3. Dünya savaşı sürecinin Kürtler için anlamı kuşkusuz çok fazla. Her şeyden önce 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde kurulan siyasal dengeler ve oluşan statüko Kürtlerin parçalanmışlığı ve soykırımı üzerinde kurulduğunu genel anlamda biliyoruz.
20. Yüzyılda Kürtler yok oluş eşiğine getirilmişti. Ancak eski dengelerin yıkıldığı, yeni dengelerin kurulma sürecindeyse Kürtlerin Kürdistan'ın tüm parçalarında örgütlü bir güç haline geldiğini görmekteyiz. Sadece Türkiye, Irak, Suriye ve İran'da siyasal gelişmeleri etkilemiyorlar, Ortadoğu'nun bütününde siyasal gelişmeleri etkileyecek bir güç olma durumuna eriştikleri aşikârdır. Öte yandan Kürt özgürlük mücadelesinin Rojava devriminde olduğu gibi bölgenin kangrene dönüşen tüm siyasi toplumsal ve ekonomik sorunlarına demokratik ulus projesiyle kalıcı ve köklü çözüm üretebilecek tek hareket olduğu da netleşmiş oldu. Rojava devriminin ayırt edici özelliği özünde bu gerçeğin herkesçe görülmesini sağlamasındadır. Eğer bu proje giderek bölge sorunlarının çözümünde temel alınır duruma gelebilir ise, söz konusu bölgede yaşanan 3. Dünya savaşının sonuna gelindiğinde kazanan sadece Kürtler değil, tüm bölge halkları olacaktır.
Türk devletinin başarma şansı yok
Türk devleti, Kürtlerin bölge halklarının demokratik, özgür geleceğinde oynadığı öncülük rolünü kendisinin ulus-devlet bekası açısından tehlikeli gördüğünden her türlü kirli politika ve ittifak ilişkisine giriyor ve Kürdistan'da işgalci konumunu güçlendirmeye çalışıyor. Kürtlerin sağladığı bu gelişme karşısında yeşil Türk faşizmiyle set kurmaya çalışan AKP'nin de mevcut gelişmelere bakıldığında başarma şansının olmadığı net olarak belirtilebilir.
Kürt özgürlük mücadelesinin AKP'ye karşısında büyük bedeller uğruna geliştirdiği direniş, sadece Rojava'da değil giderek kuzeyde ve hatta tüm Türkiye'de kendisi açısında önemli bir kırılma yaratacak potansiyeli barındırmaktadır. Örneğin, Suriye'de demokratik sistem hedefleyen tüm güçlerin Rojava Devrimi ve Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu etrafında toplanma zemini artık kaçınılmaz olarak oluşmuştur.
Suriye ve Rojava'da DAİŞ, El Nusra, Ahrar El Şam gibi çete gruplarının geriletilmesinde belirleyici güçler tartışmasız olarak PYD ve YPG-YPJ güçleridir. Eğer PYD ve YPG-YPJ direnmeselerdi söz konusu terörist gruplar Türk devletinin desteğiyle sadece Rojava'ya değil, tüm Suriye'ye hakim duruma geleceklerdi. Rojava devrimi ayakta kalınca Türk devleti sadece Rojava ya da Suriye'de kaybetmiş olmadı, kuzey Kürdistan'da da büyük bir çöküş sürecine girdi. Eğer bugün Erdoğan ve avanesi Kürt Özgürlük Hareketine karşı bu kadar öfke dolmuşsa, eğer bu kadar pervasızca saldırıyorsa işte bu başarısızlığından Kürt hareketini sorumlu gördüğü içindir.
Kürt hareketi Erdoğan ve AKP'nin Suriye ve Ortadoğu projesini tümden boşa düşürdü. Halep'te bile çeteleri başarısız kılarak oradan çıkarılmasını sağlatan Kürt Özgürlük Hareketinin Türk devleti karşısındaki direnişidir. Kendisine vekaleten Kürtlere karşı savaşan güçler başarısız olunca, Türk devleti sırf Rojava kantonları birleşmesin diye açıktan Suriye işgaline başladı. Ancak, unutulmamalıdır ki, bu işgal da Rusya ve ABD'nın göz yummasıyla gerçekleşti. Aksi durumda Suriye iç savaşını körüklemesine rağmen çetelerle el ele vererek Rojava veya Suriye topraklarını işgal edebilmesi mümkün olamayacaktı.
Gelinen aşamada Suriye'de gerçek istikrarı sağlayacak gücün demokratik ulus projesiyle tüm farklı etnik ve inanç gruplarını bir araya getiren Rojava devrim güçleri olduğu anlaşılmıştır. Eğer uluslararası güçler de Suriye'de gerçek bir istikrarın sağlanmasını istiyorlarsa ittifak edilecek yegane gücün Rojava devrim güçleri olduğunu bilmek durumundadırlar. Bu, aynı zamanda Esad rejimi açısından da geçerlidir. Esad rejiminin varlığı da Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu güçleriyle geliştireceği demokratik uzlaşıdan geçmektedir. Bu uzlaşı da ancak, tüm farklılıkları içinde barındıran ve yerel demokrasiyi geliştiren Kuzey Suriye Federasyonunu kabullenmekle mümkündür. Aksi durumda ne rejimin doğru değişim yaşaması ne de krizin sona ermesi mümkün olmayacaktır. Adorno'nun dediği gibi nasıl ki yanlış hayat doğru yaşanmayacak ise, anti demokratik bir zihniyetin demokratik bir sistem yaratması da mümkün olmayacaktır.