
Kimi zamanlar yeniden, yeni bir dünyaya geldiğini, yeni bir hayatı yaşamaya başladığını düşünür insan. Yok hayır, aslında sadece düşünmez; yeniden dünyaya gelir, bir kere ölür, bir kere daha, sonra bir kere daha doğar anadan. Ben üçüncü hayatımı yaşıyorum. Şimdiki hayatım da henüz, daha biraz önce başladı. Bu sefer neler olacak, yeni bir "hayattan kopup", sonra "yeniden anadan olma" gerçekleşecek mi bilmiyorum.
İlk doğumum Erzurum Şenkaya'da oldu. Her şey vasattı o zamanlar: İnsan doğar, yaşar ve ölür... İkinci anadan oluşum bundan tamı tamına yirmi yıl önceydi. 1994 yılının 3 Aralık gecesini 4 Aralık'a bağlayan saatler... Henüz üniversiteyi bitirmeden gazeteciliğe başlamıştım. Stajyerdim. O gece, gazetedeki ilk gündem nöbetimi tutacak, ertesi sabah ilk özel habere imzamı atacak ve kamil bir gazeteci olarak mesleğe giriş yapacaktım. Saat 23'e kadardı nöbet... Yine de gazetenin bana teslim edilmiş olmasının verdiği haz ve gururla biraz daha ağır çekmişti ayaklarım çıkmak için; muhtemelen yarım saat falan... Daha fazla gecikilmesi de büyük risk zaten... Ben çıktıktan biraz sonra gazete bombalandı; binanın gazete katı yerle bir oldu. Ve ben o gün, hayata yeni bir "selam" verdim... Ertesi gün, Ankara'nın o kışında, o ayazda, akşamın geç saatlerine kadar yıkıntıları temizledik. Bombalamadan arta kalan bir iki parça gazetecilik alet edevatını kurtarmak için hafriyat içinde didinip durduk.
***
Üçüncü anadan olma hikayem Suruç'ta gerçekleşti. Bu seferki hiç de hafif değildi. Bu kez yerlerden toparladığım şey hafriyat molozu değil, arkadaşlarımın parçalanmış cansız bedenleriydi.
Bu sonuncu hikayenin başlangıç yeri İstanbul'du... Pazar günü, saat ikide, Kadıköy Belediyesi'nin önünden kalkacaktı Kobanê otobüsü. Gittim. Etrafı gözetliyorum "hani neredeler" diye... Genç bir kadın gördüm sonra; sırt çantasının üst köşesine sarı-kırmızı-yeşil renklerden yapma bir çiçek iliştirmiş, meraklı gözlerle sağa sola bakınıyor, telefonla konuştuğu kişiden belli ki yer tarifi alıyor... "Aha bu bizim kafileden" dedim kendi kendime, "göz ucuyla takip edersem ulaşacağız bizimkilere". Derken biri daha, biri daha... Belediye'nin önündeki meydanda bir araya gelmiş yüz elli-iki yüz civarında insan... Az sonra da ellerinde SGDF bayraklarıyla coşkulu bir grup... Grubun gelmesiyle birlikte, sağa sola yayılmış olanlar da toparlanmaya başladı. Biri megafonu çıkardı, birkaçı basın açıklaması için hazırlanan pankartı açtı. Bu arada, elinde Trabzonspor bayrağı, üzerinde Trabzonspor tişörtü, bileğinde bordo-mavi renklerden bileklikle orta boylu, orta yaşlı, kel bir "amigo"... İçimdeki ilk korku, ilk endişe, bizim tipik solcu edalarından uzak bu adamın bende yarattığı ilk kaygılar orada baş gösterdi: "Bu provokatör de nereden gelip girdi aramıza, ne yapmak istiyor acaba?" Oysa vesveselerim tamamen yersizdi, bendeki kaygının zerresi yoktu kimsede... Zira bizim amigo kıpır kıpır; her yeni karşılaştığıyla sıcak, güler yüzlü kucaklaşmadan sonra göndere kaldırdığı taraftar bayrağıyla basın açıklaması için hazırlanan kitlenin ön saflarına geçti. Neredeyse her birini ilk kez görüyordum, dolayısıyla belli bir heyecanla süzdüm birçoğunu. Ne ki o coşku dolu, canlı gözlerini, daha sonra da cansız bedenini açık seçik, ayan beyan görebildiğim, merakla, dikkatle, odaklanarak gözlemlediğim ilk kişiydi "amigo Koray"...
Otobüslerdeki yerlerimizi alıp yola koyulduğumuzda saat 3'tü. Yol uzun... İstanbul nere, Kobanê nere? Daha çok muhabbet, daha çok türkü, şarkı kaldırır bu yol. Şimdi en iyisi biraz gözlerini kapa, dinlen, hiçbir şeye geç kalma ihtimalin yok, ne de olsa biraz sonra marş sesleri uyandıracak seni... Kapadım gözlerimi, ufak tefek mırıldanmalar uçuşuyor kulağımın dibinde ama bu bir şey değil. Çünkü bilirim bu tür yolculukları; camları zangırdar otobüsün, grubun biri bir marşa başlar, bir başka grup başka bir telden... Mutlaka mikrofonu kapacaktır birileri... Acaba ben de bir kilam söylesem mi? Bilmiyorum ki, yani çok şahsi bir müziktir bu bizim kilamlar: Evdalê Zeynikê, Şakiro, Şeroyê Biro, Karapetê Xaco, devrimci marşlar devrinde başka bir şiveden destanlar anlatıyorlardı. Belki de Kobanê'de söylerim bir Şakiro kilamı. Oradakilerin daha bir hasretleri vardır belki eski kilamlara...
İlk mola yerimiz, Düzce'den biraz sonraydı sanırım. Masaların etrafına toplanıp çay içerken biraz daha tanıdık hale geliyor yüzler, o ortamda yabancı olmanın verdiği mahzunluk çekip gidiyor biraz daha... Öyle oldu. Birkaç kişiyle teferruatlı tanıştık. Ortak arkadaşlarımız, ortak kültürümüz, sosyal çevremiz daha yakınlaştırdı bizi birbirimize.
- Sen ne yapmayı düşünüyorsun yoldaş Kobanê'de?
- Ben inşaatta çalışırım belki. Ama biraz da çekim yapabilirsem... Bilmiyorum ki! Ya sen?
- Fark etmez. Ben zaten daha önce kamplarda çocuklarla çalışmıştım. Resim, duvar boyama, yüz boyama, el işi falan işte.
- Arkadaşlar, bir dakika beni dinleyin! Bir form hazırladım; günlük yaşama dair iletişim kurabileceğimiz birkaç temel Kürtçe kelime, bir de onların Türkçe karşılıkları... Belki Kürtçe'yi bülbül gibi konuşamazsınız ama mutlaka ihtiyaç duyacağınız şeyler, belki de o sırada etrafınızda Türkçe bilen biri yoksa, yani zor durumda kalırsanız size yardımcı olacaktır.
-Bir form dağıtacağız şimdi, inşaat, sinema, çocuk parkı, duvar boyama, sağlık, ne bileyim işte herkes orada ne işe yarayacağını, becerilerini, ne yapmak istediğini yazarsa, oradaki planlama açısından kolaylık sağlar bize...
***
Evet, her şey çok yolunda gibi... Hatta o kadar yolunda ki, kuşku verici neredeyse... Rojava Devrimi'nin üçüncü yıldönümünde, bunca insan, bunca ideal, bunca güleç yüz, bunca sivil içerik, siyasetin ve savaşın doğasındaki yıkıcılığı böylesine naif bir dayanışma yoluyla, incelikle, zerafetle, yaratıcılıkla eleştiren bu insani eylem, sertliğine ve şiddetine alıştığımız iktidarlar ve çeteler tarafından hiç mi dikkate alınmayacak acaba? Peki ne yapabilirler? Bir arkadaş mikrofonu almış bak, açıklıyor zaten:
-Arkadaşlar, elbette bize kırmızı halı sermeyecekler, mutlaka belli zorluklar yaşayacağız. Belki hepimiz geçemeyeceğiz Kobanê'ye. Belki de küçük gruplara bölerek izin vereceklerdir. Birkaç gündür yaptığımız görüşmelerden edindiğimiz izlenim, az sayıda da olsa bazılarımızın geçişine resmi yollardan izin verilecek gibi ama belki de hiçbirimize izin vermezler. Yani her türlü seçeneğin mümkün olduğunu bilmeliyiz.
"Bütün olumsuz seçenekler için hazırız" evet, ama yine de bu "seçenekler" içerisinde toplu bir katliam yok, kimsenin aklının ucuna gelmiyor böyle bir şey, rüyasında görse inanmaz kimse. Faşizmin ve iktidar hırsının kullanabileceği şiddet yöntemleri bakımından mümkün olasılıkları az çok tahmin edebilecek basiret var bu otobüste, kimsenin ayakları yerden kesik değil, başında hava yok kimsenin, her ne kadar şenlikli olsak da şenliğe gitmediğimizi bilecek yetkinlikteyiz hepimiz, ama dedim ya işte, olabilecekleri elli kere gözden geçir, alt alta, üst üste yaz, toplayıp çıkar, eleyip dök, yine de ancak ve sadece şeytanın aklına gelebilir böyle büyük bir toplu katliam. Bizim öngörümüzdeki "olumsuz seçenek" dediğin de, en fazla sınır geçişinde, güvenlik gerekçesiyle çıkartılabilecek engellemeler işte... Bu da o kadar korkutmuyor kimseyi, kimsenin moralini bozmaya yetmiyor böyle ihtimaller. Muhalif ve insani bir konuma sahip olmanın verdiği öyle güçlü bir enerji, öyle pozitif bir duygu, öylesine kudretli bir sevgi ve dayanışma ruhu var ki bu atmosferde, asker veya polis TOMA'larını salıp peşimize, köşe bucak kovalasa hepimizi ne olacak ki? Zulme karşı direnmenin sahadaki tecrübesine yeni bir tecrübe katmış oluruz en fazla. Söylediğimiz marşlar biraz daha coşku kazanır belki böylece... Ve gerçekten de Ankara Gölbaşı'nda verilen 10 dakikalık ihtiyaç molasından sonra yavaş yavaş başlıyor marşlar.
Aksaray'a kadar bir marş ön, bir marş arka taraftan... Hafiften bir rekabet de baş gösteriyor "iki taraf" arasında. Soldan üçüncü sırada oturuyoruz biz. Cümle ön taraf, ezber fakiri. Hiçbir devrim marşını baştan sona bitirdiğimize şahit olmamıştır kimse. Ne ki otobüsün arka tarafındakiler marş hazinesinin üzerine oturmuş sanki... Hem gür sesler, hem baştan sona coşkulu ve kusursuz söylenen sözler... Nihayet Aksaray ile Adana arasında bir benzinlikte benzin almak için duruyoruz. Burada hemen bir halay kuruluyor kolayından. Hani Kürtler için denir ya hep: "Nerede bir beş dakika zamanları ve koluna girecekleri birilerini bulsalar, hemen bir halay örgütlerler" diye, aynen öyle, gerilla tarzı bir halayda buluyoruz kendimizi. Ve bu halay, yorgunluğun zirvesi oluyor dayanışma kafilesi için. Bu moladan sonra da her ne kadar taraflar arası karşılıklı atışma girişimleri olsa da, kendini uykuya bırakanların sayısındaki artış izin vermiyor yeni bir marş dalgasına. Birecik'te açıyoruz gözlerimizi. Buradaki kısa bir moladan sonra da Suruç'tayız zaten. Amara Kültür Merkezi'nin önüne yanaşıyor otobüsümüz. İzmir'den yarım otobüsle gelen ilk kafileden sonra ikinci ekip biziz. Arkamızdan henüz iki otobüs ve bir minibüs gelecek. Çantalarımızı kuruma bırakıp yüzümüzü gözümüzü yıkadıktan sonra, bahçede geniş bir kahvaltı organizasyonu...
Kahvaltı sırasında ve sonrasında birkaç kısa video ve fotoğraf çekimi yapıyorum. Ortamın şenlikli havası, dayanışma için burada olmanın insanların yüzüne yansıyan coşkusunu açıkça dışa vuruyor. Kahvaltı bitmiş, henüz Suruç yolundaki arkadaşlarımızı beklerken, öbek öbek insanlar arasında sohbetler başlamıştı ki, bir arkadaşım, daha önce gönüllü olarak çalıştığı bir kampın sakinlerine kısa bir ziyarette bulunmak istediklerini söyledi; "Sen de gelmek ister misin" diye sordu. "Gelirim elbette" dedim ve yola çıktık. Kamptan dönüşümüz sırasında aracımız, ana cadde üzerindeki polis kontrollerine takılmamak ve onların tacizlerine maruz kalmamak için mahalle içerisinden getirdi bizi; az da olsa yolumuz uzamıştı. Belki iki, belki üç dakika... İşte bu 2-3 dakika, aynı zamanda bu büyük katliamdan sağ kurtulmamız demekmiş.
***
Belki farkında olmadan birçok kez hayatta kalmanın tesadüfleri lehimize işlemiştir. Bilmiyorum. Ancak ben kültür merkezinin bahçesine ulaştığımda toz, duman arasında can çekişen arkadaşlarımı, biraz önce yüzündeki gülüşü, el-kol hareketlerini gözlemlediğim arkadaşlarımın yerde cansız yatışlarını gördüm. Şok halinde birkaç saniye öylesine baktım; eğer yangın içindeki insan bedenlerinden taşan kesif et kokusu, o kavrulan atmosfer, o kan revan halin sarsıcılığı olmasa, bir tiyatro oyunu gibi, bir katliam sahnesi canlandırılıyor da birazdan kalkacaklarmış gibi geliyordu her şey insana. Oysa her şey gerçekti. O gördüğüm el-kol, o can, o beden, o gözlerin ışığı bir daha canlanmayacaktı. Birazdan gazete kağıtları, daha sonra battaniyelerin altında kalacaklar, asla şikayet etmeyecek, nefes darlığı çekmeyecek, "boğuluyorum, kaldırın şu battaniyeyi" demeyecekti hiç biri.
Suruç'ta, belki de çok basit tesadüfler hayatta "bıraktı" beni. Bir ömür, bir devir, bir yaşam, çok can bitti, bir devir kapandı, hayatta, mefhumda ve nefes alışverişindeki karşılığının ne olduğunu bilmediğim yeni bir "şey" başladı. "Katliamdan kurtulmak" mı denir şimdi buna, bilmiyorum... Nasıl olur da "kurtulur" insan? Kurtuluş da neyin nesi bu durumda? Sevinir mi, sevinmeli mi buna insan, ezilir mi, ezilmeli mi, ezilsin mi yoksa altında? Kazançlı bir hal midir hayatta kalmak şimdi, eksilmek mi yoksa? Az önce birlikte kahvaltı yaptığım birçok arkadaşım kurtulamadı ya, ben "kurtuldum", talihli mi denir şimdi buna?
***
Üçüncü "anadan olma" hikayem Suruç'ta gerçekleşti. Bu seferki hiç de hafif değildi. Bu kez yerlerden toparladığım şey hafriyat molozu değil, arkadaşlarımın parçalanmış cansız bedenleriydi. Bu yüzden içimde bir işkence vadisi, "Üçüncü Hayat"tan notlar eksik başladı, eksik bitti. Bundan sonraki her şeyin hep biraz eksik olacağı gibi...