Tüm çabalara rağmen ulus devlet yapılarını yüzyılın sonlarına kadar yaşatabildiler. Ancak tüm deneyimler ulus devletin yaşaması için etnik olguların yetersiz kaldığını gösterdi. Bölgede siyasi İslamın harekete geçirilmesi ulus devletin her an dökülmeye hazır olan harcını güçlendirmeyi amaçlamaktaydı ve Körfez savaşından sonra siyasi İslam harekete geçirildi. Her ülkede değişik isimlerle açığa çıkan örgütler, yine uluslararası güçlerin desteği ile büyüdü, örgütlendi ve silahlandılar. Bu kez çatışmalar bölgenin en köklü geleneği olan inanç ve mezheplere dayandırılarak sürdürüldü. Malzeme Ortadoğu’nun has evladıydı. Ancak böyle bir harmanlama sonuç alabilirdi veya hesap bunun üzerine kuruldu.
Rejimler formatlandı, yasalar yazıldı.
İnanç ve mezheplerle donatılan Batı’nın ulus devlet yapılanmaları; 2010 sonunda gelişen ayaklanmalarla belki de son bir çırpınış ile kendini yaşatmaya çalışıyor. Ancak tüm müdahalelere rağmen Mısır, Libya, Tunus, Bahreyn, Yemen gibi ayaklanmaların olduğu ülkelerde halen sistemler oturmamışsa, Ortadoğu’nun artık ithal sistemlere olan tokluğundandır.
Suriye de bu gelişmelerden nasibi alan ülkelerden biri. Bir yılı aşkındır süren savaşla toplumsal dokuda her geçen gün biraz daha parçalanmaya çalışılmaktadır. Başlangıçta Baas rejiminin baskıcı yapısına karşı geliştiği söylenen müdahale; mezheplere dayandırılarak sürdürülmeye çalışılmaktadır. Suriye gibi farklı inanç ve etnik yapıların yoğunlukta olduğu ülkelere müdahale, çeşitli çıkar güçlerinin hedefi olmaktan kurtulamaz. Kimi mezheplere, kimi etnik yapılara, kimi ise her ikisine dayanarak çıkar çatışmasını, o ülkenin toplumu üzerinden geliştirir. Nitekim Suriye’de olan da budur. Yani bölgenin toplam çelişki ve çıkarlarının çatıştığı bir ortam.
Bu politikaların dışında kalmak hedef olmak anlamına gelir ki; Rojava’ya yönelik saldırıların esas sebebi budur.
Rojava halkı Ortadoğu’nun kültürel sosyal, siyasal dokusuna denk düşen bir sistem oluşturdu. İçinde farklı etnik ve inanç kesimlerini alan bir sistemle bölgenin ihtiyacı olan bir modeli geliştirdi. Zaten kıyamet de böyle koptu. Çünkü bu sistem uluslararası ve bölgesel güçlerin amaçlarına terstir. Bölgeye ithal edilen sistemlere alternatiftir. Mezhep ve etnik savaşlarının panzehiridir. Dolayısıyla hedeftir.
Ortadoğu denklemi içerisinde ortaya çıkan bu oluşum sadece Kürtlerin kazanımlarına bir yönelim değil, aynı zamanda bölgenin farklı bir modelle tanışmasına veya özüne dönemesine de bir saldırıdır. El Nusra adı ile öne çıkan ve İslami bir oluşum amaçladığını söyleyen bu ve buna benzer oluşumların arkasında uluslararası güçlerin olmadığı düşünülemez. Sivil halkı katletme fetvaları veren bir örgütün de İslami bir amaç taşıdığı gerçeği yansıtmamaktadır. Türkiye’nin desteği madalyanın görünen yüzüdür. Çünkü Kürtlerin kazanımlarına bölgede karşı çıkan ülkelerden biridir ve yıllardır Kürtlere karşı en ağır yönelimleri geliştirmiştir. Madalyanın görünmeyen yüzü ise her hekese malumdur. Nitekim Til Hasil ve Til Eran’da yaşanan katliama uluslararası ve bölge güçlerinin sessizliği bu gerçeği bir kez daha doğrulamaktadır.
O halde öncelikle Kürtlerin ulusal birlik ekseninde kendi kazanımlarını korumaları kaçınılmazdır. Bunun içinde Güney Kürdistan hükümetinin Semelka Sınır Kapısını açması ulusal birliğin ön şartını oluşturmalıdır. Ulusal Kongre’nin hazırlıklarının yapıldığı bir dönemde, bu durumun hiçbir Kürt tarafından kabul edilemeyeceği bilinmelidir. Ve Rojava halkının büyük direnişi, başta Kürtler olmak üzere demokratik kesimler açısından desteklenmelidir.