Ahmed Arif, "yaşamak sade yaşamak yosun solucan harcı" der. Elbette bunu söylerken asıl hedefi omurgasının dikleşmesi sayesinde aklı ve vicdanı gelişen insana dokunmaktır. Yani fıtratında varoluşsal sorunları barındıran eşref-i mahlukata, yaşama bedensel varlığını sürdürmenin dışında başka anlamlar da yükleyebilen varlığadır sözü. Şaire göre salt yaşamak için her yolu mubah gören varlık olmamalıdır insan. Doğada bu hali ile var olan ve doğanın dengesinde bu yolla varlık gösteren canlılar varken hele. Omurgalı olmanın dik durmanın hakkını vermelidir insan. Aksi taktirde insan olamayan bir müsveddeye dönüşür. Doğa hiç bir varlığı bu duruma düşürecek bir ilişkiye kaynaklık etmez. Kendi dengeleri içinde izin vermez. İnsan kendi içinden çıkan güç karşısında boyun eğdiğinde, iktidarların uzantısı olmaya soyunduğunda bu vasfından da soyunuz. Kabuk değiştirir. Aslından soyunur müsveddesi kalır.

Hayatın her alanında sıkça rastlanan bu müsveddelere televizyon ve gazetelerde de rastlıyoruz elbet. Sunduğu “tarafsız” televizyon programında Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’yi hedef gösteren Ahmet Hakan bunlardan sadece biri. Hatırlayacaksınız “tarafsız” programına davet ettiği Elçi’ye bir çok provakatif soru yöneltti önce. Ardından da son hamlesini yaparak köşeye sıkıştırmak istediği Elçi’den, “PKK terör örgütü değildir” cevabını alınca bu sefer de karşı taaruza geçerek Elçi’yi hedef haline getiren hamleyi yaparak canlı yayında “tarafsızlığına” uygun bir biçimde Elçi’ye saldırdı. Programın ardından Diyarbakır’da önce Dört Ayaklı Minare vuruldu ardından onun yaralarını sarmaya çalışan Tahir Elçi Dört Ayaklı Minare’nin gölgesinde devlet güçleri tarafından katledildi. Elçi’nin katledilmesi Kürdistan’da bugün de devam eden katliamların başlangıcının ilanı oldu. “Tarafsız” programda aslında Tahir Elçi’nin şahsında tüm Kürdistan’ın hedef haline getirildiği ortaya çıktı. Yeni dönemim Hasan Tahsin’i Ahmet Hakan’ın görevi hele hele “aydın sorumluluğu” bunla da sınırlı değil elbet.

Hürriyet Gazetesi’nde yer alan 17 Mart tarihli, “Teröristi sevindirmeyelim” başlıklı yazısına, "KÜRT" ile "terörist" arasında ayrım gözetmezsen... PKK nefretini Kürt nefretine dönüştürürsen... Kürtlere yönelik baskılara göz yumarsan... TERÖRİST GÖBEK ATAR.” gibi tamamen seksist, erkek egemen dilin ancak kadın bedeni üzerinden oluşturduğu aşağılayıcı “gücüne” sığınan “siyasal” bir analizle başlıyor Ahmet Hakan. Elbette yer yer yukardakinin seviyesizliğini aşan örneklerle devam eden yazı ortalara doğru hizmet sektörüne dönük asıl amacına ulaşıyor.  

Erdoğan’ın hemen bir adım gerisinde saf tutan Ahmet Hakan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Cemil Bayık’ın uluslararası basına verdiği bir demece cevap veren bölümde, “Hadi oradan cani adam! Sen evine ekmek götüren vatandaşların kanını akıtarak... Bırak Erdoğan’ı devirmeyi, herhangi bir mahallenin muhtarını bile deviremezsin” diyor. 

İktidarlar karşısında biat ederek sadece kendi varlıklarını sürdürenlerin isyan ederek iktidarları hedef alan örgütlü güçleri anlamalarını beklemek haksızlık olabilir. Ancak daha üç gün önce AKP üyeleri tarafından evinin önünde kendi beyanatına göre burnu ve kaburgaları kırılan-belki de omurga olmadığı için zarar görmedi- birinin demokratlığa sığınarak iktidar yandaşlığı yapmasını anlamak için de Ahmed Arif’e sığınmaktan başka çare yok. Soğuk siyasi bir dille bunu izaha kalkışmak insanı içinden çıkılmaz çaresizliklere gark edebilir. Ancak şairin imgeleri bu düşkünlüğü kavramamıza yardımcı olabilir.  

Çok değil kısa bir süre öncesine kadar bu müsveddenin de aralarında bulunduğu bir çok kalem Öcalan ve KCK yönetimi hakkında kendilerinin de engelleyemeyeceği gerçekleri yazmak durumundaydılar. Bağımlısı oldukları iktidar en azından gördüklerini yazmaları konusunda salı vermişti onları.

Açık ki Abdullah Öcalan ile İmralı Adası’nda devlet adına görüşmelerin başladığının dönemin Başbakanı tarafından açıklanması hapiste de olsa Öcalan’ın bu toprakların en önemli siyasetçilerinden bir olduğunun devlet tarafından kabulü oldu. Ardından, Kandil Dağı’ndaki KCK yöneticileri ile devlet heyetleri aracılığı ile temasların başlaması da KCK’yi siyasal bir örgüt olarak resmen tanımaydı. Hiç bir dönem meşruiyet sorunu olmayan Öcalan ve örgütünün devlet tarafından tanınması sadece sorunun çözümü konusunda ciddi bazı adımların atılabileceğinin ispatı olması bakımından önemliydi. Devlet yetkilileri CHP ve MHP ile paylaşmadıkları bölgesel politikaların yanı sıra iç politikanın temel unsurlarını Kandil Dağı’nda KCK yöneticileriyle paylaşmadı mı? Aralarında bu zatın da bulunduğu kalem erbabı aynı dönem iktidarın talimatıyla bu gelişmelere alkış tutmuyor muydu? “Yaşamak sade yaşamak” için aklını, iradesini iktidarlara rehin bırakanların yaşamak için direnlerin yanında olması zaten beklenemez. Yine de alçalmanın da bir sınırlı olmalı diyor yaşayan insan. Cemil Meriç Jurnal’de, “İsyan bir ümit çığlığıdır. Ölü isyan etmez” der.