Kendi çıkarları uğruna insanlardan öç alarak yaşamak isteyen kişiler hakkında ne düşünürsünüz? Bu gibi kişiler kendilerini öç alma duygusuna kaptırdılar mı, bu duygu onların varlıklarında ne var ne yok her şeyi alır, götürür. Kudurmuş boğalar gibi boynuzlarını eğip hedefin üzerine yürür...

Dostoyevski bu tespiti 19.yy’da yapıyor. Erdoğan’ı adeta kalbinden yakalıyor. Bu patolojik karakter elbette ne ilk ne de son kudurmuş boğa kategorisine girer. Materyalist felsefenin sıkça vurgu yaptığı meşhur “insan doğası” kavramına burjuvaların, kendini kaybetmiş iktidar kaçkınlarının “İnsan çıkarı için vardır. Doğası, özü budur. Eylem, direniş, ideoloji boştur” minvalindeki anlamsallaştırmalarına da paralel bir tespitte bulunuyor büyük romancı. Şu an kendi çıkarı için milyonları savaşa götüren ve frenleyemediği kötülük kaplanmış benliğine her gün kurban arayan biri ile karşı karşıyayız. 

Toplumu Platon’un mağarasına sokmakla kalmamış, en dipte karanlığa hepten mahkum etme planlarını medyasıyla, ağzı salyalı kalemşörleri ile hayata geçirmekle meşgul. Her nasıl vakit bulduysa, buluyorsa araya bir iki yalan da sıkıştırdı. Geçen gün çıktı dedi ki “Ben Kobanê düşsün demedim. Hatta orayı ben kurtardım”. Çünkü Obama demiş orası düşecek. O dememiş. 

Her seferinde tekrarlamaktan bıkmadan diyorum ki bu adam bizi kahırdan tek tek öldürecek. Çünkü hiçbir bilim dalı onu anlayamaz. Sosyoloji, psikoloji, klinik, felsefe... Hiçbiri bu ağır hastayı çözemez. Tıp aradan çekilsin ve bizi bu paranoyalarla baş başa bıraksın. Ortada izahını yapacağımız hiçbir şey kalmadı. Kendisine dair tek bir kanal kaldı. Sadece buradan mesele anlaşılabilir. Çünkü en zayıf noktası! Demem o ki izahı olmayan şeyin mizahı olur. 

***

Gündüz Vassaf bir denemesinde “ölümün bilincinde olmayan bir insan, yaşadığının da bilincinde değildir” diyerek ölümü unutanlara seslenir. 

Günlerdir bir sınır kapısını ortasında, yakıcı güneşe maruz kalmış bir TIR’ın içinde günlerce bekletilen özgürlük savaşçıları... Unutulan ölümleri ile bu ülkeye ve onun çürümüş hakikatine dair bir şeyler anlatmak istiyorlar. 

Devlet için doğum ve ölüm önemlidir. İkisini de kayıt alına alır. Yaşam, yaşamak devletin nefret ettiği olgulardır. Bir devlet bir insanın yaşamını, nasıl yaşadığı ve hele hele nasıl doğduğu, nasıl öldüğü ile ilgilenmez. Kendi sınırları, radarları çerçevesinde kayıtlarına bakar. Ölümü büyük bir ciddiyet ile karşılaması bundandır. Ona meydan okumuş, kibrine çomak sokmuş birilerinin ölü bedeninden çok daha fazla korkar. Çünkü artık o bellektir. Devletin şiddeti, gerçekliği onun mezar taşında asılı olacaktır sonsuza dek. Bu yazı yayınlandığında belki aileler onları hem Habur’da hem Mürşitpınar sınır kapısından almış olacak, belkide hala orada duruyor olacaklar. Önemli değildir, çünkü orada bir saat bekletilmeleri bile devletin ölüm ile olan diyalektiğinde değişiklik yaratmayacaktır. Kapıda bekletilen o bedenler, sınırların gerçek anlamına da sesleniyor. Devletin yüzyıllık Kürt anlayışına da. Bugün yaşanan aktüalitenin de çerçevesini çiziyor.