Türk devleti, iki toplumludur: Kürtler ve Türkler…

Birilerinin, “ortak değerler” adıyla lafı lastikleştirerek  “kardeşliğe” kadar uzatmasına bakmayın, siz. Yok böyle bir şey. Hiç bir zaman da olmadı.
Çünkü, “kardeşlik” dert ortaklığıdır. Sevinç ve matem birlikteliği…
Kürtlerle Türkler arasında, böyle bir bağ, asla olmadı.
TC, Milat boyunca, gün ışığına çıkmış ilk Türk devletidir. Tarihi 1920’ler.
O günden beri, Kürtlerin yok edilmesi, en insancıl söylemle bastırılması gereken düşman, malları ganimet, emekleri angarya unsuru, kendileri vergi ağacı, nöbete duracak askerdir.
Öldürülmeleri (gerilla), hatta depreme uğramaları (Van depreminin sevinci ekrana yansımıştı) kimi Türkler için sevinçtir. El konulmuş insanlığını, ayak altı edilmiş onuru uğruna ölümü göze alanın kesik başı hatıra fotoğraflık, kulağı namazda çekilecek tesbihliktir. Oldu bunlar, yaşandı.
Şenay Düdek adında bir gazeteci, katledilmiş Kürt kulağından yapılan küpesine güzelleme yapıyordu.
Türklerin sevinci, Kürdistan’ın matemiydi. Ortak hiç bir değerleri yoktu. Bir Kürt’ün, Türk bayrağını yüceltmesi (Hakkarili Esad Canan’ın gidip Arabistan’da Türk bayrağı isterim diye tutturması) Kürtler tarafından yadırganıyordu. Kürtlerin Türk bayramını kutlaması, Mabut haline getirilen Atalarının resmi altında oturması, (BDP’nin Atatürk resmi asması) normal değil, Türk medyasında haberdi.
Buna rağmen Kürtler, Gezi, Taksim olaylarında başı çekmedikleri, şehir ve kasabalarıyla ayaklanmadıkları için suçlanıyorlardı.
Oysa, insaniyet anlayışı bile farklıydı.
Kürdistan’ın yazarlardan Haydar Işık, Süddeutsche Zeitung gazetesinde yayımlanan demecinde, Kürtlerin, Türk iç kavgasını uzaktan seyretmesi konusunda şu tesbiti yapıyordu:
“Kürtler katliamdan geçerken, Kürdistan yanarken, Türkler dönüp bakmadılar bile.”
Oysa insanlık bir bütündü ve herkese lazımdı. Yer yüzünde, en çok da Kürtlere gerekliydi. Çünkü onlar talancı, tecavüzcü, yurt hırsızı, kimlik hırsızı, başkasının varlığını inkar eden zalim değil, bütün bu alanlarda zulme uğrayandı.
Kürdistan, gasp edilmiş insanlığı, kesik dilinin davasındadır. Yasaklanmış kimliği, kişiliği, kültürünün peşinde ölümlerden, yangınlara atılırken, onlar sağır, dilsiz, kör seyiriciydi.
Onun için de Taksim, Gezi olayları başladığında, sevinçler, matemler gibi direnişler de herkesin kendisi için ve kendine göre oldu. Herkesin kendi savaşı...
Türkler, önceki akşam Taksim meydanında mum yakarak üç öldürülmüşünü anarken, Kürdistan, Roboskî’de katledilenlerini anıyordu.
Genelde kapsayıcı olması gereken hukuk, hatta yasaları bile Türkler için ayrı, Kürtler için ayrı anlam, kapsam ve içerikteydi. Türkler buna da sağır, dilsiz, aptal tavırlıydı.
Misal Muğla Üniversitesi öğrencisi Kürt Şerzan Kurt’a nişan alarak tetik çeken ve onu bir atışta öldüren polis, kuş avlamış gibi 24 ay kıdem almama ile mükafatlandırıldı.
Tek başına bu, insan adına isyan nedeniydi. Ama nerede!..
Bir başka misal: Diyarbakır valisi Mustafa Toprak İzmir’e atanırken, alışkanlıkları ve ekibini de beraberinde getirmiş, sokaklarda isyan başlayınca adamları sivil giyinip, çivi çakılı sopalarla adalet dağıtmaya çıkmış, başını örtmeyen kadınlar, kızlara da saldırmışlardı. Diyarbakır’da, yaptıklarından dolayı soruya bile muhatap olmayan, eli sopalı polisler İzmir’de soruşturmalık oldular.
Türk toplununun insani duyarlılığını anlatan bir örnek:
İstanbul’da bir kaç ağaç kesilince, katillerine karşı ayaklanma başlıyordu. Ne kadar güzel değil mi?
Kürdistan’da ormanlar dipten kesildi. Erişilemeyenlere havadan yangın, tırtıl, kökünü kazıması için kimyasal yağdırıldı. Kürtlerden başka, doğanın matemini tutan çıkmadı.
İstanbul’da Gezi Parkı savaşı verildiği sırada, Erciş’te devlet eliyle omanlar yenmiş, ağaçlar tüketilmiş, sıra ovaya dikilen kavak ile meyva ağaçlarına gelmişti. Köylüler, tek başlarına ağaçlarının başında nöbet tutuyor, “Türk kardeşlerine” uzaktan uzağa “insanlığınız nerede?” diye sesleniyorlardı.
Gezi’de isyan çadırlarının kurulduğu sırada kazı makinaları Kürdistan’da toprağı karıştırıyor, kemiğe rastlayan anneler, “evladımdan bir parçaya eriştim” diye seviniyor, ertesi gün, insanlığımız baştan başa katledilerek, Roboskî katliamı, Türk adaleti kararıyla “askeri hizmet” ilan ediliyordu.
 Aslında karar, katliam zaman kesilmişti. Erdoğan, o gün “kimin ne olduğunu nereden bilelim” diyerek katledilmişlerin ruhunu taciz etmiş, emir veren ve tetik çeken katillerin kimliğini saklamakla da kalmamış, onları kutlamıştı. Sonra kanlı uru yalan, dolan, oyalamacaya sarmak için, büyük bir lütufla “gereken soruşturma yapılacak, olay aydınlanacaktır” demiş, katliamı unutturma sürecini başlatmıştı.
Erdoğan, ordunun suçsuzluğunu ilan ettikten bir süre sonra, partisinin parlamento kanadı “kusur yok” kararıyla katilleri aklamıştı.
Meraklısına duyurulur ki, Türk adaletinin soruşturma hamlesi de, nihayet tamamlamdı. Savcıların tesbitine göre, sivil katliam askeri hizmet tertibindendir. Askeri hizmetin değer tayini ise Genelkurmaya aittir. Onun için dosya yerine havale edildi. Hadi bakalım demeyin, Türk adaletine şaşmayın.
Aynı adalet, Türk ordusu tarafından yakılan köyleri, “herif galeyana geldi, evini kaktı” şeklinde kayıtlara geçirendi. Türk polis ve askerinden oluşan gezici katillerin kurbanı insanlar “dağa çıkan terörist”, Uğur Kaymaz çocuk, terlikli terörist oluyordu.
Evet ora Roboskî, bura Taksim. Kürdü Faşizmle mücadeleye çağıranlar, Kürtler ölürken, yanarken hep sağırdı. Dilsiz ve kör...