Yaşam ve ölüm insanın doğasına ait iki temel güdüdür. Son otuz yıldır, ölümün yaşama galip geldiği bir ülkede yaşıyorum.  Ne zaman bombalar patlasa, silahlar sıkılsa aklıma ihtiyar Kızılderili’nin torununa anlattığı hikaye geliyor. 

İhtiyar Kızılderili torununa hayat hakkında ders veriyormuş.  İhtiyar, başlamış hikayesini anlatmaya; "İçimde bir savaş var.  Kurtlardan bir tanesi çok kötü, hep kızgın, kıskanç, üzgün, kaprisli, kendini beğenmiş, kendine acıyan, yalancı, gururlu ve şüpheci imiş, öbür kurt ise iyi bir kurt, neşeyle dolu, barış içinde, kalbi temiz, sevgi ve ümitle dolu, yüreği geniş, candan, şefkatli imiş. Aslında bu iki kurt bende de, sende de var, yani herkesin içinde bu iki kurttun savaşı var.“ Kızılderili’nin torunu biraz düşünmüş ve sormuş; "Peki, Hangi kurt kazanacak?" İhtiyar Kızılderili şöyle demiş; "Hangisini beslersen o kazanacak."

Son bir yıldır içimizde beslediğimiz kötünün simgesi kurtlar canımızı yakıyor. Kör bir şiddet yaşama meydan okuyor, almış başını gidiyor. Her yerde kin, öfke ve kan var. Artık, ölüm ve karşıtını öldürme üzerine kurulu katil ruhlar her an ve her yerde karşımıza çıkabilir çünkü katiller ıssız ya da kuytu sokaklar aramıyor kurbanını ortadan kaldırmak için. Gizlice peşinizden gelip ensenize bir kurşun sıkıp karanlığa ve ya daracık sokaklara karışmıyor. Ne gece ne gündüz dinliyor! Ne de ıssız sokaklar!

Her zaman şuna inandım kör şiddet terörizmdir. Bunu isterse devletler legal yöntemlerle, tedhişçi örgütler illegal yöntemlerle ve psikopatlar kriminal yöntemlerle yapsın sonuç değişmiyor. İnsanı, doğayı katletmek terörizmdir.

Artık hiçbir ülke etik filan dinlemiyor ama yine hatırlatmak istiyorum; Evrensel insan hakları etiği her üç yöntemi de yani legal, illegal ve kriminal durumları terörizm olarak tanımlıyor. Bu üç yöntem de insanın onurunu ve değerini alçalttığı ve onun varlık bütünlüğünü tehdit edip ortadan kaldırdığı için terör eylemidir. Nasıl ki bodrumlara, garajlara, gaz odalarına hapsedilip katledilenler devletlerin uyguladığı legal terörizm ise caddelerde, alışveriş merkezlerinde, otobüs duraklarında, parklarda gerçekleştirilen eylemlerde illegal terörizmdir. 

Bu bağlamda politik arenada, sivil inisiyatif ve insan hakları mücadelesi içinde yer alan herkesin artık kendi ile ölüm arasına kalın bir çizgi çekmesinin vakti geldi sanırım. Bunun için de ruhunda ölümü besleyenlere dur demek ve mücadeleyi insan hakları etik çerçevesine çekmek için ses vermeleri gerekir. Çünkü hayatı terörize ederek insanları sindirmek aşağılık bir yöntemdir, insana verilen en büyük cezadır. Bu yöntemi herkes bırakmalı artık. Gencecik insanların et parçaları kaldırımlardan, bodrumlardan toplanmamalı.

İnsanları öldürüp sonrada üzerinden panzerle geçilmemeli işte tam da bu cinnet hali yaşandığı için herkes şiddetle arasına mesafe koymalı artık. Legal terörün mağduru olarak ve o terörü iliklerime kadar hisseden biri olarak kendi adıma kör şiddetin insanı yok ettiğine inandım hep ve hala da bu inançtayım. Bu tartışmaların bizden önce de yaşandığını biliyoruz.

Albert Camus, "Doğrular" adlı tiyatro eserini "Her eylemin kendi sınırları olduğunu göstermek" için yazdığını söylemiştir. Kitabın konusu büyük Rusya’nın özgürlüğü için 1905 yılında Moskova’da, Devrimci Sosyalist Parti’den bir grup insanın, Çar’ın amcası Büyük Dük Serge’e bombalı bir suikast düzenlemesi ve bu suikast öncesi ve sonrasındaki tartışmalardır.

Oyunun kahramanlarından Kaliayev’in birinci eyleminden vazgeçişini şöyle açıklar "Çocuklar vardı, çocukların bu işte bir payları yok, o nedenle bombayı atamadım" der. Oyun, "Koşulsuz eylem" yanlısı Stepan ile "Eylemde sınır, devrimde etik" olmalı diyen Kaliayev arasındaki felsefi bir sorunun tartışılmasıdır. Yani, "Eylemlerin etik olması gerekip- gerekmediği", değer koruyup-korumadığı sorunudur. 

Oyundaki kahramanlardan Kaliayev ilk eylemi yapmaktan vazgeçmesini şu cümlelerle açıklar; "Ben öldürmeyi zorbalığı devirmek için kabul ettim." "Ben adil olmaya çalışan biriyim," "Devrimde bir onur vardır. Ölümü de bu onur adına kabul ediyoruz." Der. 

Bu tartışmayı gereksiz bulanlar, bir coğrafya kan gölüne dönmüşken "Etik eylem mi olur" diyenlerin sesini de duyar gibiyim. Bunun için bana çok kızdıklarını da hissediyorum. Ama ben şuna inanıyorum yıkımın ve yeniden yapmanın etik sınırları her zaman vardır. Zorbalığı yıkmayı da bu "etik sınırları" dikkate alarak daha az değer harcayarak yapmanın mümkün olduğuna  inanıyorum. 

Ve herkes yapabildiği kadar yüreğindeki "etik insan" olmanın temel niteliklerini beslemek zorundadır. İktidar olmak adına bunca kanın akıtılması gerekmiyor ve insanların iktidardan beklentisi yok ama eğer bir beklentiden söz edilecekse huzur içinde yaşamaktan başka bir şey değil artık. Diyarbakır’da, Cizre’de insanlar nasıl korkuyorsa sokağa çıkmaya Ankara, İstanbul, İzmir sokaklarındaki insanlarda korkuyor artık.

Bunu mu istiyorsunuz? Tüm şehirler açık hapishanelere, insanlar karantinaya alındığında mı duracaksınız? Bizim adımıza mı yapıyorsunuz tüm bunları? Biz böyle bir ülke istemiyoruz. Ruhunuzda ölümü beslemeyin. Geri dönüp bakın bıraktığınız ölüm enkazını kim kaldıracak? Unutmayın ki kimsenin takati yok artık, belki siz hiç Kızılderili adamın hikayesini dinlemediniz ama dinleyin bence ve içinizdeki ölü cesetleri beslemekten vazgeçin.