'Romanda kadınlar da var' diyerek yola çıkan ödül, Britanya’da erkek romancıların dayanışma kulübü olarak nitelendirilen Man Booker’a kadınsı bir incelikle meydan okuyordu. İlk zamanlar kimi kadın yazarların bile kuşku ve mesafeyle yaklaştığı Orange Roman Ödülü bugün Costa Kitap Ödülü ve Man Booker Ödülü ile birlikte Britanya edebiyat dünyasının “teslisi” olarak kabul ediliyor artık.
Birçok kadın romancının hayalini süsleyen bu prestijli ödülün seçim aşamaları her yıl hem tatlı bir heyecana hem de edebi dedikodu türünden enteresan polemiklere de sahne oluyor. Ödülün ön elemesini geçerek ilk beşe giren romanlar genelde mart ayında açıklanır. Yılda ortalama yedi bin romanın yayımlandığı Britanya edebiyat ortamında ilk beşe girmek edebiyat eleştirmenleri tarafından önemli bir başarı olarak kabul ediliyor. Jürisi de sadece kadın yazarlardan oluşan ödülün sahibi ise haziran ayında duyurulur. Bu ödülü kazanan yazarın romanı genelde o yıl çok satanlar listesine girmeyi başarır. Hatta ön elemeyi geçip finale kalan romanlar bile okurun ilgisini çekerek belli bir satış ivmesi kazanıyor. 2004 yılında Küçük Ada romanıyla bu ödüle layık görülen Andrea Levy’nin kitabı 1 milyondan fazla satmıştı. Bu rakam ödülün özellikle genç kadın edebiyatçılar açısından önemini gösteriyor. 
Bazı kitapları Türkçe’ye de çevrilmiş olan Zadie Smith’in de aralarında bulunduğu İngilizce’nin çağdaş kadın romancılarının daha geniş bir okur kitlesiyle buluşmasına vesile olan Orange Ödülü’nün bu yılki sahibi 30 Mayıs Çarşamba günü açıklanıyor. Ödülün finalinde Esi Edugyan, Anne Enright, Georgina Harding, Madeline Miller ve Cynthia Ozick yarışıyor.
Ancak 17 yıldan bu yana ülkenin en büyük cep telefonu firmalarından Orange’ın ismiyle verilen ödülün Londra’daki töreni bu yıl “ticaret-edebiyat” alışverişi tartışmalarının gölgesinde geçecek gibi. Orange, bu yıldan itibaren ödülün finansal sponsorluğundan çekileceğini duyurdu. Firma “edebiyattan” yeterli verimi elde edemediğini düşünmüş olmalı ki, bundan sonra sanata ayırdığı reklam bütçesini daha çok film endüstrisinde değerlendireceğini söylüyor. Kazanan romancıya bronz bir heykelin yanı sıra 30 bin Sterlin parasal getirisi de olan ödül önümüzdeki yıllarda başka bir isimle verilecek. Yani ödülün isimi yeni sponsorun “kimliğine” bağlı olarak değişecek. Bu, ödülün kısa ama başarılı tarihi açısından bir dönemin sonu anlamına geliyor. Ödül komitesi yeni bir sponsor için kolları sıvamış durumda. Ancak ortada ciddi bir endüstriyel “kültür ve hafıza” sorunu da var. Ödülün kurucuları Orange telefon firmasıyla anlaşma yaparken bir edebiyat ödülü markası yaratmanın bir “gelenek” inşa etmek anlamına geldiğini unutmuş olmalılar ki, yeni sponsorla birlikte isim “evrimi” yaşayacak ödülün prestij kaybı yaşayacağına yönelik haklı kaygılar var. Parayı basacak yeni sponsor bu sefer bir marketler zinciri de olabilir, bir banka ya da uluslararası bir petrol şirketi de. Ancak yeni sponsorun da kalıcı olmayacağı kesin. Ayrıca tartışmalı bir ticari marka ile yapılacak anlaşma edebiyat çevrelerinin tepkisini çekebilir. Geçmişte buna benzer bir sorun yaşanmıştı. Kadınları edebiyatta daha etkili kılmayı hedefleyen ödül 1994’te ilk olarak Japon teknoloji devi Mitsubishi adına düzenlenecekti. O sıralar hem edebiyat çevrelerinden hem de okurlardan gelen tepkiler Mitsubishi’nin sponsorluktan çekilmesine neden olmuştu. Ödül, bu olaydan iki yıl sonra Orange ile yapılan anlaşmayla, herhalde “portakal” çağrışımının kimseyi rahatsız etmeyeceği de düşünülerek, hayat bulabilmişti.      
Temel güdüsü kar elde etmek olan ticari kurumlar ile varoluş gerekçesi ruhani bir biçim yaratmak olan edebiyat arasındaki bu tür çarpık ilişkiler Batı edebiyat çevrelerinde uzun süredir kanıksanmış durumda. Orange ödülünün yaşadığı akibeti daha önce Whitbread Kitap Ödülü de yaşamıştı. Sponsor değişiminden sonra ismi kahve zinciri firması “Costa”ya dönüşen ödül epey bir süre okurların kafasında hem karışıklığa yol açmış hem de küçük çaplı bir itibar kaybı yaşamıştı.   
Futbol liglerinden fotoğraf yarışmalarına, resim ve heykel sergilerinden şatafatlı iş fualarına birçok organizasyon ve etkinliğin reklam sponsorluğuyla ayakta kalabildiği kitlesel kültür endüstrisi çağında, “ruhunu satmamışların” belki de son kalesi diyebileceğimiz edebiyat da nefes almak için ticari markalarla gayri-meşru bir flörte girmek zorunda kalıyor maalesef. Evrensel insani bir ahlakı “görünür” kılmak uğruna ticari bir ürünü “pazarlama” külfetine katlanmak 21. yüzyılda bütün sanatların karşı karşıya kalacağı kaçınılmaz bir olgu olarak görünüyor.

AHMET ATAŞ       

ahmetmirzan@gmail.com