Bir Kürt’ün, bir Süryani’nin, bir Alevi’nin, bir Laz’ın veya Türkmen’in Hrant Dink’in sadece iki kez değil defalarca katledildiğini anlamakta zorlanacağını sanmıyorum. Çünkü biz Hrant’ın katili olan ve egemenliği altında yaşadığımız ulus-devlet gerçeğini daha iyi tanırız. Daha iyi tanımamız daha zeki oluşumuzdan değil, onun bize varlığını sürekli hatırlatmasındandır.
Bu devletin bize varlığını hatırlatması, kudretine tanıklık etmemizi sağlatmak içindir. Bunun için de ‘aç gözünü, açarım gözünü’ diye bizi uyarır her zaman. Gözümüzü dört açmamızı emreder. Çünkü gözümüzü kapatıp kendimizi ‘boş hayaller’e kaptırmamızı istemez. Ayaklarımızla onun dünyasına basmak, yani ‘somut gerçekliği’ görüp aklımızı başımıza devşirmek zorunda olduğumuzu söyler. Kendi aklının soğukluğunu yüreğinin sıcaklığıyla dengeler insan. Ancak aynı şey bizim için geçerli değildir. ‘Akıllı’ olmamız için sıcak yüreğe ihtiyacımız yoktur. Duygulanmak bize yasaklanmıştır. Irzına geçilen, süngülenen, topluca kurşuna dizilen, üzerine gaz dökülüp yakılan kirve, hısım ve akrabalarımızı hatırlamamız suçtur. Duygulanırsak harekete geçen öfkemiz isyan etmemize davetiye çıkarabilir. Bu yüzden de yüreğimizi tuzla sulanmış toprağa çevirmek durumundayız.
Bize hükmeden sistem imha ve inkar sistemi oldu. Geçmişte onuruyla yaşamak isteyen ve bunun için direnenlerimiz yok edildi. Geriye kılıç artıkları kaldı. Ekserimiz teslim alınan ve bozulan bu artıkların ne idüğü belirsiz meyveleri olarak dünyaya geldi. Bizim artık bir geçmişimiz yoktu, bir tarihimiz yoktu, bir ülkemiz yoktu, hatta dinimiz ve dilimiz bile yoktu. Hıristiyanken Müslüman, Aleviyken Sünni, Ermeni, Süryani ve Kürt iken Türk oluvermiştik. Bu halimizle aşılanmış bir yaban ağacının biçimsiz, tatsız tuzsuz meyvelerine benziyorduk. Bir bahçedeki bitkiler üzerinde denemeler yapan bir botanikçiyi andıran ulus-devlet bize biçim vermeye çalışıyordu. Zaten ulus-devlet bizi hiçbir zaman insan olarak kabul etmedi. O bir bahçıvandı; bizler ise ya aşılayıp budayarak bir işe yarar hale getirmek için çabaladığı yabani ağaçlar ya da bahçeden söküp atmak istediği ayrık otlarıydık.
Bu durumda ölenler gerçekte kafileler halinde imha edilenler miydi, yoksa bizler mi? İnsan için ölüm nedir? İnsanın yaşayıp ölmesi bitkilerinki ile aynı mıdır? İnsanı biyolojik bir yaşamın sınırları içine hapsetmek onu öldürmekten beter bir durum değil midir? Kedi kediden başka bir şey olmazken, bir ağaç gibi kesilip budanan Kürt insanı kendisine vurulan Türklük aşısıyla nasıl Türk yapılabilir? Bir kobayı kullanırken bile onun bir başka varlığa dönüştürülmesi akla gelmezken, Kürt’ü zorla kendisi olmaktan çıkarmaya nasıl cüret edilebilir? Her tür bitki kendi kökleri üzerinde yeşerirken, kendi köklerinden koparılan Kürt insanının yaşamakla ne kadar ilişkisi olabilir? Tarihsel toplum gerçeği karşısında köksüz bırakılmaya isyan etmeyen insan, havasını soluyarak atmosferi kirletmekten başka işe yaramayan bir zavallı değil midir? Böyle biri bir ölüden daha ölü olmayacak mıdır?
Öncelikle kendime yönelttiğim bu soruların önemli olduğuna inanıyorum.
Kendi köklerimden koparıldığımın farkına vardığım zaman acemi bir üniversite öğrencisiydim. Büyük anlamına rağmen bunun hayatımda bir dönüm noktası olduğunu söyleyemem. Çünkü benim için o ana kadar hayat diye bir şey olmamıştı. Kendimi adeta Lazarus gibi diriltilmiş bir ölü sayıyordum. Lazarus’tan farkım, İsa tarafından diriltildiğinde onun dört günlük, benim ise yirmi yıllık bir ölü olmamdı. Bu dirilişle birlikte biyolojik yaşamdan insanın anlam yaşamına geçiş yapmıştım. Ulus-devlet Kürtler için bir ölüm cumhuriyetiydi. Yaşama döndürüldüğümde bu gerçeği bir şekilde hissetmiştim. Bu ölüm cumhuriyetine yedi yaşımda katılmıştım. Annem ve babam sözcüğün gerçek anlamında birer kılıç artığıydı. Yıllarca mecburi iskanı yaşamışlardı. Annem başlangıçta ‘kentlileşip Türkleşirsem’ bana sütünü helal etmeyeceğini belirtiyordu. Yapmak istediği şey deyim yerindeyse piçleşme tehlikesine karşı bir uyarıydı. Yabancılaşmam tehlikesine dikkat çekiyordu. Ancak zaman akıp geçtikçe uyarısını yinelemeyi unutur oldu. Bu da oldukça doğaldı, çünkü o da sözünü ettiğim ölüm cumhuriyetinin etki alanı içerisindeydi.
Nech’ul Belağa’yı okuduğumda, ebediyete göçen Hz. Muhammed’in cesedini göz yaşları içinde yıkayan Hz. Ali’nin “Anam babam sana kurban olsun ey Muhammed” deyişi beni müthiş etkilemişti. Ben de dirilmemi sağlayan İNSAN için bir bakıma benzer duygular besliyordum. Ama onun benden istediği kendisine kurban olmam değildi. Halkımızı ve benzer durumdaki öbür halkları bu ölüm cumhuriyetinden çıkarmak için gerektiğinde kendimizi kurban edecektik. Öyle ya, toplumumuz olmadan nasıl insan olabilirdik ki! Yaşadığımızı nasıl iddia edebilirdik? Dirilmiş birey kendinde toplumunu diriltmedikçe ‘hayata dönüş’ünün ciddi bir anlamı olamazdı. Diriliş bilinci öncelikle bir topluma, bir kültüre, bir kimliğe ait olma bilinci, bir kendi kökleriyle yeniden buluşma bilinciydi. Yaşamamız işte bunlarla, bu temeldeki bir öze dönüşle mümkün olabilirdi.
Ve mucize gerçekleşti: Mezarın üstüne dökülmüş beton parçalandı. Kürt halkı yatırıldığı mezardan ayağa kaldırıldı. Mezarlık bir ölüm cumhuriyetidir, ölüm cumhuriyeti de bir mezarlık. Evet, Kürt mezardan çıkarıldı ama mezardan çıkması özgür yaşaması anlamına gelmiyordu. Hepimiz hala aynı mezarlıktayız. Uygulanmakta olan hala ölüm cumhuriyetinin imha ve inkar politikasıdır. Hepimizi yeniden toplu mezara gömecek gücü olmasa da, mezarlık bekçisi gibi davranan imha ve inkar sistemi mezarlığı terk etmemize izin vermek istemiyor. Bekçinin cephesine geçmiş ‘Kürt kökenli’ bazı mezar kaçkınları da var. Bunlar da bize saldırıyor, “Dün mezardayken bugün mezarlıktasınız, daha ne istiyorsunuz? Halinize şükredin” diyorlar.
Hrant’ın ‘güvercin tedirginliği’ diye tanımladığı ruh halini anlamaya çalışıyorum. ‘Güvercin tedirginliği’ni doğuran, kanımca mezarlık ortamındaki bu mücadelede yer alan kişinin yaşama olan büyük saygısı ve bağlılığıdır. Mezarlıkta olmak bir ölüm kalım mücadelesi içinde olmaktır. Böyle bir ortamda ölümün soğuk nefesini hep ensenizde hissedersiniz. Ölüm her an galebe çalabilir. Yaşama saygı ondaki anlama saygıdır. Bu saygı yaşamı savunmanızda kendini aşikar eder. Yaşamı savunmak ölümle boğuşmak demektir. Biz Kürtler on yıllardır bu boğuşmayı yaşıyoruz. Yanı başımızda her gün birkaç gencecik fidanın toprağın bağrına gömülmesine adeta alışır hale geldik. ‘Tedirginliğimiz’ oldukça azaldı gibi görünüyor ve bu durum beni ölümden daha fazla ürkütüyor. Özellikle içinden geçtiğimiz süreçte bize gerekli olan ‘tavşan yüreği’dir, soğukta tiril tiril titreyen ‘çıplak insan’ın hassasiyetidir. Deniz Türkali’nin dediği gibi korkmaktan korkmamalı, cesaretimizi korkularımız ve tedirginliğimizden almalıyız. Bu dönemde kör cesaret ‘nerde inceyse oradan kopsun’ diyen umutsuz birinin olumsuz ruh halinden başka bir anlam taşımaz.
Arkadaşlarım bazen sorduklarında, en büyük hayalimin bu toprakların yeniden özgür kültürler bahçesine dönüşmesi olduğunu söylerdim. Yıllar geçse de bu hayalim hiç değişmedi. İlginçtir, köklerimle buluşmayı yaşamla tanışma saysam da, kendimi hiçbir zaman ‘saf Kürt’ olarak görmedim. Ben aynı zamanda bir Süryani, bir Ermeni, bir Laz, bir Türkmen’dim. Alevi kimliğim böyle düşünmeme etkide bulunmuş olabilir. Ancak asıl nedenin bu halklarla ölüm cumhuriyeti koşullarında aynı cehennemi yaşamamız olduğuna inanıyorum. Bu açıdan katledilmesini protesto eden yürüyüşlere katılıp haykırmasam da, “Hepimiz Hrant’ız” sloganı benim için sadece bir dayanışmayı ifade etmiyor. Biliyorum ki, Hrant’a sıkılan kurşun ezilen ve her şeyi gasp edilen tüm bu halklar ve kültürlerine sıkılmıştır. Hrant’ın düştüğü yerde akan kanı tüm bu halkların kanıdır: Tıpkı Roboski’de akan kanın yine aynı hakların kanı olması gibi!
Hrant ailesiyle birlikte Avrupa’ya çıkabilir ya da Ermenistan Cumhuriyeti’ne geçebilirdi. İstanbul’da Onu bulan bedensel ölüm bu durumda kendisinden uzaklaşmış olurdu. Ama bunu yapmadı. Yaşadığı ‘güvercin tedirginliği’ buna engel oldu. Çünkü Hrant’ın kökleri buradaydı. Bir mezarları bulunmasa da ataları bu topraklarda yatıyordu. Onlara sırtını dönmedi. Hala bu topraklarda yaşayan, kılıç artığı da olsa özlemleri olan ve kendisinden çok şeyler bekleyen bir halkı vardı. Bilgece bir duruş sergiledi, halkını terk etmedi. Silahı düşünceleri ve kültürlerin özgürlüğüne olan inancıydı. Onlarla mücadele etti ve onlar için can verdi.
Hrant’ın anısı matem havasını asla kabul etmez. ‘Güvercin tedirginliği’ içinde can verenler yaşamın en diri güçleridir. Onun kavgası boşa gitmedi. Şunu unutmamalıyız: Bu coğrafyanın mazlum halkları ve kültürleri her zamankinden daha fazla özgürlüğe yakındır. Halklar ve kültürlerin özgürlük bahçesi dün belli belirsiz bir hayaldi, bugün yaşayan gerçeğe dönüşmek üzeredir. Ölüm cumhuriyeti daha fazla sayıda Hrant’ın yaşamına kastedebilir, bu hiç de uzak bir ihtimal değildir. Ne var ki hepimizin ortak özleminin hayat bulması birer kurban adayı olmamıza değecek kadar büyük anlama sahiptir.