Ben iyi olacağımı biliyorum, ama onlar, emperyalist kapitalizm ve onun Ortadoğu jandarması AKP Devleti’nin ise yakalandıkları hastalıktan sağ çıkamayacakları kesin. Onlar da sinir uçları iltihaplanmasından muzdaripler uzun zamandır. Üzerine oturdukları yalan ortaklığı her gün çöküyor. Kapitalizmin gemisi su almaya çoktan başladı. İdare etmeye çalışsalar da bu çürümenin ürettiği rahatsız edici leş kokusu kirletmeye başladı çoktandır dünya halklarının ufuklarını. Çok güvenilen küreselleşmiş sermayenin yaşamakta olduğu küresel ekonomik kriz; Avrupa Birliği içinde yaşanan büyük bunalım, ABD sokakları, Kürt halkının sömürgeciliğe karşı sürdürdüğü mücadeledeki onurlu dik duruş, Yunan gençliği, Arap halklarında henüz yakalanamamış olsa da bahar arayışı ve bir türlü küreselleşTİRİLemeyen dünya emekçi halklarının daha özgür bir dünya arayışları…
Ben iyi olacağımı kesin biliyorum. Ama onlar kesinlikle bu hastalıkla çökecekler.
Fransa Parlamentosu’nun kararına sevindim mi? Sevindim elbette, üzüldüm de; öfkelendim, destekledim, kahroldum… Karmakarışık duygular yumağı.
Dalga geçtiğimi mi düşünüyorsunuz?
Evet hem dalgamı geçiyorum, İmamın Ordusunun Devleti’yle gırgır yapıyorum; hem de üzülüyorum “ülkem” dediğim yaşam alanının düştüğü seviyesizlik boyutunu görerek. Hem hince bir duyguyla, “çekme mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” diyerek keyifle izliyorum kendi yarattıkları iğrenç dünyanın pislikleri içinde boğuluşlarını; hem de bu insanlık suçunun faillerinin başta Osmanlı Devleti ve onun soykırımcı geleneğinin murisi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ve suç ortakları olan Almanya ve Fransa’nın resmi aklanma çabalarında gösterdikleri ikiyüzlülüğü, sınır tanımaz ahlaksızlığı, acıları bile istismar edebilecek bir pragmatizmi, kısaca Makyavelist faydacılığın “kurbanından bir de yağ çıkarmayı hesaplayan” bildik iğrençliğini dayanılmaz duygusal tepkiler altında yeniden izleyerek öfkeleniyor, öfkeleniyor, öfkeleniyorum.
Ne İsviçre, ne Almanya ya da Fransa, ne de Amerika ya da bir başka ülkenin, 100 yıl sonra kalkıp Ermeni halkının acısına taziyede bulunmasını “sevinerek” kucaklayamıyorum ne yazık ki. Politik nedenlerle içim rahatlıyor biraz. Tarihsel öfkelerimin dürtüsüyle belki biraz da seviniyorum bu tarihin en acımasız soykırımından hesap sorulduğuna inandırmaya çalışarak kendimi. Ama ben de biliyorum ki batı ülkelerinin “soykırım gerçeğinin kabulüne ilişkin” bu çabası, aslında Ermeni halkının yıllardır verdiği emeğin ikinci bir sömürüsünden başka bir şey değildir. Ermeni halkının, bu soykırımın teşhiri için sürdürdüğü özverili çabanın ürünü olarak artık insanlığın mahkemesi önüne çıkmaktan kurtulamayan suç ortaklarının birbiri üzerine suç atarak tarihin hükmünde paçayı kurtarma çabasından başka bir şey değildir bu tür girişimler.
***
Biraz da bir “sosyalist” olarak, kendimle dalga geçiliyormuş hissini yaşıyorum bu olaylarda. Soykırımı teşhir etmek yerine, soykırımcılarla dirsek temasını koparmamaya özen gösteren bir sol tarihin enternasyonalizm adına sergilediğimiz bu beceriksizliğin, burjuva ulus-kimlik refleksiyle beslenmiş bu sosyalist-ulusalcığın kirliliğinden kopamayışın, itiraf edilemeyen suçluluk duygusunun etkileriyle, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirememiş ve bundan dolayı görevi elinden alınmış birisi gibi hissederek kendimi, hakkım olmadan alınganlaşıyorum. Bu anlayış çarpıklığını aşamayıp, Anadolu-Mezopotamya halklarıyla tasada ve kaderde bütünleşmeyi gerçekleştiremeyen bir sosyalist olarak, cinayetin faillerinin 100 yıl sonra olayı kendi politik amaçlarına alet ederek kullanabilecekleri bir ortama sahip olabilmelerinde kendimi de bir suçlu gibi görmekten kurtulamıyorum bir türlü.
***
Bu Fransa değil midir daha birkaç hafta öncesine kadar, kimlik özgürlüğü mücadelesini vermekte olan Kürt halkını ev ev, dernek dernek toplayarak zindanlara atmak isteyen ülke? Özgürlük mücadelesini yok etmek için giriştikleri yarışta sömürgeci Türkiye’nin politik uygulamaları ile Fransa’nın ya da Amerika’nın öze denk düşen hiçbir farklılığı yoktur.
Kürt halkının siyasal temsilcilerine yönelik toplu savaşı basını ve gazetecilerine de taşıyarak diktatörlük alanını biraz daha genişletmek isteyen “Dersim Fatihi” AKP Devleti ile Türk Devletinin Kürt halkına yönelik katliamlarını silahla destekleyen “Soykırım takipçisi” Avrupa devletlerinin sahteciliğini söylemek yanlış değildir.
***
Şekspir’in Makbet’indeki gibi takip eder vicdan, bir toplumun yakasına sımsıkı yapışan kanlı eller görünümünde zuhur ederek. Ve Ermeni kimliğini hiçbir zaman açıklayamamış olan Ruhi Su’nun dilinden dökülen umutlar yavaş yavaş gerçek olur: “Sabahın bir sahibi var… Sorarlar bir gün, sorarlar.” Tarih affetmez. Günü idare edebilirsiniz ama gerçek dayatır kendini mutlaka. Çünkü tarih karanlığı sevmez, sabahın sahibidir.
Türkiye halkının onuru bir pinpon topu gibi gidip geliyor tarihle gün arasında. Çünkü tarih kendisiyle yüzleşmeyeni de affetmez, rezil rüsva eder, çürütür, lekeler.