‘Etnik temizlik’ politikaları ve kitlesel nüfus yer değişimleri her iki devletin de milliyetçi profilini koruyup daha da güçlendirmesi ile sonuçlanmıştır.
EYLÜL DENİZ YAŞAR/EMRULLAH ACAR MA / ANKARA
Ege Mülteci ve Kriz Gözlem Merkezi Bilim Komitesi Üyesi Prof. Dr. Laurie Kain Hart, “Kamplarda, saldırılarda, duvarlarda ve denizlerde ölümün kitlesel reddine ve bu krizin ortasında büyük çaplı bir yardıma ihtiyacımız var” dedi.
İdlib’de 27 Şubat Perşembe günü gerçekleşen saldırının ardından hükümet "kapıları açtık" açıklamasıyla Avrupa’ya gitmek isteyen binlerce mülteci sınır kentlerine taşındı. Karar üzerine komşu ülkeler başta olmak üzere Avrupa ülkelerini harekete geçirdi.
Sınırda ciddi insan hakları ihlalleri yaşanırken, 6 mülteci Yunanistan tarafından açılan ateş sonucu yaşamını yitirdi. Binlerce mülteci polislerin ve sivil ırkçı grupların şiddetine maruz kaldı. Mülteciler kısıtlı miktarda yardımlar ile sınırdaki tarlalarda ve ormanlarda bekleyişlerini sürdürüyor.
Mültecilerin Avrupa’ya geçişlerinde ilk uğrak noktası olan ve mültecilere yönelik ırkçı saldırılarla yakın zamanda gündeme gelen Midilli Adası'nda bulunan Ege Mülteci ve Kriz Gözlem Merkezi Bilim Komitesi Üyesi ve Kaliforniya Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Laurie Kain Hart ile yaşananları, iki ülkenin milliyetçi politikalarının tarihini ve çözüm önerilerini konuştuk.
Türkiye-Yunanistan sınırında mültecilere yönelik politikaları, iki ülkenin ortak tarihsel geçmişlerini hesaba katarak nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Sınırdaki mültecilere yönelik Yunanistan ve Türkiye’nin cezai yaptırımları bir yanda iki ülkenin tarihleri ve ortak tarihlerine diğer yanda Avrupa ve belki de global ölçekteki güncel pratiğe özgüdür.
Bu ülkelerde azınlıklara muameleyi, cezalandırıcı ve dışlayıcı politikaları anlamak için Yunanistan ve Türkiye arasında imzalanan 1923 Lozan Antlaşması’nda uluslararası olarak onay gören ve Anadolu’daki Ortodoks Hristiyanların Yunanistan’a, Yunanistan’daki Müslümanların Türkiye’ye sürgün edilmelerini ön gören sözde “nüfusların takas edilmesi” maddesine dönüp bakmalıyız. Etnik temizlik politikaları ve kitlesel nüfus yer değişimleri her iki devletin de milliyetçi profilini koruyup daha da güçlendirmesi ile sonuçlanmıştır.
Aslında, Yunanistan’da “prosphyges” olarak adlandırılan Ortodoks Anadolu/Pontus mültecilerinin kendileri de damgalanmışlar, münzevi yerlerde yaşamaya mecbur bırakılmış ve diğer etnik gruplara karşı politik olarak manipüle edilmişlerdir. Yunanistan’ın kendisine dair tek-kültürlü ulus fantezisi azınlık dil ve etnik kültürlerin 20’inci yüzyıl boyunca baskılanması ve Yunan devletinin etno-dilsel veya kültürel azınlıkları değil sadece dinsel azınlıkları tanıması anlamına gelmiştir.
Belgelenmemiş olarak kalan Arnavut işçi göçmenlerinin 1990'lı yıllardan itibaren Yunanistan'da gördüğü kötü muamele, insan hakları ve liberal çok-kültürlülük kavramlarının genişlemesine ilişkin kamuoyunda tartışmalara yol açtı. Başlangıçta gerçekten de 2015'teki yeni Suriye mülteci krizi sırasında ve sonrasında Ege adalarında yaşayan yerliler, bu yeni “savlara” sempatiyi ve merhameti genişletmek için kendi tarihsel sınır-dışı belleklerini geri çağırdılar. Ancak ekonomik krizin gerginlikleri, sağcı popülist-faşist ittifakların yükselişi, Avrupa’nın umursamazlığı ve savaş güdümlü mültecilerin sayısı, mültecilere yönelik artan gerilim ve saldırganlık anlamına geldi.
Şunu hatırlayalım, Avrupa-Akdeniz göçü “krizinin” cezalandırıcı aygıtları sistematik olarak Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı sonrası kolektif sağduyusu içine inşa edilmiştir. Avrupa Birliği, 1980'lerden bu yana, küresel Güney ve Doğu'dan korunmasız göçmenlerin ve mültecilerin tutuklanması ve dışlanması ve daha da kötüsü, ölümcül olarak dışlama veya geri gönderme üzerine liberal-demokratik barış ve fayda iddiasını dile getirdi. İnsani olmaya dair bu ikiyüzlü söylem, yıllardır süregelen temel dışlama ve sınır dışı etme politikalarına dayanmaktadır. Kampların ve sıcak noktaların kurgusal “misafirperverlik-gözaltısı” kompleksi sınır dışı etme ve hapsetme politikalarını kurtarma retoriğine sarıp sarmaladı. Şimdi bu retorik bile artık en basit haliyle göçün ve göçmenlere yardımın cezalandırılması politikasını açık edecek şekilde yıprandı.
Sivil savaş ve şiddet ekseninde yaptığınız şehir antropolojisi çalışmalarınızda yersiz yurtsuzlaştırma ve evsizleştirmenin birey üzerindeki psikolojik etkilerini inceliyorsunuz. Sınırlar arasında sıkışmış mülteciler adeta Godot’yu bekler gibi kimsesiz toprakların kimsesizleri olarak bekliyor, ama Beckett’inkinden farklı olarak bu bekleyiş artık sadece trajik. Bu arada-kalmışlığın antropolojisini sormak istiyoruz; Türkiye mültecileri dışarı atmaya çalışıyor, Avrupa kapılarını açmıyor, peki arada bekleyen “insana” ne oluyor?
Göçmenlerin kendilerinin söylediklerini tekrar tekrar, çok daha iyi bir şekilde kendi sözlerimle ifade etmeye çalışmak çok üzücü. Onları dinlememiz gerek.
Arada yakalanan insan antropolojik olarak daimi eşiktelik durumundadır, askıya alınmıştır. Bu felç hali onları bir geçmişten mahrum eder. Geçmişlerinin "sermayesi" artık hiçbir şey ifade etmez. Şimdiden de mahrum eder. Onlar "hiçbir yerde"dirler; okulu olmayan çocuklar, işsiz yetişkinler, evsiz, yemeksiz, kaynaksız insanlar olarak. Ve bir gelecekten mahrum eder. Herhangi bir harekete geçmek için bir aracıdan yoksundurlar, onlar için gelecek denen bir şey yoktur.
Mültecilerin üzerindeki bu etki, hücre hapsinin mahkûmlarda yarattığı etkiye benzer. Kişiyi bir başına hapsetmenin acımasız, insanlık dışı, kelimenin tam anlamıyla çıldırtıcı, psikiyatrik etkileri vardır; mültecilere dair bu cezai arada bırakmanın da böyle bir etkisi vardır. Ama bu etki sadece bir yere kapatılanlar/sınırlandırılanlar üzerinde değil, onları buna mahkûm edenler üzerine de yansır.
Yunan sivil savaşını yaşamış eski göçmenlerle birlikte çalışmalar yürüten bir bilim insanı olarak Midilli Adası’nın Thermi limanında yaşanan olaylar gibi aşırı-sağcı gruplardan gelen mülteci-karşıtı saldırıları nasıl gözlemliyorsunuz? Yunanistan gibi iç savaş ve zorunlu göçü yaşamış bir ülkede mülteci-karşıtlığı sizce nasıl karşılığını buluyor?
Korkarım ki benzer baskı deneyimlerinin paylaşılmasının kendi başına başkalarına sempati ve şefkat yaratmıyor. Her şeyden önce, asıl önemli olan bu ilişkilerin etkili dışsal yapısal güçlerle nasıl şekillendirildiğidir. Örneğin, devlet ve uluslararası toplumun en aşırı sağcı saldırılara karşı nasıl bir aksiyon almayı ve kamu eylemlerini nasıl şekillendirdikleridir. Bir grubun başarısının bir diğerinin yoksunluğuna bağlı olduğu sıfır-toplamlı bir durumu şekillendirmek kolaydır ve bu rotayı açıkça reddetmek mümkündür. Yunan toplumunda 1946-49 iç savaşı sırasında büyük krize giren ve uzun süredir devam eden siyasi bir bölünme var. Bu sorunlar çözülmemiştir ve her kriz noktasında ortaya çıkmaya devam etmektedir.
Devletlerin ve uluslararası makro-politik güçlerin mültecilere karşı körüklenen fobi ve nefretteki rolü nedir?
Sorumluluk nihayetinde küresel ölçekte: Yunanistan ve Türkiye, mevcut Kuzey-Güney acil durumunun bulunduğu yerler. Sınırların adil bir şekilde açılması için destekleyici eylemde bulunmak üzere uluslararası topluma, özellikle de Avrupa toplumuna uyumlu bir şekilde hareket etme imkânı sunuyorlar. İklim felaketinden devlet talanına ve savaşa kadar çok sayıda acil durumun farkına vararak devletlerin ve sınırların ideolojisini derinlemesine yeniden değerlendirmeliyiz. Aynı zamanda mevcut yaklaşımın zamanı karşılamadığını ve karşılaştığımız zorluklar için yetersiz olduğunu kabul etmemiz lazım. Artık 1950'lerin haritalarıyla insan organizasyonumuza rehberlik edemeyiz.
Mültecileri “kapalı mülteci kamplarına” göndermek gibi bir gündem var. Mültecileri kamplara kapatmak ve izole etmek ne anlama geliyor? Öte yandan mültecileri karşılamak ve onları toplumun bir parçası olarak hayata katmak için akıllı ve insani bir şehir planlaması nasıl olabilir?
Arnavutların İtalya'ya akınının ilk yıllarında, Bari Belediye Başkanı, mültecilerin yeniden yerleştirilmesine dair kamplara toplama ve yoğunlaşmayı içermeyen, fakat kent-kır dokusu boyunca dağılmayı içeren bir yaklaşımı benimsedi. Fakat ulusal hükümet tarafından engellendi. Kamplar en kötü çözümdür. Tüm kriz alanlarında menşe yerlerde, göç yörüngeleri boyunca ve varış yerlerinin hepsinde birden işlev gören kapsamlı bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Hem makro sebepleri hem de göçmen yaşamının mikro koşullarını tanıyan ve programına alan çok-seviyeli bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Kısa vadede bir koruma alanına, uzun vadede hareket özgürlüğüne ihtiyacımız var.
Bu süreç nereye ilerliyor? Toplumsal dayanışmayı ve empatiyi artırmak ve mültecilerin yaşadığı fiziksel ve psikolojik acıyı azaltmak için devam eden krizle ilgili önerileriniz neler olabilir?
Nihayetinde, insan gruplarını değil, şiddet yaratan koşulları ve yapısal güçleri hedef alarak mültecilerin/göçmenlerin “iyi toplum” ve refaha karşı tehdit olduğu fikrine karşı çalışmalıyız. İnsanlar ne iyi ne de kötü, onlar ne kahraman en de şeytan. Çok basit bir şekilde, güzel ve farklılık içeren bir toplumun bir parçası olmak, üretken ve mutlu olmak için insanların neye ihtiyaç duyduklarını düşünelim; iyi barınak, iş, araçlar, eşit olmak için bir şans. Kamplarda, saldırılarda, duvarlarda ve denizlerde ölümün kitlesel reddine ve bu krizin ortasında büyük çaplı bir yardıma ihtiyacımız var. Avrupa ve tüm uluslararası toplum, herkesten önce ABD, sömürü ve birikim öykülerinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda. Çünkü mülteci dalgasının arkasında yatan asıl neden olduğu halde bunun dışında bir fenomen gibi davranan küresel hiyerarşileri onlar yarattı.
Laurie Kain Hart kimdir?
Harvard Üniversitesi’nden doktorasını aldıktan sonra Kaliforniya Üniversitesi’nde (UCLA) çalışmalarını sürdüren antropoloji profesörü Laurie Kain Hart, etno-politik sorunların birey ve topluluklardaki uzun süreli etkilerini, sivil savaş, zorunlu göç, ırkçılık ve etnik ayrımcılık ekseninde inceledi. Özellikle Bosna, Yunanistan ve Akdeniz bölgesi üzerinde mülteci araştırmalarını yoğunlaştırarak bu bölgelerde sivil savaş sonrası şehir içi şiddet ve çocuk mültecilerin politik özneliği gibi konularda pek çok çalışmaya imza atan Hart, mültecilerin Avrupa’ya geçişlerinde ilk uğrak noktası olan ve mültecilere yönelik ırkçı saldırılarla yakın zamanda gündeme gelen Midilli (Lesbos) adasında bulunan Ege Mülteci ve Kriz Gözlem Merkezi Bilim Komitesinde yer alıyor.