
Bir omzunda sarı uzun abası, diğerinde beyaz telis içine sıkıca sarılmış erbanesi, nicedir beklenen bir misafir gibi daldı Konê Reş’e...
Önlerinde koyun sürüleriyle mevsimden mevsime bir yaylaktan diğerine dolaşan koçerlerin çadırına yani... İçerde büyükten küçüğe, misafirden ev sahibine doğru bir hiyerarşiyle dizilmiş cemaati selamladı usulünce. Geçip yüklüğün dibinde oturdu. Bağdaş kurduğu yerden hal hatır sordu teker teker ve selamladı. Kirli sakalı, soğuktan büzüşmüş siyah parmakları ve ikide birde başından kayıp duran kefisi, onun yorgunluğunun diliydi sanki.
Uzak mekanlar dolaşmışlığını, uzak yoldan gelmişliğini, yememiş içmemişliğini, ama hiçbir şey talep etmezliğini, sessizliğini, mütevazılığını anlatıyordu ona dair her şey.
Kim bu adam, nereden geldi, kim çağırdı, kimin tanıdığı? Bilen, eden yok. Kimsenin durumu yadırgadığı da yok. Herkes alışkındı sanki olup bitene, kimsenin hiçbir şeyi garipsediği de yoktu çünkü... Belli ki onun kimliği, sırtındaki erbanesiydi.
İki efsane erbaneci
Sağdan soldan laflamalar, birkaç mesel, birkaç isim arasına karışan anılar anlatılıyor. Ve nihayet dönüp dolaşıp derwêşlere geliyor konu. Dizlerini dibine kırmış sessiz sedasız dinleyen garip misafirin dili işte o zaman açılıyor. Abasını yanındaki yastığın üzerine bırakan Xalê Çeço’nun dili çözülüyor.
“Derwêşê Kevn” diye bir isimden, Kon’daki herkesin bildiği varsayılan “eski derviş”ten bahsediyor. Belli ki Karacadağ tarafındaki köyleri dolaşıp duran iki efsane erbaneciyi biliyor herkes: Derwêşê Kevn ve Derwêşê Nû... Eksi ve yeni dervişler yani... Kim bilir belki de günlerdir o Kon senin bu Kon benim dolaşıp duran Xalê Çeço’nun bitkin halinden eser kalmıyor. Usul usul açılıyor eli ayağı, kelime dağarcığının yetmediği yerlerde beden hareketleriyle alevlendiriyor konuşmasını, heyecandan yerinde duramıyor. İki elini yana açarak tasvir ediyor; “Erbanesinin genişliği aha bu kadardı” diyor Dewrêşê Kevn için. Billah abartı yok, bilen yaşlılar da onaylıyor Xalê Çeço’yu.
Erbanesini nemlendiriyor
Ve sonunda, anlatmaktan bitkin düşünce de eli uzanıyor erbanesinin telisine. Önce bir tas içinde su istiyor; birazını içip, birazıyla da erbanesini nemlendiriyor. Ve başlıyor çalmaya; kendinden geçiyor çalarken, etrafını görmüyor Xalê Çeço.
Xalê Çeço, ta çocukluğundan bu yana il il, ilçe ilçe, köy köy, mezra mezra dolaşıyor. Gittiği yerlerde kalıyor geceleri, kimi yerlerde tanıdık, akraba buluyor, kimi çadırlarda mêvan a wxedê... Xalê Çeço gibi kim bilir daha kaç derviş dolaşıyor buralarda.
Herkesin alışkın olduğu bu gezgin müzisyenlerin bazıları erbanelerinde zil taşıyor, bazıları günah sayıyor zili. “Her şeyden önce ses vardı” sözünü biliyor erbane meraklıları. Onlar, insanlığın ilk çalgısı sayıyorlar erbaneyi.
İlk insan icadı bu çalgı, ilk avlanmayla, hayvan derisiyle üretilen bu müzik aleti, hâlâ ilahiyatın, aşkın biricik sesi, dili olarak tanınıyor bu dağlarda. İnsan sesiyle tanrının sesinin buluşturulması için kullanılıyor erbane. İnsanın kendi içindeki karanlıkların bu sesle açığa çıkartıldığına inanılıyor.
İnsan sesiyle doğanın sesi
Kimilerine göre, yerleşik hayatın ilk sanatsal ritüelleri bu aletle icra edilirmiş. Zerdüştler de bu yüzden düşkünmüş erbaneye. Bahar kutlamalarını erbaneyle yapmaları bu yüzdenmiş. Belki Êzîdîler de bu yüzden erbaneye bu kadar bağlanmışlar ve onlar, melek-i tavusun çocukları, tek tanrılı dinlerde insan sesiyle tanrı sesinin buluşturulması yorumundan önce, insan sesiyle doğanın sesinin buluşturulmasının aracı olarak görürlermiş erbaneyi.
Ve rivayete göre Derwêşê Evdi, savaşa giderken topluluk bir araya gelip erbane çalınmış onun için. İşte bu, savaşta bu kadar güçlü yapmış Dewrêşi... Uyuyan kişiliği, benliği uyandırırmış çünkü erbane. Belki de bu yüzden, erbanesini torbasına yerleştirdikten sonra izin isteyip kalktı Xalê Çeço... Sessiz... Dewrêş gibi...
Köy köy dolaşarak erbane çalıyor
Köyden köye gezen dervişler, erbanin sesiyle insanları mest ederdi. Bu dervişlerden biri de Amed’in Farqîn (Silvan) ilçesinde dünyaya gelen 55 yaşındaki Nurullah Tatar. Erbanevan Nurullah olarak tanınan Tatar, ‘’Erbane bir tutkudur’’ diyor. Bir yandan erbane çalarak beraberinde beyit, kaside ve kılamlar söylerken, diğer yandan da erbane hakkında kendisini dinleyenlere bilgi veren Tatar, Derviş babasından erbane kültürünü devraldığını ve 35 yıldır Amed, Êlih (Batman) ve Mêrdîn gibi yerlerde köy köy gezerek, insanlara erbane çaldığını söylüyor.
Amed Dengbêj Evi’nde çalışan ve köy köy gezerek erbane kültürünü yaşatan Tatar, “Ben bu mesleği babamdan öğrendim. Babamın bana öğrettiği kültürü bugün ben yaşatıyorum. 35 yıldır profesyonel bir şekilde erbane çalıyorum. Erbane ile ailemi geçindiriyorum. Erbane dışında başka bir iş yapamıyorum” dedi. Erbanenin yaşamında çok büyük öneme ve değere sahip olduğunu vurgulayan Tatar, “Erbanemi takarım koluma halen köylerde düğünlere ve mezun olan öğrencilerin (feqî) icazet törenlerine katılıyorum. Feqilerin icazetinde daha çok beyit ve kaside söylüyorum. Düğünler de Kürtçe kilamlar seslendiriyorum. Erbanenin 12 makamını çalıyorum” diyor.
Erbaneye sahip çıkılmıyor
Erbane eski dönemler kadar ilgi görmediğini hatırlatan Tatar, “Modern ve tekniki müzik enstrümanları çoğaldıktan sonra, erbane kültürü de yok olma eşiğine geldi. Yaşamımın son anına kadar erbaneye sahip çıkacağım ve yok olmasına karşı mücadele edeceğim. Eskiden halkın arasında çok önemli bir yere vardı. Maalesef şu an sahip çıkılmıyor” diyerek herkesi erbane kültürüne sahip çıkmasını istiyor.
KÜLTÜR SERVİSİ