
“Yazmak bir yolculuktu benim için, hedefsiz bir yolculuk. Yollar, sokaklar, duraklar ve insanlar. Hepsi birer anahtardı, ama hangi kapıya uyduklarını bilmiyordum. Dünya çağırmıyordu beni, onun için öğrendim onu çağırmayı. Renkleri ve gölgeleriyle… Ben de içindeyim, diyebilmek için, hepsini ışığa dönüştürebilmek için” Bir Yolculuk Ne Zaman Biter kitabında Aslı Erdoğan aslında kendi yolculuğunu böyle anlatıyor.
Öykü ve roman arasında gidip gelen tarzıyla, kendi üslubunu oluşturdu hep. Yazdığı karakterler arayış içindeki, karamsar kişiler. Çıkış bulmaya çalışan insanlar. Yazma serüvenini ölüme karşı bir mücadele, hep eksik kalanın arayışı olarak tanımladı. Yazgı ve özgürlük ikilemi arasında bir yazar Aslı Erdoğan.
Tam olarak romancı değil. Öykü roman iç içe geçiyor çoğu zaman, belki bir iç dökme... Düşle gerçek gibi. Ama Aslı Erdoğan, kendisini daha çok metinci olarak tanımlıyor. Tezer Özlü de tam olarak sınıflandıramıyordu kendini.
Aşk, ölüm ve yaşam iç içe, çok doğal geçmesine rağmen kitaplarında kişilerin aileleri hiç yok. Tek bir birey olarak varlar... Bu yüzden hayatında çok az insan, çok az figür var. Özgür Gündem Gazetesi’yle kurduğu ilişki bir duygu yoğunluğunluğunu eyleme dönüştüren böyle bir ilişkiydi.
Ölüm, yalnızlık, aşk, acı ve yazgı Aslı Erdoğan’ın kaleminde, bir ifadeye kavuşuyor. Keşke, bu kelimelerin tarihine bakmak için Borges’i uyandırsak...
Artık gittikçe belirsizleştirilmiş, solgunlaştırılmış yaşama karşı bir direnişin ağıdını yazdı.
Çok uzun bir okuma tarihi var. Deli gibi Dostoyevski okudu. Okumaktan öte, Kafka’nın, Çehov’un, Nabokov’un, Borges’in dünyasına girdi.
Türkiye edebiyat ortamından dışlanan bir yazar iken Lire dergisi onu dünyada geleceğe kalacak elli yazar arasında göstermişti.
Neden dışlandığını, “Çünkü ben onların hayatını yaşamıyorum, bir tür kast sisteminin üyesi hiç olmadım’ sözleriyle anlatıyor.
Politik, muhalif duruşu nedeniyle 2003’te lince maruz kaldı. Yazdıklarıyla, söyledikleriyle kastlaşan, eş-dost çıkar ilişkileri üzerine kurulu Türk edebiyat dünyasını ciddi bir şekilde rahatsız etti. Şimdi Özgür Gündem Gazetesi’nde yazdığı için gözaltında. Evi basıldı, kitaplarına, yazım notlarına el konuldu.
Yıllar önce şöyle anlatmıştı, sözü Aslı Erdoğan’a bırakıyoruz:
Uçta kalanlar, kaybolanlar
Hep arada kalmış gibiyim. Kısa öykü pek yazmıyorum. Ben öyküyle roman arasında kalan metinler yazıyorum aslında. Kimi yerde düz yazı şiire kayıyorum. Klasik formlar/yapılar beni sıkıyor. Dışına çıkmaya, yazının sınırlarını araştırmaya çalışıyorum. Yelpazenin geniş olmasını tercih ederim.
Benim ana temam, bakışım karamsar, arayış içindeki öteki insanlar. İster istemez oraya yöneliyorum. Sanırım benim kişiliğimden kaynaklanan bir melankoli var ve bu, kişilere de yansıyor. Dışarıda, uçta kalan insanlar... Bildiğimiz anlamda marjinal değiller. Daha çok bir sürgünlük, yabancılık, çıkışsızlık hali... Kaybolmuş gibiler. Karamsarlık değil, orada daha derin bir acı var. Bir tür endişe, panik... Hayatta ne yapacağını bilememe, kendini bir yere koyamama, bir yere bağlanamama, ait olamama hali...
Küçük eylemler, sözler üzerinde uzun uzun düşünüyorum. Gerçek hayattan, kendimden ya da yakınımdan kopya çekmişim gibi durur, gerçek havası verir ama aslında değildir. Buna çok özen gösteriyorum. Gerçeklik duygusu yaratmak için her şeyleri üzerinde çalışıyorum.
Gerçek insanlar daha çok, gridir
İnsan, gerçeği yazamaz hiçbir zaman. Bunun için bir çaba harcasa bile yazamaz bence. Kırmızı Pelerinli Kent’te bir söz var, bence önemli bir cümle: “Hiçbir ego, kendi gerçeğiyle yüzleşecek denli küçük değildir.” Hep dramatize eder ve kendini temize çıkarır. Ortaya çıkan, kendinden çok daha canlı, ilginç, daha negatif ya da daha pozitiftir. Gerçek insanlar daha çok, gridir. Roman kahramanlarının renkleri vardır.
İyi bir yazar gerçeklik duygusu verendir bana göre. Bir şeyler eksik ve havada kalıyorsa o metin yeterince olmamıştır. Bu, koyu bir gerçekçilik anlamında değil. Öykülerde mistik, gerçekdışı öğeler de var. O kişiyi bir bütün olarak gözünün önünde canlandırabilmelisiniz. Bir kahramana onun ağzından çıkmayacak bir laf ettirmemelisiniz. Gereksiz şeyler de koymamalısınız. Kadının bakışı, konuşması, gülümsemesi gibi her öğe ona ilişkin bir şeyler söylemelidir.
Kitabın dünyası
Uzun boşluklardan sonra yazıyorum. Kitabın içine bir kez girdim mi, o dönem boyunca dışına çıkamıyorum. Kırmızı Pelerinli Kent 8 ay sürdü, neredeyse başka bir hayatım kalmadı. Kimseyle görüşmedim, konuşmadım, evden dışarı çıkmadım. Kitabın dünyasında yaşadım. Şimdi de öyle yapabilir miyim bilmiyorum. O zamanlar hastaydım, zaten evden pek çıkamıyordum, işsizdim. O yüzden o kitap çok özeldir benim için. O kitapta ulaştığım bazı noktalara başka türlü ulaşamam gibi geliyor. Bir daha o şekilde yazamam gibi...
Ölümle hesaplaşma
Oradaki ölümle hesaplaşma aslında çok derin. Çünkü gerçekten ağır bir hastalık geçirmiş, ölümle hesaplaşmış birinin yazdığı şeyler. Gerçekle ilişkisi böyle işte. O kitapta ölümü Rio’da kurguluyorum. Asıl gerçek, oradaki ölüm duygusu. Benim o zamanlar yaşadığım, ölüm ve hastalıktı aslında, Rio değildi. Bir anıyı, Rio’yu alıp o anki gerçek psikolojimle, ölüm korkusuyla birleştirdim ve onu yazdım. Gerçekle kurgu birarada. İnsan, kendini yazmış deyip kolay sonuçlara varmamalı, o kadar maskeli ki aslında.
Bulanık ve muğlak
Mekanı karakterin düzeyine çekmek biraz da bilinçli yaptığım bir şey. Kentin en canlı karakter oluşunu özellikle yapıyorum. Mekanın etkisinde çok kaldığımdan değil, okura öyle yansıtıyorum. Büyülenmiş filan değilim. Cenevre ve Rio’dan nefret ederim mesela. Tahta Kuşlar Yağmur Ormanları‘nda geçer ama, hiç görmedim. Hayali bir mekan aslında ama gerçek öğeler de var. Bilen biri tanır. Ama bunun yanısıra, içsel bir yolculuk. Dış yolculuk ve iç yolculuk kesişmeli diye düşünüyorum. Bulanık ve muğlak... Sınırda geçmeli.
Simetrinin bozuluşu
Kişi olarak da uğraştığım bazı temalar hatta meseleler var. Ölüm, benlik sorunu... Bunları basit şekilde yapamazsınız zaten. Herkesin anlayacağı şekilde yazmak istiyorsanız temalarınızı kısmanız gerekir. Ya da çok usta olacaksınız bir halk ozanı gibi. Ben öyle değilim. Felsefi kavramlarla düşünüyorsam öyle yazıyorum. Fizikçi olmamın etkisiyle kitaplarımda fizikle ilgili pek çok imge var. Belki birçok kişi anlamıyor ama ondan feragat etmiyorum. Hiçlik, yokluk, simetrinin bozuluşu üzerine düşünüyorsam o da yansıyor. Bu, beni farklı kılıyor sanırım. Birçok yazara göre farklı bir üslup, derinlik... Gölge gibi. Fizikçiliğin, varoluşsal temalarla uğraşmanın da etkisi oluyor. Ben böyle biriyim. Herkes biraz kendisi gibi yazar.
Gerçek yalandır
Düşle gerçek arasında sınır olduğuna inanmıyorum. İnsan gerçeği kurguluyor. Gerçek, kurgu olduğunu unuttuğumuz şeydir. Gerçek pek hoş değildir, en azından yalandır. Acı dolu olmasa bile, gerçek yalandır. Bir öykücünün ilk yaptığı şey, gerçeği renklendirmektir. Ya da saklamak, abartmak... Hepimiz öykücüyüz aslında...
Yazdıklarım kendimle hesaplaşmadır. Kendi yaşadığım çatışmalardır. ‘Cehennem Kuklası’ adlı öykümde bir kuklacıyla devrimci konuşur. Bu öyküde ilk başta beni göremezsiniz. Ben yokmuşum gibidir. Ama tam tamına benim yaşadığım derin çelişki ve bunalım vardır.
İnsanın göreceği şey acı
İnsanlar kendilerine yabancılaşıyor. Yaşadığımız hayat sıkı düzeniyle, hiyerarşisiyle, temposuyla durup düşünme fırsatı vermiyor. İnsan durup düşünebilse, göreceği şey bence acı olacaktır. Herşey zıtlıklarıyla var, bunu da göstermek istiyorum. Aşk tamamen olumlu bir şey değil, ölüm de çok korkunç bir şey değil. Aşk nefretle, arzu korkuyla olan bir şey. Yaşam bunlarla örülmüş. Aşkın uç noktası da karşındakinde kaybolmak...