Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) bünyesinde 1995’ten beri insan hakları alanında görev alan ve son 20 yıldır cezaevleri bağımsız izleme süreçlerine katılan Dr. Zeki Gül, ‘ölüm orucu’ kavramını şöyle açıkladı:

PERVİN YERLİKAYA BABİR

DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’in öncülüğünde devam eden süresiz-dönüşümsüz açlık grevindeki ilk gruplar, artık 5. aylarında. Tutsakların bir bölümünde görme ve hafıza kayıpları başladı. Görüşlere bile çıkamayan tutsaklara yönelik çok boyutlu işkence de artıyor. İzmir Tabip Odası eski Başkanı ve TİHV kurucularından Dr. Zeki Gül, açlık grevinin ölüm orucuna dönüşmesinin ortaya çıkaracağı tabloya dikkat çekerek, “Umarım bir an önce sivil kuruluşlar, Adalet Bakanlığı, muhatap kurumlar bir çözüm arayışına girip diyalog yolu arar ve ölüm orucunun başlamasını engellerler” dedi.

Aynı zamanda ‘Açlık Grevi Yapmış Hastada Tedavi Yaklaşım Protokolü’nü hazırlayan Türk Tabipler Birliği (TTB) heyetinde bulunan Dr. Zeki Gül, açlık grevi ve ölüm orucu kavramlarını, bir protesto yöntemi olarak tercih edenlerin belirlediğini kaydederek, ‘ölüm orucu’ kavramını geçmiş deneyimlerine dayanarak şöyle açıklamaya çalıştı: “Her tür vitamin, şeker, tuz, su, vitamin gibi hayati olan, vücudun ihtiyacı olan, olmazsa olmaz olan her şeyin reddi söz konusudur. Bunun sonuçları son derece vahimdir.”

130 günden sonrası

Açlık grevlerine başlayanların, tüm çözüm yollarının tükendiği noktada, taleplerine cevap alabilmek ve başka seçenekleri olmadığı için bu tür eylemler yaptığını hatırlatan Dr. Gül, şöyle devam etti: “Açlık grevlerinde kalıcı hasar oluşmaması için de hayati olan tuz, şeker, minimum düzeyde de olsa vitaminler kullanılır. Tüm bunlar kalıcı hasarların oluşmasını engeller. Bazen kişiler doğrudan ölüm orucuna başlarlar, ancak şu anda cezaevlerinde 130 günü geçen bir açlık grevi var. Zaten çok uzun süredir açlık grevinde olan bun insanlar, ölüm orucu eylemine başlarsa vücutlarında çok çabuk bir yıkım; sonuçları da o kadar vahim olur. Umarım bir an önce sivil kuruluşlar, Adalet Bakanlığı, muhatap kurumlar bir çözüm arayışına girip diyalog yolu arar ve ölüm orucunun başlamasını engellerler.”

Karar eylemcilerindir

Ölüm orucunda B1 vitamininin alınıp alınmamasıyla ilgili bir kural olmadığı gibi, şeker alımını sınırlandırıp suya devam edenler olduğunu hatırlatan Dr. Gül, “Eğer sıvı alımı olmazsa vücutta 3 günden sonra böbrek yetmezliği başlar ve bunun telafisi yoktur. Bunun tıbbi bir karşılığı yoktur. Bunun içeriğini hekimler belirleyemez. Eylemcilerin kendilerinin vereceği bir karardır. Hekimler olarak bu konuda kesin bir şey diyemiyoruz” şeklinde konuştu.

Adında saklıdır; ölüm!

Açlık grevlerinin de bir süreden sonra ölüm oruçları gibi olduğunu, vücudun tükenmeye başladığını kaydeden Dr. Gül, hekimler olarak nelerin alınıp alınmayacağı konusunda belirleme yapmadıklarını, eylemcilerin belirleyici olduğunu tekrarladı. Dr. Gül, şunları söyledi: “Ölüm orucunun adında saklıdır aslında ne olacağı, bundan daha vahim bir tablo olamaz. Bunu öngörmek için hekim olmak gerekmez. Kendi adında saklıdır; ‘ölüm’dür. Bu bireysel bir ölüm olmaz, yaşarken hepimiz biraz ölürüz; hem ruhsal hem de bedensel olarak bir şey eksilecektir.

Kimsenin sağlığı olmayacak

Bireyler açısından ilk önce böbreklerden başlayarak organlar iflas eder. Açlık grevinde bir iki ayda başlayan yakınmalar ölüm orucunda bir iki günde baş gösterir. Açlık grevlerinin ölüm orucuna evrilmesi, sosyal ve siyasal olarak da çok büyük sorunlara yol açacaktır. O yüzden böyle bir süreç başlarsa sadece bunu yapanlar değil, hiçbirimizin sağlığı yerinde olamayacaktır. Bu sadece eylemcilerin sorunu değil. Böyle bir süreçte başta aileleri ve yakınları olmak üzere milyonları ilgilendirecek sağlıksız bir ortam oluşacaktır. Bırakalım sosyal travmayı, fiziki rahatsızlıklarımız artacaktır. Bu kadar yaygın bir eylemin dünyada örneği yoktur. Toplumsal ve tarihsel anlamda çok yıkıcı sonuçları olacaktır.”

Yaşam hakkını ihlal ediyor

Açlık grevleriyle ilgili Türkiye’nin de imzaladığı ve BM Genel Kurulu’nda kabul edilen Santiago Bildirgesi’ne göre bireylerin, devletten barış içinde yaşayabilme hakkı talep edebileceğini anımsatan Dr. Gül, birileri ölüm orucundayken diğerlerinin barış içinde yaşadığını söylemenin imkansızlığını vurguladı. Dr. Gül, şöyle sürdürdü: “Biz dışarıda olanların barış talebi hakkı garanti altına alınmıştır. Bu anlaşmaya göre kişiler barış hakkı talebi için sivil itaatsizlik yapabilirler. Şu anki hükümet, Türkiye’nin imza attığı sözleşmeye uymalıdır. Açlık grevi bir sivil itaatsizlik eylemidir. Yaşam hakkı birincil insan hakkıdır. Eğer açlık grevleri ve eğer ölüm oruçları varsa demek ki devlet, yaşam hakkını ihlal ediyor. Yaşam hakkı en temel haktır. Devletin görevi de yasalara göre yaşatmaktır.”

Heyetler devreye girmeli

Adalet Bakanlığı’nın bağımsız heyetlere cezaevlerini açması ve diyalogdan kaçmaması gerektiğini belirten Dr. Gül, “Barolar, tabip odaları, siyasi kurumlar, sendikalar, demokratik kitle örgütlerinin devreye girmesi gerekiyor. AKP de dahil yapıcı bir diyalog yöntemi gerekiyor. Diyalog dışında bir çözümümüz yok” dedi.

Saldırı katliam olur

Türkiye’de geçmişte yaşanan müdahalelerin trajik sonuçlarına işaret eden Dr. Zeki Gül, şunları dile getirdi: “Geçmişteki vahim durumları anmak bile istemiyoruz. İçinde ‘hayat’ kelimesinin geçtiği ve insanların yaşamlarına kastedilen müdahaleler de oldu. Umarım bunlar bir daha yaşanmaz. Bir saldırı anında uzun süredir açlık grevinde olan insanlar yaşamını yitirir ve bunun bir katili olur. Bunun yerine doğru olan; diyalog yollarının açık olmasıdır. Şeffaf bir ortam yaratılmalıdır. Demokratik kitle örgütleri bu diyalog mekanizmalarına da davet edilmelidir.”