Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA), kamuoyunda ve akademik çevrelerdeki tartışmaları beslemek ve farkındalık yaratmak amacıyla yürüttüğü çalışmalarını sürdürüyor.
Enstitü daha önce, “Eğitimde Anadili ve Çiftdillilik ile İlgili Farkındalığı Artırma” başlıklı yeni bir projeye başlatmıştı. Bu proje kapsamında Önce Anadili başlıklı Kürtçe-Türkçe çiftdilli bir broşür serisi yayımlandı. Ayrıca toplumsal cinsiyet ve anadili ilişkisi bağlamında yeni bir bakış açısı sunan Toplumsal Cinsiyet, Eğitim ve Anadili ile yapmış olduğu çalıştay dizisinin somut bir ürünü ve Türkiye’de Kürt öğrencilerin farklı ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir öneri olarak Anadili Temelli Çokdilli ve Çokdiyalektli Dinamik Eğitim: Kürt Öğrencilerin Eğitiminde Kullanılabilecek Modeller başlıklı iki analiz raporu da projenin önemli birer parçasını oluşturuyor.
6 Ekim 2012 tarihinde Diyarbakır’da, yukarıda saydığımız yayınları kamuoyu ile paylaşacağı toplantıdan sonra hazırlanan „Önce Anadili (Berî her tiştî zimanê dayikê)“ projesi kapsamında „Eğitimde anadillilik ve çok dillilik“ konulu oturumlar gerçekleştirildi.
***
Yine DİSA yayınları arasında çıkan, Vahap Coşkun. M. Şerif Derince ve Nesrin Uçarlar’ın hazırladığı ve Türkiye’de Eğitimde Anadilinin Kullanılmaması Sorunu ve Kürt Öğrencilerin Deneyimleri alt başlığını taşıyan Dil Yarası adlı kitap son derece özenli bir çalışma. Türkiye’deki dil politikalarından öğrencilerin eğitim deneyimlerine, ülke örneklerinden bulguların değerlendirilmesine varan konu başlıklarını içeren kitabın önsözünde, eğitimde anadilinin kullanılmasının bir insan hakkı olduğu vurgulanarak şöyle deniyor: “Çağdaş hukukun çerçevesini çizen birçok metin, insanların kendi dillerinde eğitim yapmalarını bir hak olarak belirler ve bunu devletler bütün vatandaşlarına eşit hizmet etme yükümlülüğünün de bir gereği olarak sayar. Dolayısıyla devletlere düşen, bu hakkın gereğini yerine getirmeye çalışmalarıdır. Türkiye’de ise devlet, cumhuriyet tarihi boyunca Kürtçeyi dilsel ve ulusal bütünlüğe bir tehdit olarak görmüş ve inkar etmiştir. Kürtçenin halen bir tehdit olarak algılanması ise, ulus-devlet modelinin tartışıldığı günümüzde anakronik bir durumdur. Artık yapılması gereken, Türkiye’nin geçmişteki politikasından vazgeçmesi ve Kürtçenin eğitimde kullanılması için gerekli şartları hazırlamasıdır” uyarısında bulunuyor.
***
Ne yazık ki söz konusu kronik politikalar bir anlamda devam ediyor. Bir halkın kimliğini, dilini, kültürünü yok sayma ve yok etme, türlü politika ve baskılara rağmen mümkün olmadı. Olmadı ama bu konudaki politikalar daha ince, daha derinleştirilmiş yöntemlerle sürdürülmek, içi boşaltılarak işlevsiz kılınmak isteniyor. Yani kültürel kırım devam ettirilmeye çalışılıyor.
Her insanın kendi kültürüyle var olması onu tüm alanları kapsayacak biçimde ilerletmesi ve anadilinde eğitim görmesi kadar doğal ve masumane bir hak düşünülemez. Bir toplumun herhangi bir nedenle bu haktan mahrum edilmesi, yok sayılması ve bu dil ve bu dile ait değerlerin inkar ve imha edilmesine dilbilimcilerin tabiriyle Linguicide (dilkırım) denir. Bu da kültürel soykırımın bir parçası olarak görülür.
Bir dilin konuşuluyor olmasını yeterli saymak büyük bir ayıptır. Tartışılan konu da bu değildir. Bir dilin konuşuluyor olup olmaması değil, eğitim dili durumuna getirilmek istenmemesidir. Tüm toplumların başta gelen temel haklarından biri kendi dilleriyle düşünmek, kendi dilleriyle eğitim görebilmek, kendini o dille ifade edebilmek ve yazmaktır. Hiçbir heves, hiçbir siyaset ve alışkanlık, bir toplumun dilini ikinci dereceye düşürme hakkını kendinde bulamaz ve bu yetkisini hiç kimseye vermez, vermemelidir.
Önce Anadili