O kış çok soğuktu. Zamanın ibreleri Şubat’ı gösterdiğinde ayaz ve zemheri her şeyi dondurmuştu. Termometre yoktu ama deneyimli dağlılar “son yılların en büyük soğuğu” diyordu. Donan sadece Lolan suyu değildi; atmosfer, aldığımız soluk, toprak, ağaçlar, dağlar, taşlar, hareket halinde olmayan her şey bir donma halindeydi. Anlatımlara göre bu hava durumu, bölgelerin coğrafi karakterine göre değişkenlik arz ediyordu. Örneğin Behdînan ve Zagros gibi çetin coğrafyalara nazaran kimi yerler, Şubat’ın kar-a zemherisinden ucuz kurtuluyordu.

Behdînan sınırları içersinde bulunan Zap bölgesinde kar yüksekliği iki metreye kadar yükselmiş. Kışları çok çetin geçermiş Zap’ın. Araziyi tanımayanlar için tam bir handikapmış buralar. Daha evvelki yıllarda Zagros bölgesine bağlıymış.

Meşhur Zagroslar’ı bilen bilir. Rivayete göre Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyayı istila eden tarihteki ilk Fatih, namı diğer Büyük Alexander’ın ordusu onca zaferden sonra gelip de Zagroslar’a çakılı kalmış. Dağlılardan öte tutunabilen olmamış şimdiye dek. İşte bu gizemli muammanın bir parçasıydı Zap. Ve bu mekanlar bir kez daha yeni bir cenge şahitlik edecekti. Ölümün efendileri, borazanları yeniden savaş için öttürüyordu. Sıcacık mevkilerinde oturan “efendiler” bir kez daha kendilerinden çok uzaklarda yaşanacak savaş için elleri kaldırmıştı. Nasıl olsa bedelini kendileri ödemeyecek; o kor ateş başkalarının, fakir fukaranın ocaklarını yakacaktı. O ellerin 1983’ten bu yana defalarca ölüm için, kıyım için çok da rahat kalkması bundan olsa gerek. 


Oremar'da çizilen karizmayı Zap'ta kurtarma girişimi

Ve NATO’nun “şanlı” ordularından Türk ordusu, 2008′in 21 Şubat'ında, saat 19:00’da “Güneş Operasyonu” ile taarruza geçti. Kimileri bu harekatı, ikinci Sarıkamış girişimi olarak değerlendirdi. Zira birincisinde, 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Enver Paşa, orduyu karlı ve soğuk bir mevsimde Sarıkamış civarlarında savaşa sürerek 90 bin küsur askerin ölümüne sebebiyet verir. Zap’taki soğuklar da Sarıkamış’ı aratmıyordu.

Harekatın direksiyonunda bu kez AKP vardı. Başarısız kalan önceki onlarca operasyon gibi bu operasyonun da startı “Bitireceğiz”, “Köklerini kazıyacağız”, “Bu kez tam temizlik”, “Taş üstünde taş, gövde üzerinde baş bırakmayacağız” kuru naraları ile başlatılmıştı. Oysa ordunun yaşadığı son mağlubiyet, henüz hafızalarda taptazeydi. Bir yıl öncesinde Oremar’da kötü avlanılmış, karizma çizilmişti. 21 Ekim 2007’de gerillalar Gever’e bağlı Oremar bölgesinde konuşlanan Komando Taburu’na gece yarısı baskını düzenlemişti. Hazırlıksız yakalanan “mehmetçik” onlarca kayıp ve yaralı vermişti. Eylem sonrası bölgeye intikal eden komuta kademesi, ziyan tespitinde ölü ve yaralıların dışında kimi askerlerinin olmadığını da fark etti. Kısa bir süre sonra “kayıp askerlerin” gerillalarca esir alındığı haberi ise ikinci bir darbe oldu. 


Devletin maskesi düşmüştü 

Başlatılan bu yeni harekatın tek ve mantıklı bir izahatı varsa, o da çizilen bu karizmayı kurtarma girişimiydi. 

Cephenin öbür tarafındakiler de keklik olmadığına göre avcıyı avlama hazırlığına koyulmuşlardı çoktan. 

Haber peşinde koşarken bir savaş hazırlığına şahitlik edecektim. Ve bu kısa şahitlik döneminde yalanla gerçeğin nasıl tersyüz edildiğine, anons edilen “yapay zaferlerin” aslında koca yalan ve yenilgilerden ibaret olduğuna, sunulan bültenlerin meğerse masa başında hazırlanmış sipariş haberler olduğuna birebir tanıklık edecektim. Devletin maskesi artık tümden düşmüştü.         


Ölüp ölüp diriliyorduk!

Saat 19:00’da başlayan kara operasyonu, günler öncesinden hava saldırıları ile başlamıştı. Psikolojik baskı amaçlı havalanan onlarca uçak rastgele arazileri bombalıyordu. 


En gülüncü ise akşam saatlerinde haber bültenlerinden aldığımız ölüm haberlerimizdi. Meğerse biz çoktan ölmüştük! Ama ertesi gün yeniden dirilmiş olmalıyız ki, aynı günün akşamı ve sonraki günlerde tekrar tekrar ölüyor, ölüp ölüp diriliyorduk. Oysa imha edildiği iddia edilen hedefler, bildiğimiz boş arazilerdi. Kafadan atılan bilançolar, operasyon kabulünü sağlama aymazlığından öte bir anlam ifade etmiyordu.


Zorunlular ve gönüllüler 

Oysa gerilla, tedbiri elden bırakmadan, boş zafer naralarına tenezzül etmeden profesyonelce son hazırlıklarını yapıyordu. İntişar komutu verildikten sonra savaş taktikleri yeniden gözden geçiriliyor; tüm sınır geçitleri, stratejik tepeler ve mevziler tutuluyordu. Herkeste işin ciddiyeti kadar heyecan ve moral son doruktaydı. Tüm birlikler savaşa göre konumlanıyordu. Tek bir alanda değil, bütün Medya Savunma Alanları’nda hazırlık vardı. Qandîl, Xinerê, Xakurkê, Zagros ve Behdînan gerilla güçleri bütün stratejik yerlerde, geçit hatlarında mevzilenmişti. Beni şaşırtan ise onların ruh haliydi; bir savaşa değil de heyecanlı bir etkinliğe, bir geziye, farklı bir şeye hazırlık yapar gibi soğukkanlı oluşlarıydı. Herkes savaşın en ön cephesinde yer alma yarışı ve dayatması içersindeydi. O an yeni bir şey dank ediyor kafama: Bir tarafta kar-kışta ölüme zoraki sürülenler, öte tarafta onları karşılamaya hazırlanan gönüllüler. Zamanla bunun nedenini daha iyi anlamaya başlıyorum. Gerillalar hümanist oldukları kadar yüreklerinde koca bir intikam duygusu saklıyordu. Tarihin ters akışını değiştirme bilinci ile donatmıştı her biri kendini. Yeni bir miladın kapısını aralamışlardı. 


Devlet+Ordu+Medya’nın oyunu

Operasyonun kara ayağı Zap’a yönelik başlatıldı. Startı ile beraber pratik sahada yaşananlar ile yansıtılanlar arasındaki tutarsızlık da başlamış oldu. Öyle ki henüz hiçbir karşılıklı temas yaşanmadan savaş kurmayları kendilerini çoktan zafer kazanan taraf ilan etmişti. Oysa operasyonun başladığı ilk saatlerden itibaren büyük bir direniş ile karşılaşmışlardı.

Kurmaylardan gazı alan bültenler toplumu ajite etmeye devam ediyordu. Kimi zaman ise duygulara hitap amaçlı drama başvuruluyor, ölüme sürüklenen “mehmetçiğe” destanlar, kahramanlık hikayeleri yazılıyordu. Hikayelerdeki “kahramanlar” nedense genelde ya yeni evlenmiş oluyordu, ya nişanlısı yolunu gözlüyordu ya da tezkeresine kısa bir süre kalmış oluyordu. Sanki o “mehmetçik”ler oraya Türkiye Cumhuriyeti ve ordusunun emriyle değil de başka devletlerin emri ile zoraki gönderilmiş gibi devlet yetkilileri pirûpak lanse ediliyordu. Toplumu “sürüleştiren” Devlet+Ordu+Medya üçlüsü, anbean hep bir ağızdan ölüm ve acıyı kutsayıp beyinlere enjekte ediyordu. Oyunun kısmen farkına vararak “sürüden” şöyle bir sıyrılıp “Benim kuzum devlete feda olmasın”, “Yeter, artık kan akmasın, ölümler dursun” sözlerini çıtlatanlar “vatan haini” etiketiyle bertaraf ediliyordu.     


İlk temas

TSK’nin amacı Kuzey’den ilerleyip operasyon yelpazesini Güney’e doğru genişletmekti. Bunun için de en stratejik tepeler ele geçirilmeliydi. Zap, ucu bucağı belirsiz beyaz bir okyanusa bürünmüştü adeta. Çiyayê Reş, Amediye Boğazı, Çemço Vadisi gibi yerlerde gerillalar, günlerdir eller tetikte gelecek olanları beklemekteydi. Ve an gelip çatmıştı. Anlatımlara göre ilk temas, Çiyayê Reş denilen alanda yaşanmıştı. Zap’ın önemli noktalarından biri olan bu alanda ilk darbeyi alan “mehmetçik” zor anlar yaşamış. Bu alanda daha fazla ilerleyemeyeceğini anlayınca da yönünü başka cepheye vermiş. Çatışma bölgeleri kapsamında olan Mahir Mirzo ve Çemço alanlarında da çatışmalar başlamıştı. Kısa bir süre sonra da Şikefta Brîndar’a, Karker Tepesi’ne, Küçük Cilo’ya yayıldı.


Bir orduya karşı 9 yürek

Tam 9 gün, kar yağışı eşliğinde devam etmiş çatışmalar. Metrelerce karın içersinde mevzilerine siper etmişler bedenlerini ve geçit vermemişler kimseciklere gerillalar. İlk olarak Ayhan ve Baran Çemço, Karker Tepesi’nde akıtmış kanlarını beyaz okyanusa. Direnişin ikinci ve üçüncü günüymüş. Çatışmalar soluksuz gün boyu sürmüş. Küçük Cilo’da Tufan adlı gerilla takip etmiş onları. Her bir şehadetten sonra geri kalan gerillalar daha sıkı sarılmış silahlarına. Fedaice, yani ölümüne savaşmışlar. 

Bu fedai direnişlerden biri de Karker Tepesi’nde yaşanmış. Karker tepesini düşürmek için ilerleyen düşmanın yolunu, Bakurlu Erdal (Yılmaz Aydın), Rojava ve Rojhilatlı Cahit ve Agir keser. Öldürmeye kodlanmış orduya karşı üç yürek ülke savunmasına geçer. Direnişin 4. günüdür. Tipi ve kar yağışı devam etmiş, kimi zaman ise puslu ve sisli hale gelmiştir hava. Etten bariyer kurmuşlar “mehmetçik”in önüne. Sisten yararlanan Erdal ve Cahit, “mehmetçik”in konumlandığı alanın içine kadar sızar. Artık düşmanlarıyla iç içeler ve son nefeslerine kadar çatışırlar. Geride kalan Agir da binlerce kişiye karşı tek başına meydan okuyarak düşmanını bile mahcup eder. 

Operasyonun son gününde de Şikefta Birîndaran alanında bir grup gerilla şehit düşer. 9 günde 9 yürek toprağa düşer. Kiminin ilk eylemi, kiminin ise son eylemi olur. 


Güneşi batıran “mehmetçik” geri dönüş yolunda

Operasyon süresince “mehmetçik” gün be gün daha derin kırılmalar yaşamaya başlar; gerillanın fedai ruhu karşısında derin moral ve güç çöküntüsü yaşayarak savaş performansı ve motivasyonunu kaybeder. Bir kez daha mağlubiyet duvarına toslayan savaş kurmayları, 29 Şubat’ta güneşi batırarak operasyonu geri çeker. Yaşananlar sır gibi saklanmaya çalışılsa da operasyon, ardında kimi donarak, kimi çatışmada ölen ve yaralanan yüzlerce asker ve parçalanan bir kobra bırakmıştı. Sınırların içersine geri dönmeyi başaranlarda ise akli denge bozukluğu, travma gibi savaş sendromu belirtileri baş göstermişti.     


Zap artık bir milat 

Bir kez daha itibar kaybına uğrayan komuta kademesi, hala algı çarpıtma pişkinliği içersindeydi. “Temizlik harekatı tamamlandı”, “Büyük darbe yediler”, “Kökleri kazındı” gibi açıklamaları iç kamuoyunu bile kandırmaya yetmedi. Çünkü operasyona giden onlarca asker geri gelmemişti; geri dönenler ise telafisi olmayacak fiziki, psikolojik ve ruhsal travmalar yaşamaktaydı. Lakin fiyasko operasyonun yengi havasına büründürülmesi için kabarık bilançolar gerekiyordu. 

Zap’ın gazabına uğrayan TSK, yüzlerce hedefi vurduğundan, 270 civarında “terörist”in öldürülmesinden bahsediyordu hala.

Oysa dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın “Güçlerimizi tereyağından kıl çeker gibi çıkarttık” sözleri, farkında olunmadan sarf edilmiş yenilginin itirafı değil miydi? 

İnkar ve üzerini örtme çabalarına rağmen Zap’ta yaşanan derin kırılma elbette sadece TSK’nin hanesi ile sınırlı olmayıp Türkiye tarihindeki yerini de alacaktı. Savaş tarihinde “Zap Direnişi”, artık yeni bir dönemin miladı olacaktı.