
Bir yanımız böyleyken öteki yanımız masmavi semalarda kuş bakışıyla yükseklerden insan manzaralarını izlemektedir. Hiçbir zaman sorun olarak gördüğü o olayların içine konmayacaktır ve hep bulunduğu noktadan üzüntüsünü dile getirecektir en uzak yerden. Akşamüstü çilingir sofralarında kurulan muhabbetler eşliğinde her gün bedenlerimizi daha çok içkiyle doldururken, ülkedeki olaylar olgular dramatik bir müziğin eşliğinde bir anlık duygusallığın kurbanı oluverirler. Ve masa başındaki değerlendirmeler bir çeşit acıma, üzülme cümleleriyle süslenir ve ‘Orada yaşanılan acılar...’ ile başlayan cümleler tekrarlanırken ‘Orada’ kelimesi, oradakini öteki, uzaktaki, bizden olmayan, bizim dışımızdakine dönüştürür ve hep orada kalır. Herşeyi beyin süzgecimizden geçirirken dipte kalan gerçek özün peşine düşemeyip, belki de sonsuza kadar orada hapsedeceğiz.
Ve orada çok köy olacak uzakta, gitmesek de görmesek de...
Görünen köyün kılavuzu olma yönünde sadece fikirler çatıştırılır. Görünen köy, köylüleriyle orada dururken taa ki fareli köyün kavalcısı çıkıp gelene dek. Kavalcı önce iyimser ve dramatik bir politika seçer silah olarak. Tüm küçük ‘’Berfinler’’ geçmişinden geleceğinden kopartılarak ‘’kardelene’’ dönüştürülür bir kampanyanın asimilasyon ve dilkırım politikalarıyla. Dilimizi, kültürümüzü, geleneklerimizi geleceğe taşıyan kadınlarımız ve kızlarımız özünden uzaklaştırılır geçmişten geleceğe sürdürülen İttihat Terakki kumpaslarının devamı olarak. Tekrar başka bir yüzle karşımıza çıkan fareli köyün kavalcısı strateji değiştirip tekrar hortlamaya başlar. İşlevini yitiren ilkel kavalın yerine günümüz teknolojisine uygun silahlarla kuşanmış bu adam(lar) tragedya ile sonlanmış kendi hikayelerinden çıkıp, daha derin tragedyalar yaratmak için bir coğrafyanın sol tarafını, kalbi olan, özü olan köylerini yakma, yıkma, boşaltma girişimleriyle geleceğe yeni hikayeler taşırlar. Çok iyi dekore edilmiş ve son teknolojinin konforuyla tasarlanmış kendi dünyasında daha sivri, daha hesapçı, ve daha da, daha da acımasız olacaklardır. Öte yandan ‘’entelektüel’’ beyinlerin masasında meze olan ‘oradakiler’, ‘doğudakiler’ batıdakinin sofrasında tükenirken, masadakiler müziğin de etkisiyle buğulu gözlerle, hüzünlü bakışlarla en dibe vurup duygu boşalımı yaşayacaklar ne yazık ki.
Ve bu adamlar yok olan bir güzelliğin ardından kendilerini karanlığın ortasındaymış gibi hissedecekler. En azından bir süreliğine. Ve tekrar tekrar ilişkilerin ve yaşamın bir kadeh rakıdan daha hızlı tüketildiği rengarenk çilingir sofralarında alacaklar soluğu. Her gün toprağa düşen genç ölümler üzerinden belki de hiçbir zaman yaşayamayacakları, yaşamadıkları acılarını ‘orada’ yaşanılan acılar üzerinden tatmin edecekler sadece. Envai çeşit yiyeceklerle süslü masada Mezopotamya’nın devrik krallarının acılarına içecekler anlık üzüntüleriyle bu masabaşı aydınları. Ve gecenin sonlarına doğru başı dönen entelektüel beyinler her sarhoşluğun sonunda olduğu gibi şiirlere sığınacaklar. Dudaklardan akacak dizeler. Son vuruş tadında şiirler okuyacaklar. ‘Oradaki’, en doğudaki bir şairden yüreği doğuda olan Murathan’dan bir finalle, dipte kalan o son yudumu çekerlerken: ‘’mayın diye gömün yüreklerinizi, ölülerinizi verdiğiniz toprağa’’ (karanfil) dizeleri dillerden dökülüverecek geceyi aydınlatan mum ışığında. Elbette ki ölülerini toprağa verenler mayın diye gömecek yüreklerini. Ama gecenin zifiri karanlığında bir dağın zirvesinden hızla yuvarlanırken tutunmaya çalışan için, derin çukurun dibine indikten sonra güneşin doğmasının bir anlamı kalmayacak ne yazık ki... Ve maalesef... Geride kalan yalnızca acıklı hayat hikayeleri olacak.
SERHAT ERTUNA
serhatertuna@hotmail.com