Zebaniler kudurmuş, eli kalaslı, coplu, zincirli, palaskalı, balta ve kazma saplarıyla tutukluların arasına dalmışlardı. Her asker önüne çıkan savunmasız ve çıplak tutukluyu en kısa bir sürede, hızlı darbelerle yere yıkmaya çalışıyordu. Beş, on dakikalık kısa bir zamanda cezaevinin ana maltası kan gölcükleriyle dolmuştu. Tutuklular sanki kırmızı renge boyanmıştı. Çığlıklar, küfürler ve köpeklerin hırlamaları birbirine karışmıştı. Her yan feryad-ı figandı.
Ağır darbeler alıp yere yığılan tutuklular sürüklenerek duvar dibine çekiliyordu. Zorla ayağa kaldırılarak, duvara dayandırılıyor ve ayakta dik durması sağlanıyordu.
Oldukça sert bir “dikkat” komutu çekilince bütün askerler hazırola geçmişlerdi. Tutuklular ise ayakta zor duruyordu. Hatta bir kaçı kanlar içinde duvarın dibinde oturuyordu.
Ağır adımlarla merdivenlerden inen cezaevi iç güvenlik amiri E. Oktay Yıldıran elleri arkasında, yerlerdeki kanı ezerek gelip tutukluların karşısında durmuştu. Bu adam öyle bir öfke ve tiksintiyle tutuklulara bakıyordu ki, bakışları insanı delip geçiyordu. Kimseden ses çıkmıyordu. Ve iç güvenlik amiri aniden gürlüyor: “Burada emirleri yalnızca ben veririm, iznim olmadan bir sinek dahi bu cezaevinde uçamaz. Hepinizden ben sorumluyum. Ölmenize de yaşamanıza da kararı ben veririm. Bugünden sonra ananız, babanız, dostunuz, kardeşiniz ve hatta tanrınız da benim. Nefes alıp verirken bile bana soracaksınız. Sizi bana teslim ettiler. Yani benim malımsınız.” Öyle bir eda, öyle bir çalımdı ki, tanrıya memo diyor. Bu dünyayı yaratan da, hükmeden de benim diyordu.
Tutukluları küçümseyen bir bakışla baştan aşağıya süzüyor, boğazını büyük bir gürültüyle temizleyerek yere tükürürken, elindeki anahtarlıkla pantolonuna vura vura geldiği yöne doğru yürüyordu. Amed cezaevinin zindancı başıydı. 7. Kolordu Komutanı, özel harp dairesinin kurucusu ve başkanı olan Kemal Yamak’a bağlı olarak çalışıyordu.
E. Oktay Yıldıran, Kıbrıs işgali döneminde esir düşen Rum askerlerinin toplatıldığı kampın komutanıydı. Oldukça tecrübeliydi! Diyarbakır Cezaevi’nde 7. Kolordu Komutanı K. Yamak’ın özel istemi üzerine getirilmişti. Bu adam kimilerine göre deli, kimilerine göre de caniydi. Aslında bu tür yakıştırmalara hiç gerek yoktu. O yalnızca orduda özel olarak yetiştirilen bir subaydı. Diyarbakır Zindanı’nın iç emniyet amiri ama, düzenin ve sistemin keskin kılıcıydı. İktidara el koyan faşist generaller çetesinin de en güvendiği adamlardan biriydi. Üstlendiği görevi mükemmel kavramış bir ordu malıydı.
Tutukluları kurallara uydurmak için, öncelikli olarak ideolojik moral düzeylerini ve benliklerini yok etmeye çalışıyordu. Her taktiksel çıkışı buna yönelikti.

Nefes almak bile işkence

E. Oktay’ın emriyle kurallara uymayan devrimci tutsaklar hücrelere kapatılmıştı. Tecrit, cezaevinin en son blokundan bir öncekiydi. Dört katlı bir bölümdü ve her katta on hücre vardı. Hücreler tek kişilikti. Uzunluğu iki, genişliği bir metreydi. Betondan yapılan bir kerevet, tuvalet ve musluklu bir lavabodan ibaretti. Ama hiç bir zaman 3. ve 4. katlara su çıkmazdı. Direnen tutuklular sayısı kabarık olduğundan bu tek kişilik hücrelere kimi zaman 30, kimi zaman da 40 kişi balık istifi gibi dolduruluyordu. Tutukluların birlikte oturması imkansız olduğundan 15 dakikalık zamanlarla sırayla oturuyorlardı.
Bu hücrelerin olduğu bölümlerden birine 35. koğuş, diğerine 36. koğuş adı verilmişti. Bu adlar hücrelerde yapılan vahşeti gizlemek amacıyla yapılmıştı. Hücrelerin önü demir parmaklıklarla örülüydü. Pencereler 10 metre uzaktaki 15 metre yüksekliğe ulaşan en uç noktasındaydı. Kirli ve kapalıydı.
Kan revan içinde kalan tutukluların yaraları iltihap tutmuştu. Bu yaralardan yayılan ağır koku, yerlerdeki pislikler, toplanmayan çöpler ve 40 tuvaletten yayılan kötü kokular nefes alıp vermeyi insan vücudunun en korkunç işi haline getirmişti.
Hücrelerdeki tutuklular, her gün sırayla dışarıya çıkarılarak onlarca asker tarafından aç kurtlar gibi tepeden tırnağa vücutları mosmor oluncaya kadar dövülüyorlardı. Dayaktan halsiz, takatten düşmüş, bayılmış tutukluyu sürükleyerek hücresine atıyorlardı.
Her gün farklı yöntemleri tutuklular üzerinde deniyorlardı. Bu konuda nazilerin toplama kamplarında soygun ve Polokondor zindanlarında, şeytan adalarında yapılan insanlık dışı uygulamaları kat be kat aştığı kesindi. Faşist cunta tasarladığı planlarla amacına ulaşmak için akıl almaz işkence ve uygulamalarla değişik illerden getirilerek Diyarbakır Cezaevi’nde merkezileştirilen binlerce tutuklu şahsında Özgürlük Hareketinin direniş kişiliğini mahkum etmeyi amaçlıyordu. Diyarbakır Cezaevi özel olarak bunun için hazırlanmıştı. Tek amaç köle ruhlu, korkak, hain insanlar yetiştirmekti.
Diyarbakır Cezaevinde uygulanan vahşetin asıl nedenlerden biri, sadece içerideki tutsakları ezmek değil, aynı zamanda dışarıdaki geniş halk kitlelerini sindirme, baskı altına alma amaçlıydı da. Baskının, işkencenin, ölümün ve zorbalığın hüküm sürdüğü bir cezaevine kimse düşmek istemezdi. Bunun için de yurtsever, devrimci çevrelerden uzak durmak gerekirdi. İlk etapta T.C’nin hesabına işler iyi gitmişti. Olaylar ve tutukluların kendi sonu bakımından burada hiç bir etkileri olamazdı. Faşist cuntanın tutuklulara biçtiği rol belirlenen askeri kurallara uymak ve disiplin içinde hareket etmekti. Asla Kürt sözcüğünü ağzına almamak, büyük bir gururla Türkoğlu Türk olduğunu haykırmak, özellikle mahkemede bunu yapmak son derece önemliydi. İstedikleri yalnızca bu kadardı. Öyle serbest kalacağını düşünmek, tahliye umutlarını beslemek yoktu. Ve bunu hayal etmek dahi tutuklulara yasaklanmıştı.

Amaç tüm toplumu sindirmek

12 eylül döneminde on binlerce insan tutuklandı, ağır işkencelere ve hakaretlere maruz kaldı ama bütün bunlar birilerini çözmek, örgütsel bilgiler ele geçirmek amaçlı değildi. Amaç, polise alınan onbinlerce insanın ilk etapta iradelerini kırıp cezaevine göndermekti. Artık cezaevinde akla gelebilecek her türlü yöntemi deneyerek, iradesi kırılan tutukluları ilkin teslim alma, sonra itiraf ve pişmanlığa zorlama, en sonunda da ihanet etmesini sağlamaktı. Yani halkın kurtuluşu ve özgürlüğü için yola çıkanlar ve halk için bir umut olanlar veya umut olarak görülenler bu kez de halkın karşısına umutsuzluğun kaynağı olarak çıkarılıyordu. Bunu gören halk korkuyordu, ürküyordu ve siniyordu.
E. Oktay Yıldıran, Diyarbakır Cezaevi’nin mutlak hakimi, efendisi ve tanrısıydı. Bu cezaevinin her şeyiydi. 21 Mart, 18 Mayıs direnişleri o çelik zırhları delip, tetikçi planlarını parçalayıp siyasal amacına ulaştığında Esat Oktay birden bire uçurumun başına gelmiş gibi duraklamıştı.
Asıl savaş şimdi başlıyordu. Her iki taraf son hamlesini yapmaya hazırlanıyordu. Taktiklerin konuştuğu bir ortamdı. Tarafların hata yapma lüksü yoktu. Yapılacak tek bir hata siyasal ölüm demekti.
E. Oktay öyle bir terör estirmeye başladı ki insanoğlu daha böyle bir vahşetle yüzleşmemişti. Açıkça tutukluları ezip geçiyordu. Her koğuşun merdiven altları işkencehaneye dönüştürülmüştü. Gece baskınları, çırılçıplak soyulan tutukluları saatlerce kar içinde tutmalar, jop sokmalar, tecavüzler günlük sıradan bir olay halini almıştı.

Ve 14 Temmuz direnişi...

Bu vahşeti durdurmak ve cuntanın genel planını bozmak amacıyla Özgürlük Hareketi’nin önder kadroları ve bazı militanlar 14 Temmuz direnişini yükselttiler. Kemal, Hayri, Akif ve Ali yoldaşların öncülüğünde geliştirilen bu son devrimci saldırıya 35 arkadaş katılmıştı. Tek amaç cuntanın faşist planlarını bir bütün olarak işlevsiz kılmaktı.
Bilgenin havarileri her zaman olduğu gibi yine kontrollü, içtenlikli, ağır başlı, sonsuz özverili, katıksız dürüstlükte, devrimci onuru, namusu ve şerefi asla çiğnetmeyeceklerini haykırarak harekete geçmişlerdi.
14 Temmuz direnişçilerinin tek bir kuralı vardı. Vicdanını satmayan, satmamış her tutukluya karşı sonsuz bir saygı ve dayanışma. Onlar artık Kürdistan tarihinin en anlamlı işini yapıyorlardı. O gösterdikleri korkunç sabır, inanılmaz irade, yarattıkları örgütlülük ve hedefteki kararlılık yoldaşlarına ve Türkiye halklarına olan bağlılıkları cuntacı generalleri dahi dehşete düşürmüştü.
14 Temmuz direnişçilerinin iç disiplini ve düzenleri yaşamda karşılaşılacak en mükemmel örgütlenmeyi ifade ediyordu. 7. Kolordu’nun kurmay subayları bile, bu düzene karşı hayranlıklarını belirtmekten geri durmamışlardı. Özellikle Hayri ve Kemal arkadaşların varlığı diğer tutuklu direnişçiler için bir güven kaynağıydı. Her konuda kendilerini soran, anlayan, sahip çıkan ve sorunlarına cevap olan Hayri ve Kemal gibi öncü önder yoldaşların olması hepsini rahatlatıyordu.
14 Temmuz devrimci saldırının asıl amacı Diyarbakır Cezaevi’nde yok edilmeye çalışılan Özgürlük Hareketi tutsaklarının ruhunu harekete geçirerek halkın ruhunu kazanmaktı. Parolalarında “Her zaman son sözü direnenler söyler.” Sonuçta: Cuntanın karanlık, ihanet, itiraf ve ajanlaştırma saldırılarına; sinsice yok etme, bitirme ve tüketme eylemleri oldukça bilinçli, örgütlü, disiplinli ve sabırlı bir hamleyle boşa çıkarıldı.
İşte çıplak bedenlerde dile gelen iradenin zaferi... Bir insan için en değerli olan şeyi yani canlarını ortaya koyarak T.C’nin Diyarbakır Cezaevi’ne biçtiği rolü tersine çevirdiler.

‘Hayriler, Kemaller ölmez!’

Artık Diyarbakır Cezaevi’nin adı Amed Cezaevi olmuştu. Yeni tutuklanan ve buraya getirilen her ilerici, devrimci ve yurtsever insanlar direniş havasını solumaya başlamıştı. Artık herkes, her an, her şeye hazır olma durumunda kendini hissetmişti, hissediyordu. Artık dünya devrimlerin tarihinin en kutsal ve en anlamlı savaşının merkezinde olduklarını gördüler ve anladılar.
Ve bir sabah uyandıklarında, duydukları tek bir çığlık beş bin tutukluyu ayağa kaldırmıştı. İnanılması ve açıklanması zor ama, tek bir ağızdan “Hayriler, Kemaller ölmez” sloganları Amed semalarına yükselmişti. Bu öyle bir patlamaydı ki, kasırga etkisi yapmıştı.
Önce cezaevinin yakınındaki mahalleleri, giderek Amed’in tümünü kökünden sarsmıştı. Onbinlerce insan cuntanın yarattığı korku duvarlarını yıkarak cezaevinin etrafında kenetlenmişti.
Tarih ve yaşam bize göstermiştir ki, Amed cezaevinde yaşananlar çağdaş Kürdistan tarihinin en büyük savaşlarından biridir. Amed cezaevinde Özgürlük Hareketi ölümü bir köle gibi değil, ona meydan okuyan bir rakip gibi karşılayacak, ölüm de özgür yaşamı diriltmişlerdi.

Amed Zindanı artık bir kaleydi

Artık Amed Cezaevi bir direniş kalesi ve abidesiydi. Artık isyan liderlerinin yargılanıp asıldığı, ya da on binlerce insanın iradesi kırılıp teslim alınarak, toplumu zehirlemek için salıverildiği bir merkez değildi ve misyon tersine çevrilmişti. Artık orası bir devrim okulu, bir direniş merkeziydi. Bu kaleye adım atan her yeni tutuklunun bütün açık ve gizli eğilimleri en kısa sürede kendini dışa vururdu. Bu kalede 14 Temmuz savaşçılarının haykırdığı, “Her şey insan için”, “Her şey özgürlük için” şiarları tutuklulara öğretilen tek amaçtır. Yazılı hale getirilmemiş tek ilkeydi.
14 Temmuz harekatının tarihsel büyüklüğü, anlam ve önemi bu direnişi yaratanların duruşunda, yaklaşımında, tarzında, temposunda ve yaşam felsefesinde yatmaktaydı. 14 Temmuzu yaratanlar, kişilerin konumlarına bakmadan her ilerici, devrimci yurtseveri ve halktan direnen her bireyi ayrımsız sahiplenip, saygı duyarak kucaklıyorlardı. Halka, yoldaşlara ve Önderliğe bağlılıkta kusursuzdular. Çünkü onlar bağlılığın lafla değil pratikte gösterilecek çaba ve eylemlerle ancak ete-kemiğe bürüneceğini ve o zaman bir değer kazanacağını iyi biliyorlardı. Eylemleriyle en zor koşullardaki pratik çabalarıyla ve zamanı geldiğinde hayatlarını ortaya koyarak bağlılığın ne demek olduğunu bize gösterdiler ve öğrettiler.
14 Temmuz direnişçileri insanı anlama, kazanma, eğitme ve en zor anlarda sahiplenerek bağrına basmak, yaşamlarının en vazgeçilmez kutsal işiydi. En büyüğünden en küçüğüne, en sıradan insanından en militan bireye kadar herkesle ayrımsız ilişkilenmek, saygı ve sevgilerini kazanmak için her konuda doğru olmak ve doğruyu söylemek gerektiğini içselleştirmişlerdi. Eylemleri gibi kendileri de doğru, gerçek ve hilesiz devrimcilerdi. İnsanların tertemiz gözlerinin içine bakarak yalnızca gerçeği anlatıyorlardı ve haykırıyorlardı.
14 Temmuz bir devrim

14 Temmuz başka günlere benzemez. Tarihte böyle bir günü bir daha yaşamak mümkün değildir. Varolma ya da yokolmanın bıçak sırtında olduğu bir anda bir halkın ve onun öncüsü partinin, geleceğinin söz konusu olduğu bir dönemde hiç tereddüt etmeden, ikirciliğe kapılmadan bedenlerini bir kalkan gibi kullanarak, ölümde geleceği, yaşamı ve zaferi yaratacağına inandılar. İnançları uğruna bedenlerini savaş sahasına sürdüler. Aşılması ve geçilmesi zor bir bend oluşturarak Amed cezaevinin burçlarına zafer ve özgürlük bayrağını diktiler.
14 Temmuz hamlesi tutsaklar açısından tam bir devrimdi. İnsanları siyasal, sosyal, kültürel, düşünsel ve ahlaksal olarak bir zihniyet değişimine uğratmıştı. Tarzda, üslupta, yaklaşımda, oturuş ve kalkışlarda, ilişkilerde her yönüyle bir yenilenmeyi yaratmıştı. Herkes daha duyarlı, daha sorumlu ve atak olmuştu.
14 Temmuz direnişçileri vahşetin korkunç boyutlarda fırtınalar estirdiği zorluklara dayandılar ve insanoğlunun özünün en derin bilincini yakaladılar, yaşadılar. Halkımızı ve yapımızı örgütleyerek daha iyi olabileceğine, daha onurlu, namuslu bir yaşama layık olduklarına inandılar ve bu inanç uğruna mücadele ettiler. Bu yüzden de tutuklandılar ve vahşi uygulamalara maruz kaldılar.
Onlar böylesine doğru, bilinçli, örgütlü ve onurlu devrimcilerdi. Tarihin omuzlarına yüklediği görev ve sorumluluklar nedeniyle yaşamlarını herhangi bir devrimci gibi sürdüremeyeceklerini biliyorlardı. Tarihin ve insanlığın onlardan beklediği buydu. Ne de olsa onlar Türkiye halklarının öncü, önder kadrolarıydı. Kürdistan halkının gözbebeği, ışığı ve bilinciydiler. Onlar uygarlığın beşiği olan Mezopotamya halklarının ortaya çıkardığı en hakiki devrimci önderlerdi.

‘Her şey insan için’

Onlar kendilerini Kürdistan ve Türk halklarının onurlu geleceği için verilen mücadelenin ilk saflarında sağlam, istekli, her an fedai ruhuyla hareket etmeye hazır birer savaşçı olarak görüyorlardı. Yaşadıkları hayatın hakkını ödemek amacıyla bu hayatın bedeli adına ölüme yatmışlardı. Onlar için artık bu yaşamın eksik bir tarafı kalmamıştı. Tarih onlardan memnundu. Özgür kararlarıyla altın harflerle sayfalarına isimlerini yazmasını bekliyordu.
Sonuçta cuntacılar, cellatlar, infazcılar ve onların canak yalayıcıları yenilgiye uğratıldılar. Sistemin keskin kılıcı E. Oktay Yıldıran, eylemin son günlerine doğrı pes ederek üstlendiği görevi terk edecekti. 14 Temmuz savaşçıları ise büyük bir kararlılık ve  sevinç ile sorumluluklarını yerine getirdiler. Çıplak bedenleriyle bir orduyu yenilgiye uğrattılar. Vahşetin kol gezdiği, tanrının terk ettiği Diyarbakır Cezaevi’ni Amed Eğitim ve Öğretim Okulu’na dönüştürdüler. Ve Kürdistan tarihinde ilk kez binlerce tutuklu için mahkeme kürsülerinde yazılı savunma yapma hakkını kazandılar ve garanti altına aldılar. Bütün yaşamları boyunca karşılaştıkları fırtınaları, badireleri atlatmasını bildiler ve ölümle yaşamı özgürleştirerek dünya insanlığının onurlu ve namuslu evlatları olduklarını ispatladılar.
Bugün Kürt halkı tarih sahnesine örgütlü bir güç olarak çıkmışsa, Özgürlük Hareketi toplumsal bir kalkışmaya dönüşmüşse, yüzlerce kurum ve kuruluş yaratılmışsa ve Kürtler ulusal değerleriyle buluşmuşsa, bunda Kemallerin, Hayrilerin, Akiflerin ve Ali Yoldaşların büyük çabaları ve ahı vardır.


HAMİLİ YILDIRIM - Elbistan Cezaevi