Türk ırkçılığı, 2015 yılında Kürdistan’ın Cizîra Botan şehrinde, aralarında liseli çocuklar, üniversiteli gençlerin de bulunduğu 144 insanı, topluca diri diri yakarak, insanlık suçu işledi.

Soykırım olan dil ve insan aidiyetinin yasağı ise ebedi suçuydu, bunların.

Çağımız ise iki yüzlüydü. Çağın sorumluları, üç-beş dolarlık kazanç için, insanlığa karşı suç işleyerek dünyamızı pis, berbat eden çeteyi ağırlamakla meşguldu. Suç ortaklığıyla da kalmıyor, güç aktarıyor, çetebaşının ayakları altına kırmızı halı seriliyor, kanlı el sıkılıyordu. Sonra, tiksinmeden birlikte yemek masasına oturuluyordu.

Yakışır. Çünkü, herkes kendince insandır.

Ama biliyoruz ki çağ, insanlığın önünde eğilerek haydutların yaptıkları yüzünden özür dileyen Willy Brandtlar, hatta Arjantinli diktatörleri devirme emrini veren Amerikan Başkanı J.Carter çağı bile değildir.

Bu çağ daha da kirlidir. Yeter ki kazanç gelesin, tükürülmesi gereken havada yakalanıyor.

Oysa insani haklar, Batının sıkı sıkıya sarıldığı değerlerdi. Irkçı haydutluk, bu değerlere savaş açmaktı. Ölüye saygısızlık ise insanlığa saygısızlıktı...

 Batıda, en süslü, en şık ve temiz giysiler içinde, ölü uğurlamaya gidiliyordu. Ölü geçerken şapka çıkararak, çıplak başla selama duruluyordu.

Ölülerin, yerden kaldırılması söz konusu ise eğer, cephede savaşa, çatışmalara bile ara veriliyordu.

Gelgelelim, günümüz dünyasının haydutları, ölüye de işkence ediyorlar.

 Ölüye de işkence eden Türkler, sonra NATO toplantıları ve öteki uluslararası kurullar bir araya geliyor, el ele, yanak yanağa bize sırıtıyorlardı.

Darbeci generaller, Demirel, Özal, Çiller, Erbakan döneminin Türk ordusu, NATO ordusu olarak tanıtılıyordu. Bu ordunun mensupları Kürtlerin kulak kıkırdağından tesbih diziyor, sevgiliye kolye yapıyorlardı.

Ancak barbarlıkta sınır yoktu. Gün, NATO üyeliğine paralel olarak, İslam adını da kullanan haydut çeteleri (İhvan, IŞİD-DAİŞ) ile bütünleşme zamanıdır. Onların, işkence yol ile yöntemleri aynısı ile uygulamada. Cizîra Botan’da, Kürt gençlerini diri diri yakma, 15 Temmuz’da İstanbul’da asker yatırıp kesme gibi…

Ve en son, ölüleri kelepçeleme icadıyla öne çıktı Türk-İslamcılar…

Ölülere, kelepçeli işkencenin kurbanı, Varto’nun Kers köyünden Koçer (Özdal) idi. 65 yaşındaydı, o. Köyün “Apê Koçeri"ydi. Sonra, mahpus esirlerin oldu…

Dört yıl önce, oğlu Savcı Özdal ile birlikte tutuklanıp yalanlar düzmecesiyle, ömür boyu hapis cezasına çarptırılarak, Karadeniz sahillerinde ayrı ayrı zindanlara kilitlenmişlerdi.

Koçer, burada hastalanmış tedavisizlik ve ilaçsızlıktan hastalığı kansere dönüşmüş, komaya girdikten sonra hastaneye kaldırılmıştı.

Apê Koçer, bilinci kapalı yatıyordu. Kıpırdayacak gücü yoktu. Ama, kapıda nöbet tutan silahlı askerleri bertaraf edip kaçacak ihtimaline karşı tedbir olarak, ayakları bir halatla, ellerini de kelepçeyle, demir karyolaya bağlıydı.

Eşinin mücadelesine rağmen, bir hafta boyunca, kıpırtısız öyle yattı.

Ruhunu teslim ettiğinde ayakları prangalı, elleri de kelepçeliydi.

Sonra, yakınlarının isteği üzerine, ölüsünü köyünde toprağa verilmek üzere, Türklerin  “tabut" dedikleri uzunca, tahta bir kutuya yatırdılar. Ama doğrulup fırlayarak, kaçacak ihtimaline karşı tedbir olarak, tabutun kapağını muhkemce çivilediler.

Muş’tan itibaren, “ölünün selametini" Türk ordusu üstelendi. Tabut, önde ve arkada zırhlı savaş araçlarıyla, Varto’nun Kerse köyüne yola çıktı.

Köy sapağında yol kesildi. Cenazeyi karşılamaya gelenlerin köye girişi yasaklandı. Mezarlık ise kuşatıldı.

Ailesinin ısrarına rağmen, cenazenin dini ayin için, camiye götürülmesine izin verilmedi. Apê Koçer’in ölüsü duasız, törensiz doğruca mezarlığa götürüldü.

Çocukları ve kan bağı bulunan yakınlarından başka kimsenin yaklaşmasına da izin vermediler.

Tabutun çivileri sökülüp cenazenin toprağa yatırılacağı sırada, eşinin “zalimler" diye haykıran kahırlı sesi çınladı ortalıkta. Bir askerin yakasından tutmuş, onu sarsıyor, bağırıyordu:

“Bu ne?"

Apê Koçer, tabut içinde elleri kelepçeli, ayakları da prangalıydı.

Cenazenin kelepçeli olarak tabuta konması, yer yüzünde bir ilkti. Benzeri varsa, IŞİD (DAİŞ)’in henüz duymadığımız icadıdır. Özal, Demirel, Tansu Çiler, Erbakan dönemlerinde, bile görülmemiş, İhvan diktatörlüğüne yakışıyordu.

Apê Koçer için taziye kabulünün yasaklanması da, yakışan bir başka zulümdü.

Yalnız onun mu, bir kaç kilometre ötede Leylek köyünde de, Kürdistan şehirlerine karışan Aykut Özkur için, yas vardı. Taziyeye gelenleri kabul ede baba Etik’in evi askerler tarafından basılmış, ele geçen her şey kırılıp parçalanmıştı…

Ne diyeyim, zulmün artsın senin. Artsın ki, çabuk zeval bulasın!...