunu) yönetmeliği vardır, güç kullanımına ilişkin; belli şartları vardır; önleyici olarak şiddet kullanılır; ama böyle bir şey yok yani...

Cizre’ye ilk geldiğimde, Emniyet’e gittiğimde mesela, müvekkilimle yalnız görüşmek istedim; polislerin tavırları, daha önce hiç avukat görmemiş gibi... Onun gözünde istemediği avukat profiline girmeye başlıyorsun. O sıkıntıyı kişisel anlamda çok yaşadım. Tehditlere maruz kaldım. Birileri engelledikçe “Tamam” dedim, “Demek ki doğru yoldayım.”

Mesela işkence delillerin var apaçık, dosyaya koyuyorsun, Savcı dikkate bile almıyor, yaralama suçu olarak işleme koyuyor. Darp raporların var doktordan, mahkeme hem takipsizlik veriyor hem de mahkeme masraflarını ödemene hükmediyor. 

Öyle şeylere tanıklık ettik ki, belki koskoca İstanbul’un ya da başka bir ülkenin yıllarca karşılaşmayacağı problemler ve hukuksuzluklar... Hepsiyle Cizre’de bir yılda karşılaştık. Belki mübalağa gibi gelir size ama öyle... Sürekli engellemeler, baskılar... Halen de baskı var. Ama hiçbiri soruşturulmuyor.


Doğrudan size yönelik yaklaşımları nasıl, biraz daha açar mısınız?

Mesela daha geçen hafta karakola girdiğimde sözlü saldırıya maruz kaldım. Zorla çantamı aramak istediler. Hakaretvari ifadeler kullandılar. Buradaki hiçbir vatandaşa güvenmiyorlar, onların da psikolojisi iyi durumda değil. Burada bir düşman politikası uygulanıyor. Başka bir kentte yaşayıp buraya gelenler, bunu çok daha net fark edebiliyor. Hangi meslekten olursan ol, hele yerliysen, oradaysan, o halk için bir şeyler yapıyorsan, sen bir suçlusun, seninle mücadele edilmesi gerekiyor, sen düşmansın. Direnmek için insan üstü bir çaba ve güç gerekiyor. Ve acı, ilginç bir şekilde bu gücü veriyor insana. 

Bana buraya gelmeden önce, bırakalım sokağa çıkma yasakları döneminde tanık olduğumuz olayları, yalnızca, “İlk dönemlerdeki gaz bombalarını dahi kaldırabilir misin? Avukat düşmanı kolluk kuvvetleriyle çalışabilir misin?” diye sorsalardı, “Hayır” derdim. İnsan içinde olunca, zaman zaman kopuyor belki ama, şunu düşünüyor: Ne olursa olsun ayakta durmamız gerekiyor, vazgeçmememiz gerekiyor, hesap sormamız gerekiyor. Birileri hukuku katlediyor, meydanı boş bırakmamamız gerekiyor.

Evet, etrafımız kötü adamlarla dolu. Tarihteki, hatta masallardaki tüm kötülerle, psikopatlarla karşılaştırılabilecek şeyler yaşadık. Bodrumlar, evlerin yıkılması, kirli yalanlar, medya... Yaşananların tümü, bizim çabamızı daha da büyütüyor. Karşılaştıkça daha da büyüdüğümüzü, güçlendiğimizi hissediyoruz. Belki bir ülkenin vatandaşını yaşatabileceği en dip yer burasıdır, en kötü durum budur. Amaçları kentimizi bırakmamızdı. Ama bırakmıyoruz; bir tanık olarak bile burada bulunmam, savunmaların için çok ciddi argüman olacak. 

Burada yaşananları kişisel anlamda anlayabildiğimi ifade edemem ama beni güçlendirdiğini, mücadele azmimi artırdığını söyleyebilirim. Her gün hukuka vurulan darbe, hukuka olan inancımı da yok etmiyor. Bu, birilerinin sonunun geldiğini ve o yüzden bu kadar hoyratlaştığını gösteriyor. Bunu gördükçe de, “Tamam, biz doğru yoldayız” diye düşünüyorum.



OSMAN OÐUZ/
HABER MERKEZİ





65 cenazenin teşhisi bile mümkün değil!


Sokağa çıkma yasağının devam ettiği Cizre’de yaşamını yitirenlerin teşhis edilebilmesi için Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Mezopotamya Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (MEYA-DER) ve Mezopotamya Hukukçular Derneği (MHD) tarafından bir Kriz Masası kurulmuştu. Kriz Masası, ilk raporunu açıkladı.


128 cenaze bekliyor

Buna göre Cizre’de, üç bodrum katından 167 cenaze çıkarıldı ve çevredeki il ve ilçelerin hastanelerine gönderildi. Bu cenazelerden 128’i ise halen teşhis edilmeyi bekliyor. Süreç, yakınlarının yaşamını yitirme ihtimali olduğunu belirten ailelerin başvuruları, kan örneklerinin alınması ve otopsi işlemleriyle devam ediyor.

Kriz masasının dün sabah saatleri itibariyle son verilerine göre merkezlere gönderilen toplam cenaze sayıları ve otopsi işlemi için bekletilen, halen teşhis edilemeyenlerin sayıları şöyle:

Urfa’daki çeşitli hastaneler: Toplam 28 cenaze ulaştı, 18’i teşhis edilemedi.

Şırnak/Merkez: Toplam 13 cenazeden hiçbiri teşhis edilemedi. Üç cenaze, kimlik teşhisi için dahi bekletilmeden, devlet güçleri tarafından gömüldü. Aile başvurusu sonucu daha sonra gömülenlerden birinin Hikmet Duran olduğu ortaya çıktı.

Cizre: Toplam 16 cenazeden 15’i teşhis edilemedi.

Silopi Habur Soğuk Hava Deposu: Toplam 73 cenazeden 62’si teşhis edilemedi.

Mardin: Toplam 17 cenazeden 12’si teşhis edilemedi.

Antep: Toplam 20 cenazeden 9’u teşhis edilebildi.

Kriz Masası, otopsi işlemlerine, hukuken alınmaları zorunlu olan doktor ve avukatların alınmadığını da belirtiyor.

Rapor’da cenazelerin kimlikleri ve memleketlerine ilişkinse şu bilgilere yer veriliyor:

Mardin: Ekrem Sevilgen (Nusaybin), Mehmet Benzer (Gercüş), Serdar Özbek (Cizre), Tajdin Nerse (Cizre), Mehmet Dalmış (Cizre)

Urfa: Mesut Karşin (Van), Fehmi Fekah Dinç (Batman), Sultan Irmak (Silvan), Ercan Bişkin (Şırnak), Sinan Kaya (Mersin), Yunus Meral (Genç), Barış Gasır (Cizre), Fatma Demir (Savur), Ramazan Biriman (Cizre), Mehmet Kulbay (Adıyaman)

Silopi: Abdulselam Turgut (Van), Murat Kazıcı (Viranşehir), Muharrem Erbek (Cizre), Nursel Dalmış (Silopi), Derya Koç (Erzurum), Ferhat Karaduman (Silopi), Edip Arvas (Çatak), Aydın Erol (Cizre), İlhan Taşdelen (Diyarbakır), Mevlüde Özalap (Cizre), Tahir Akdoğan (Cizre)

Cizre: Cüneyt Kızıltay (Diyarbakır)

Kriz Masası, cenazelerin çoğunun vücut bütünlüğünün bozulmuş ve yanmış olduğunu belirtiyor. En az 65 cenazenin ise teşhisinin bile mümkün olmadığını söylüyor.