Türkiye’de yaşayan neredeyse bütün çevrelerin iki temel gündemi bulunmaktadır; bunlardan birincisi “Kürt sorunu” ikincisi ise “ekonomik sorunlar” olmaktadır. Biraz daha açarsak; birincisinin çok net hakkaniyetli bir arada yaşama, yani demokratikleşme ve özgürleşme sorunu olduğunu, ikincisinin ise esas itibariyle kimseye muhtaç olmadan insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürme ve yaratılan refahın hakkaniyetli yeniden dağıtılması sorunu olduğunu görürüz.  AKP hükümetleri ve Recep Tayyip Erdoğan için yakın zaman öncesine kadar özellikle ekonomik alanda pozitif değerlendirmeler yapılarak, yaşanan sözde başarılara vurgu yapılıyordu.  

İlk AKP hükümeti, “DSP, MHP ve ANAP” hükümetinin herkesin gözünün içine bakarak bankacılık sisteminin içini (bankaların bizzat sahiplerince soyulmasından!) boşaltmasından hemen sonra kurulmuştur. Bankacılık soygunu öylesine gözü kara ve tahripkar boyutlara varmıştı ki; bu durum ne uluslararası sistem tarafından ne de iç kamuoyu tarafından artık taşınamazdı. Bundan dolayı ABD Başkanı George W. Bush tarafından bizzat gönderilen ve bunu da saklamayan “Kemal Derviş“ özel yetkili siyasi komiser olarak Türkiye ekonomisinin başına getirilmişti. O yıllarda Türkiye’de öylesine şiddetli bir ekonomik ve sosyal yıkım yaşanmaktaydı ki; bunun sonucu olarak ilk seçimlerde DSP, ANAP ve MHP hükümeti korkunç bir seçim hezimetine uğrayarak seçimleri kaybetti; ANAP ve DSP Türk siyasal hayatından tamamen silinip gittiler. 

O yılları biraz hatırlayalım, ilk AKP hükümeti; 

1. Sübjektif nedenlerle reel olarak küçülmüş bir ekonomiyi devralmıştı. (Yani Türkiye ekonomisi yıllarca yönetsel zaaflardan dolayı gerçek potansiyelinin çok altında bir performans ortaya koymuştu.)

2. AKP hükümetinin hemen öncesinde “Kemal Derviş ve IMF müfettişleri kamuda var olan açıkları belirli ölçülerde kapatarak kısmı bir “mali disiplin” sağlamışlardı. 

3. Uluslararası sistem, özellikle ABD; AKP hükümetinden IMF programı ve mali disiplinin sürdürüleceği konusunda güvence almışlardı. 

4. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya muazzam bir istikrarsızlaşma sürecine girecekti; bu koşullarda Türkiye’nin nispeten ekonomik ve siyasal olarak istikrarlı olması önemliydi. Bundan dolayı Türkiye’nin bölgenin zaten siyaseten istikrarsızlaşacağı varsayımından kalkarak buna ilaveten ekonomik sorunlarla da boğuşması ve bunun Türkiye’yi istikrarsızlaştırması istenmemiştir. (Kısaca Türkiye ve AKP hükümetlerinin bu yıllar boyunca gözetildiğini belirtebiliriz! Ki sonrasında Suriye ve Irak’ta yaşananlar da bunu kanıtlıyor.)

Yukarda saydığımız sebeplerden dolayı Türk ekonomisi AKP iktidarının ilk yıllarında hızla bir toparlanma ve büyüme sürecine girmiş ve bunu 2008’li yıllara kadar sürdürmüştür. Milli gelir 10000 Dolar seviyesini bulmuş ancak sonrasında bir türlü 10000 Dolar seviyesi aşılamamış hatta zaman zaman 9000 Dolar seviyesine gerilemiştir. Bu durum Türk ekonomisinde, ekonomiyi yöneten çevrelerde ve hükümette, özellikle R. Tayyip Erdoğan’da gerilime neden olmaktadır. Erdoğan bu durumdan dolayı “faiz lobisini” ve Merkez Bankası Başkanı’nı bu olumsuz durumun sorumlusu olarak görmekte, başka çevreler ise Erdoğan’ın sorumsuz çıkışlarını yaşanan ekonomik sorunların temel sebebi olarak göstermektedir.

Herkes bir sorumlu ararken asılında gidişatın iyiye gitmediğini de itiraf etmektedir. Nereden bakarsanız bakın; Türkiye ekonomisinin iyi dönemi geride kalmıştır. Eğer gerekli reformalar yapılamazsa, Türkiye ekonomisi zor bir döneme doğru hızla yol almaktadır. 


Öyleyse sorun nerede? 

Hani bir AKP ve Türkiye mucizesi yaşanıyordu, hani Türkiye yakında dünyanın en zengin ilk on ekonomisi arasına girecekti! Aslında sorunun cevabını neredeyse AKP hükümetlerinin daha ilk kurulduğu günlerden bugüne kadar ekonominin fiili patronluğunu yapan Ali Babacan “Türkiye eğer gerekli yapısal reformları yapamazsa orta gelir tuzağına düşer!” diyerek vermiştir. 

“Belirli koşullarda; işsizlik, enflasyon, ekonomik büyüme gibi makroekonomik dengeleri bir vade itibariyle düzenleyebilirsiniz. Ancak bunu demokrasi ve hukukla tamamlayamazsanız, yakaladığınız kısmi olumlu trendi sürdürmezsiniz. Hatta bir süre sonra geriye gidiş başlar. Türkiye tam da bunu yaşamaktadır. Buna “orta gelir tuzağı” denilmektedir. Bu duruma tersinden “anti demokratikleştikçe fakirleşeceksiniz!” veya “Türkiye’de her kökenden ve inançtan insanın çıkarı demokrasidedir!” denilir. Ya da şöyle de diyebiliriz; “Demokratik katılım olmadan ekonomik büyüme ve refah da olmaz! Bir toplum gelişmek ve zengin olmak istiyorsa aynı zamanda gelişmiş bir demokrasiye de sahip olmalıdır!”