“Önderlik çözümdür, önderlik çaredir,
önderlik gerçekleştirendir,
önderlik kesintisiz başarıya yürüyendir.
Bunun hırsıdır, kararıdır, bilincidir, planıdır,
Hızıdır ve bir de bunun ispatlanmış ifadesidir.”
(Abdullah Öcalan - Ağustos 1998)



Kişilik, insanların birbirinden farkını ortaya koyan bir özelliktir. Her kişiliğin bakış açısı, dışındakilerle kurduğu ilişki düzeyi, tepkileri, ruhsal ve düşünsel özellikleri farklıdır. Kişiliksiz denirken, kendine özgü davranışı, ahlaki değerleri olmayan, bunu kollektif paylaşımla güçlendir(e)meyen, kuyrukçu, ruh ve düşünsel dengesizliği olan bir özelliğe vurgu yapılmış olur. Liderlik ise, başkalarını yönlendirme, etkileme, yol gösterme, çözüm sunma ve bunun etrafında iknaya dayalı örgütleyerek bir amaca doğru aynı duygu ve taleple birlikte yürütme yeteneklerini kapsar. Bu anlamda bir önder / lider, insanlarla olan ilişkisinde aktif, öngörülü, yönlendirici, iknacı, güven verici, toparlayıcı ve bilgi derinliğine sahiptir. Bu anlamda da meşrudur. Çünkü kendini halkın hizmetine sunmuş bir özgürlük işçisidir.
Önderler, önderlik yaptığı toplumla ne kadar bütünleşirse, karşıtları da o kadar azgınlaşır. Çünkü azgınlaşan güçlerin ideolojisine, ahlakına, bunun yaratmış olduğu kişilik özelliklerine yani bir bütün olarak sistemine karşı bir alternatifin somutlaşmış ifadesi ve tehlikesidir. Bu nedenle, sistemin devamı ve güvenliği için halkından kopartılarak, yıpratılarak, yalnızlaştırılarak teslim alınması ya da bu olmuyorsa, her yol ve yöntemle etkisizleştirilmesi zorunludur. Bunun başarısı, önderliğin önderlik yaptığı toplumu, halkı veya ulusu ne kadar örgütleyebildiği ve aydınlatabildiği ile orantılıdır.
Halk ne kadar kendi doğal (komünal) değerleriyle yani kendi özüyle (günümüz özellikleri dikkate alınarak) bütünleştirilmiş, ruh, inanç ve örgütlülük temelinde ayağa ne kadar kaldırılabilmiş ve haklarının/özgürlüğünün bilincine ulaştırılabilmişse, önderlik de kendini o halkta o kadar gerçekleştirmiş olur. Zaten yenilmezliği de buradan gelir.

Bu bağ ve bağlılık, halkla önderliğin en güçlü bağı olması kadar, en hassas noktasıdır da. Çünkü kendisini hedef alacak olanların vuracağı can alıcı ilk hedef noktasıdır. Onlar açısından halkla önderleri arasındaki zayıf halka burasıdır. Halkla önderlik açısından da en güçlü tutulması gereken halkadır. Yani stratejik bir halkadır ve taktik manevralara kurban edilemeyecek kadar da hayatidir. Karşıtları bu stratejik hedefi güçsüz düşürmek, yıpratmak ve halkından kopartmak için psikolojik saldırıları sürekli başvurulan bir silah olarak kullanırlar. Eğer lider pişman edilememiş veya ihanete düşürülememişse, onu küçük düşürmek, dış mihrakların piyonu, uçkur düşkünü, uyuşturucu ticareti yapan, kendisi rahat ve bolluk içinde yaşarken gençleri kandırıp savaştıran vb gibi bir kişi olarak topluma tanıtılır. Hakkında yalan ve çarpıtılmış haberler yayılır, kafalar karıştırılır.


Karşıtların amacı halkı liderinden kopartma

Basın-yayın yoluyla, müzik, futbol, din ve her yol kullanılarak bu yalanlar toplumun bilinç altına empoze edilir. Pratik olarak ise, halka zarar veren eylemler yaparak o lidere ve örgütüne mal edilerek ona karşıt bir taban oluşturulur. Karşıt örgütler kurarak veya varolanları ona karşıt pozisyona sokarak, çatıştırarak, yanlış tartışmaların içine çekerek, taleplerini kendilerine göre çarpıtarak toplumun aleyhine kendi bahşettikleri haklarmış gibi göstererek ve muğlak taleplerle gelişiminin önünü keserek-yavaşlatarak gücü tüketilmeye ve enerjisi farklı kanallarda boğulmaya çalışılır. Fiziki saldırıları; öldürme, komplo, işkence, kaybetme, tutuklama ve ağır cezalarla yıldırma, kadro ve çalışan yapısına darbeler vurmayı da bunlara eklediğimizde, halkı liderinden kopartma ve örgütü bölme, etkisizleştirme amaçlı yönelimlerinin çok yönlü boyutlarını da görmüş oluruz.
Eğer önderlik ve örgüt bütünselliği bu yönelimlere karşı direnmeyi başarabilmişse, bu kez de egemenler yöntem değişikliğine giderek, dün inkar ettiklerini sanki özünde kabul ediyormuş görüntüsü altında, sistemine zarar vermeyecek kadarıyla aldatıcı açılımlar yapma yöntemine başvurur. Amaç aynı ama yöntem değişiktir. Buradaki saldırgan, inkarcı ve imhacı yüz, bir maskeyle gizlenmiş olarak varlığını korur. Yani çıplak zorun yanında daha yumuşak ama inkarı gizleyen yöntemlerle sistem varlığını devam ettirir. Aslında iyi olarak sundukları en tehlikeli ve sinsi olan kötüdür. Çünkü zalimden mazluma dost ol(a)maz.
İşte bu oyunu görebilen ve meşru savunmasını örgütleyen, ideolojik, felsefik, kültürel, toplumsal, psikolojik ve toplumsal olarak halkını hep geliştiren ve bunun örgütler topluluğunu yaratan ve de dostlarını mücadelede birlik için biraraya getirmeye çalışan bir önderlik onlar açısından tehlikelidir. Bu nedenle sistem kendi aldatıcı politikalarına evet diyebilecek ve halkı sahte önder, dönek, hain, işbirlikçi vb. tiplemelerinin peşine takacak ve kendi politikalarını demokratikleşme olarak gösterip alkışlayacak kişiliklere ihtiyaç duyar. Zaten bu ortamı karanlık köşelerinde sabırsızlıkla bekleyen unsurlar da her zaman mevcuttur. Fakat halklaşmış bir önderlik ve örgüt varsa, orada bu unsurlarda başarı sağlayamaz. Türkiye ve Kürdistan’da ki örgütler mezarlığı bunun kanıtlarıyla doludur. Ki tarih, o mezarlığın adını teslimiyet olarak not düşmüştür.
Bu bağlamda tarihe baktığımızda, Bruno’yu, Spartaküs’ü, Babek’i, Hallacı Mansur’u, Pir Sultan’ı, Seyid Rıza, Kıvılcımlı, Mahir, Deniz ve İboları, Hayri, Mazlum ve diğer zindan direnişçilerini, Beritanları, Orhan Yılmazkaya’ları, Mustafa Malçok gibi yiğitleri ve daha nice özgürlükçü mirasları görürüz. Onlar sırtlarında çarmıhları, ateşe durmuş bedenleri ve boyunlarında urganlarıyla başı dik yaşayarak gidenlerdi. Bir de onlar gibi olamayanların tanığıdır tarih. Bu gerçekler bizleri önderlikleri nasıl ele almalıyız sorusuna götürüyor.

Önderleri değerlendirmede bir yaklaşım tarzı

Önderleri, kendi tarihiyle birlikte kime, ne için, nasıl ve hangi amaçla önderlik yaptıklarıyla değerlendirmek daha doğru sonuçlara ulaştırır. Örneğin bir Napolyon’da önderdir. Ama parayı esas almış ve egemen sınıfın iktidarını halkın aleyhine kullanmıştır. Dolayısıyla bir halk önderi olarak tanımlanamaz. M. Kemal’de aynı şekilde bir halk önderi olarak değerlendirilemez. Onu “küçük burjuvazinin en sol radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti emperyalist tavır” almış bir kişi olarak değerlendirmekte kendi pratiğine ve sınıfsal gerçekliğine uymamaktadır. “Kurtuluş savaşı” olarak adlandırılan savaştan önce ve sonrasında olduğu kadar, bir devlet biçimi olan Cumhuriyetin ilanından sonraki uygulamaları, tutarsızlıkları ve halkın söz-yetki ve karar süreçlerinin dışında tutulmasına, Şark Islahat Planı’na, Takrir-i Sükun Kanununa ve meclisi bunu gizlemenin bir maskesi olarak kullanmasına baktığımızda da bunu rahatlıkla görebilmekteyiz. Gerçek önder her şeyden önce halkına karşı tutarlı olan ve mazlumların komünal değerlerini esas alandır.
Önder kişiyi kişi olmaktan çıkartan ve önderlik kurumu düzeyine ulaştıran kıstas, onun halka yaklaşımındaki özgürlük anlayışıdır. Gerçek önderlik, halka bir kul değil, kendi kendini temsil eden bir özgür kişilik ve buna dayalı kurumlaşması olan bir özne olarak bakması ve kendisini de onun içinden biri olarak, ideolojik-politik ve örgütsel hizmetlisi olarak görmeyi içerir. Bu anlayışın oturduğu bir örgütte önder yok edilse bile, önderlik bir kurum olarak varlığını sürdürür. Uygulama olarak komün ve meclisler, demokratik toplumun kongre örgütlenmesi ve Başkanlık Konseyi buna bir örnek olarak gösterilebilir. Çünkü buradaki öndere bağlılık sadece kişiye değil, o kişi de somutlaşmış olan ideolojik kişiliğe, ahlaki duruşa ve sunduğu alternatife bağlılıktır. Önder kişi artık burada bu özün örnekleşmiş ve pratikleşmiş bir sembolüdür.

Önder sadece kendisiyle sınırlı bir olgu değildir


Bunun halkta ve bireylerdeki karşılığı ise şudur: Önderlik kişiliği kimde ne kadar gerçekleşmişse, o kişi, o kadar önderlik kişiliğine ulaşmış demektir. Bunun pratik ifadesi nefs savaşımı olarak adlandırılan ve kişinin kendi zaaf ve yetmezliklerine karşı iç mücadelesidir. İnsanı iç huzura ulaştıran yolun adıdır bu. Kişinin bu büyük savaşımı kazanabilmesinin önündeki engel ise, egemen güçlerin Bio-iktidarıdır. Buna göre egemen güçler, insanların sadece emeğini değil ruhunu da teslim alarak kendi hizmetine koşturulan robotlara dönüştürmeyi hedefler. Emeği, düşünce ve davranışları da kendi istemlerine göre uşaklaştırırlar.
Bugün dünya egemen sınıfları, stratejik olarak buna hizmet edecek cipsler yaptırmış ve gönüllü ailelerde para karşılığı bunu denemeye başlamışlardır. Onların istemi dışında hareket edenin cipsine uzaktan kumandayla elektrik vererek ve tüm banka, işyeri vb bilgilerini de kapatarak etkisiz hale getirebilmektedirler. Yani hem düşünce de ve hem de pratikte onların köleleri olacak bir toplum yaratmak en büyük idealleridir ve bu planı adım adım uygulamaktadırlar. İşte bunun gerçekleşmemesine karşı da bugünden yarının hazırlığını öngören bir kişilik sahibi olmak hayati önemdedir. Bu nedenle egemenler önderleri doğrudan hedef almaya, onları halkından kopartarak tasfiye etmeye ve o halkı kendi hizmetine koşmaya büyük önem vermektedirler. Bu durumdan da anlaşılmaktadır ki, önderin halkından kopartılması, aslında halkın kendi özünden tasfiye edilmesidir.

Doğal olarakta bir halkın kendi önderine sahip çıkması, esasında kendine sahip çıkması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda da “yaşasın önderlik” demek aslında “yaşasın biz” yani yaşasın bizim örgütlü gücümüz, yaşasın ideolojik ve felsefik duruşumuz anlamına gelmektedir. Zaten bu nedenle, bir önderi halkından ayrı ele alarak, “seni tanımıyoruz” demek, o halka “seni tanımıyoruz” demektir. Oysa önder sadece kendisiyle sınırlı bir olgu değildir. Kimse “ben önderim” demekle halka kendini önder olarak kabul ettiremez. Halk onu önder olarak kabul ederse önder olur. Bunun olabilmesi içinde halkın ona değer vermesi, güvenmesi, inanması ve kendi parçası sayması ve kendi kaderinin onun sunduğu düşünceyle değişebileceğini kabul etmesi gerekir. Bunun ölçüsü de emektir / bedeldir. Halkın önder dediğine sırtını dönmesinin tek kıstası ise ihanet ve teslimiyettir. Bunun dışında hiç bir yol ve yöntem o lideri halkından ve o halkı da liderinden kopartamaz. Aksine her yönelim daha da sıkı bağlanmayı beraberinde getirir.


Egemenlerin amacı aynı ama yöntemleri farklı

Egemenler bu güçlü bağı kopartamadıklarını anladıklarında zayıflatma yolunu seçerler. Yani sürece yayarlar. Bunun için fiziki olarak tasfiyenin koşullarının olgunlaşmasını beklerler. Bu süreç onu fiziki olarak zayıflatmak kadar, politik, moral, düşünsel, inançsal, ideolojik, örgütsel ve psikolojik olarakta bitirimeyi hedefleyerek, kendine olan güvenini zayıflatır ve teslim olmaya zorlar. Bunu başardıklarında halkında kendi kendini bitireceğine, önderine olan inancının ve güvencinin sarsılacağına, moralsiz, başarma azmi kalmamış, güçsüzlük psikolojisine kapılmış, bunalmış ve dağılmaya hazır bir kalabalık yığını ortaya çıkarabileceklerine ve kendi hizmetine koşturabileceklerine inanırlar. Eğer bu başarılıbilirse köle bir halk kazanılmış ve zalimlerin mazlumlara karşı zaferi ilan edilmiş olacaktır. Onların hergün gördükleri rüya budur. Her uyandıklarında rüyalarının gerçekleşmemiş olduğunu görerek daha da saldırganlaşmalarının ve yeni yeni oyunlar tezgahlamalarının sebebi bu zavallılıktır.
Demek oluyor ki, halkı tarafından önder olarak kabul edilmeyi hak etmemiş bir “lider”in yok edilmesi egemenler için büyük bir problem oluşturmazken, anlayışta, ruhta ve bilinçte halklaşmış bir önderin fiziki olarak imha edilmesi, o önderin ölüsünün dirisinden daha tehlikeli sonuçları olabilmaktedir. İşte bu nedenle egemenler, halklaşmış liderlerin fiziki imhasını sürece yayarak yıpratmayı, kuşku yaratmayı, halkından kopartmayı ve teslimiyete zorlamayı esas alırlar. Yani amaç aynı ama yöntem farklıdır. Bu nokta da önderin yaşamı halkın örgütlülük ve sahiplenme düzeyine göre belirlenir.

Önderlik ve fırsatları doğru değerlendirilmesi


Yani genel olarak örgütlülük düzeyi ne kadar yaygınlık ve derinlik kazanırsa, öndere uzanan el de o kadar korkaklaşır ve bu gücü hesaba katmak zorunda kalır. Bu kaos aralığından kimin başarıyla çıkacağını belirleyecek olan ise, koşulların ilşki ve çelişkilerini, fırsatlarını doğru değerlendiren, ona uygun konumlanan ve an’ı doğru karşılayan ve yararlanarak zafere dönüştürenler olacaktır. Başarı, belirleyici olan bu iç mücadelenin ve etkileyici olan dış müdahalenin sonucu olarak taraflardan birinin hanesine yazılacaktır. Bu kaos aralığının hengamesinde boğuşanlar, mazlumlarla zalimlerdir. Zalimlerin özlemi, Golgota tepesinde mazlumları çarmıha germek iken, mazlumun özlemi ise, bütün tepelerde özgürlüğün ve adaletin bayrağını dalgalandırmaktır.
Gerçek halk önderlerinin yola çıkış gerekçelerinde kendi koltuk sevdaları değil, özelde halkının genelde de insanlığın sorunlarına çözüm bulmak ve bunu bizzat halkın kendisine yaptırabileceği örgütlülük düzeyine çıkartmaktır. Onları insanlığın soylu birer temsilcisi yapan da budur zaten. Nemrut ve Firavunların ardıllarında bunun böyle olmadığı, halen onların saltanatlarının yıkıntılarından günümüze dek gelen mazlumların yükselen çığlıkları kanıtlamaktadır. Oysa anlam gücünün hakikatine ulaşan önderlerin düşüncelerinin binlerce yıl sonraya da taşınabildiğini görebilmekteyiz. Bu nedenle önderleri yaşatan, onların büyük düşünce gücünün ve demokratik komünal değerlerinin bir ışık olarak günümüze kadar ulaşmış olmasıdır. DEVAM EDECEK


HÜSNÜ ÇAVUŞ