Mısır, Nil’in ülkesi… Piramitler, firavunları ünlü bir diyar. Hz.Musa’nın yaşadığı toprak. Tarih boyunca hem kutsala hem lanete mekan olmuştur Mısır… Bu günlerde yine Mısır gündemde. Bir yılı aştı. Dünya gündemindeki yerini istikrarla korudu.

Tarih bugünü, bugün tarihi içerir. Bugünleri şaşkınlıkla izleyenler için Mısır’ın son yüzyıllık tarihine bir bakmak bugüne şaşkınlıkla bakmayı azaltacaktır. Bir de bakışlara bir derinlik katacaktır. Napolyon’un 1800’lerin başında Mısır’a adım atmasıyla hem Ortadoğu hem de Mısır’da ulus devletler yoluyla sorun eksik olmaz oldu.
Mısır tarihinin son yüz yıllık tarihi Müslüman Kardeşlerin de tarihidir. Müslüman Kardeşler bu tarihin en etkin aktörlerindendir.
Müslüman Kardeşler (İhvan); 1920’lerde eğitim görmek için Kahire’ye gelen Hasan El Benna, tarafından kurulur. Konuşmalarında ve yazılarında, Allah’a ve peygamberine derin iman ile bağlılık ve Allah’ın mütevazı bir kulu olmak için çalıştığını, bunun dışında herhangi bir servet veya başkanlık peşinde koşmadığını belirtmesi halkı etkilemiştir.
İhvan, çalışmalarına önce kültürel sahada başlamıştır. Biatin hemen akabinde Kur’an, Tefsir, Hadis, peygamberimizin sireti, akaid ve ibadet gibi ilimlerde kendilerini yetiştirmek için bir ev kiralayarak burayı medreseye dönüştürmüşler. İsmailiye’de sistem yaşamına kapılmışları bir bir çekip bu medresede yetiştirmişler. Bu küçük topluluğun oluşumunda en büyük rolü oynayan etkenler; bir araya gelip pratik bir takım davranışlar ortaya koymak, aralarındaki sevgi ve saygı bağını pekiştirmek, hayatlarındaki eksiklikleri tamamlamak, her konuda yardımlaşmak ve nefislerini fiili cihada hazırlamak olmuştur.

İhvan ve Filistin savaşı

1940’lı yıllarda İsrail’in kuruluş süreciyle birlikte ortaya çıkan Filistin sorunu, İhvan’ın etkinliğinin genişlemesine fırsat sunmuştur. İhvan’ın Filistin davasına yoğun ilgi göstermesi, Mısır toplumunda saygınlık kazanmasına neden olmuştur. Bu arada cemaatin çıkardığı haftalık dergi aracılığıyla o dönemde hem İngilizlere hem de İngilizlerin etkisinde bulunan Mısır yönetimine karşı İhvan’ın ciddi anlamda muhalefet hareketi olarak kendisini göstermeye başlamıştır.
1922 yılında ilan edilen sözde bağımsızlıkla beraber, ülkenin hükümdarı için sultan yerine kral unvanı kullanılmıştır. Yayınlanan kraliyet fermanıyla hem kralın hem parlamentonun olacağı meşruti bir yönetimin kurulduğu duyurulmuştur. Halk üzerindeki ağır ekonomik yük ile birlikte Mısır siyasal yaşamı üzerinde açık ve sınırsız İngiliz müdahalesi, 2. Dünya Savaşı boyunca İngiliz işgalinin halk tarafından hissedilmeye başlamasıyla birlikte İngilizlere karşı ciddi tepkiye de yol açmıştır.
Bu dış etkenin yanında hareketin başarısında Benna’nın liderliğinin etkisi de yadsınamaz. 1948 yılında İhvan’ın Filistin savaşından sonra yönetim için arz ettikleri tehlikenin bertaraf edilmesi için örgütün cephaneliklerine el konulmuş ve birçok üyesi tutuklanmıştır. 8 Kasım 1948 tarihinde Başbakan Mahmud Fehmi En Nakraşi, liderlerinin tutuklanmasının yanında feshedilmesi ve mal varlığının müsaderesi emrini vermiştir. İhvan’ın güç kaybetmesine yol açan hükümetin bu girişiminden sonra, Aralık 1948’de Nakraşi öldürülünce sorumlu olarak İhvan gösterilmiştir. Nakraşi’nin intikamını alma düşüncesinden hareket ettikleri iddia edilen taraftarlarının 12 Şubat 1949 tarihinde düzenledikleri bir suikast girişimi sonucunda İhvan’ın lideri Hasan El Benna hayatını kaybetmiştir. Benna’dan sonra Mısır Yüksek Mahkemesinin eski üyesi Hasan El Hudeybi İhvan’ın başkanlığına geçmiştir. Örgüt içinde tartışılmaz bir saygınlığa sahip olan yeni liderin politik kıvraklık ve kararlılık konusunda Benna’nın sahip olduğu özelliklerin uzağında olması örgüt içerisinde lidere kayıtsız şartsız itaat anlayışı yerine daha farklı çizgilerin var olmasına yol açmıştır.

Nasır ile iktidar çelişkisi

1952 yılında Hür Subaylar öncülüğünde devrim gerçekleşmiş ve Krallık rejimine son verilerek cumhuriyet kurulmuştur. Ana hedeflerinin ülkeyi yabancı boyunduruktan kurtararak müreffeh bir ülke oluşturmak olan Hür Subayların düşüncesi, İhvan’ın düşüncesiyle örtüşmektedir.
Emperyalizmin tüm boyutlarıyla kökünün kazınması, feodalizmin ortadan kaldırılması, tekellerin yok edilmesi, hükümetin üzerinde kapitalist sistemin inşa etmiş olduğu etkinin yok edilmesi, güçlü ulusal ordunun kurulması, sosyal adaletin sağlanması ve nihai olarak sağlıklı demokratik bir toplumun oluşturulmasını hedefleyen Hür Subayların liderlerinden Cemal Abdunnasır (Nasır)’ın düşüncesi ile İhvan’ın bu konulardaki yaklaşımı arasında pek fazla fark bulunmamakla beraber, İhvan’ın İslami düşünceden, Nasır’ın ise Sosyalist düşünceden hareket etmesi sorunlara bakış açılarını farklılaştırmaktadır. Bu da iki hareket arasında kaçınılmaz olarak iktidar mücadelesine zemin hazırlamamıştır.
Nasır, İhvan’ın ileri gelenlerinden bazılarının Devrim Komuta Konseyinde görev almalarını istemesi üzerine üç kişi bu talebe olumlu cevap vermiştir. Bu politikayla Nasır’ın asıl niyeti İhvan’dan devrime karşı gelebilecek tepkileri azaltmaktır. Konsey tarafından 10 Eylül 1952 yılında tüm siyasi partilerin resmi bir nitelik kazanmasını öngören bir yasa çıkarılması üzerine İhvan belgelerini resmi mercilere sunarak siyasi bir parti olduğunu ilan etmiştir. Bu durum İhvan’ın bir siyasi parti mi yoksa dini bir topluluk mu olduğu tartışmaları da beraberinde getirmiştir.
Ardından İhvan’ın rejimi devirmek için faaliyette bulunduğu gerekçesiyle 13 Ocak 1954 tarihinde tüm faaliyetleri yasaklanmıştır. 10 Ekim 1954 tarihinde Nasır’a karşı düzenlenen başarısız suikast girişiminin sorumlusu olarak İhvan gösterilmiş ve üyeleri tutuklanmıştır. Lideri Hudeybi’ye müebbet hapis cezası verilirken İhvan üzerinde önemli ağırlığı olan altı üye ise idam edilmiştir. Bu olaylardan sonra İhvan’ın düşünce, hareket ve yöntemleri değişmeye başlamıştır. Hudeybi’den sonra başkanlığa geçen Ömer Et-Tilmisani “Çağrı hikmetle yapılır, şiddet ve aşırılıktan kaçınmak gerekir” diyerek yumuşama sinyalleri vermiştir. Bu haliyle hareket, muhalif tavrını korumakla beraber etkili bir hayır kurumu niteliğinin ötesine geçmemiştir. Nasır, bir süre sonra rakibi Necip’e karşı tekrar İhvan’ı yeniden yasallaştırmıştır. Ancak 23 Ekim 1954’te İhvan’ın üyesi olduğu iddia edilen bir genç tarafından öldürülmek istenince yine her şey tersine dönmüştür.

Seyit Kutup’un etkisi

Nasır döneminde İhvan yepyeni bir ideolog ve ideoloji kazanmıştır. Seyit Kutup adlı öğretmen radikal bir milliyetçi olarak gittiği Amerika sürgününden üç yıl sonra İslamcı bir aydın olarak dönmüş ve İhvan’a girmiştir. Pek çok İslami hareketin manifestosu olma özelliğini koruyan yoldaki işaretler kitabı en önemli eseri sayılır. Örgütün yönetim konseyi ve propaganda bölümü başkanlığını yapmıştır.
1957’de çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu yeni özerk gruplaşmalar boy göstermiştir. 1962 de iyice olgunlaşmıştır. Suudi Arabistan’dan gelecek yardım sayesinde silahlı ayaklanma yoluyla devleti devirme ile eğitim çalışmalarının yaygınlaştırılmasını savunan iki ayrı grup şeklinde, iki ayrı stratejiye sahip olan bir kadro yapısına ayrışmışlar. Bu konuda bir bölünme yaşanmasa bu eğilimler her zaman etkin olmuştur. Gelişmeleri tehlike gören Nasır, 26 ağustos 1966’da Seyit Kutup ve iki arkadaşını idam ettirmiştir.
Nasır’ın yerine geçen Enver Sedat 1971’de tutuklu bulunan bütün İslamcıları serbest bırakmıştır. Daha sonra devlet eliyle yukarıdan aşağıya bir İslamileştirme süreci yaşanmaya başlanmış. Hatta 1980’lerde anayasaya şeriat tanımını yerleştirecek kadar İhvan etkili olmuşlar. 1974’te Ürdün Müslüman Kardeşler’e bağlı İslami Özgürlük Partisi militanları Sedat’a suikast girişiminde bulunmuştur. Bunun üzerine İhvan’ın önde gelenleri şiddete hiçbir zaman onay vermediklerini açıklamışlardır.
Bu gruplardan biri Sedat’ın affıyla serbest kalan Şükrü Mustafa’nın kurduğu Müslümanlar cemaatidir. 1977’de özellikle gençler arasında örgütlenen bu grup polis denetiminden kurtulmak için dağlara hicret etmişler, Hz. Muhammed’in sünneti gereği uzun giysiler ve sakallarla Mısır’da magazin konusu olmuşlar. Bu süreçte gruba yönelik polis operasyonlarının artması sonucu, grup vakıflar bakanını öldürüyor. Ardından büyük bir yönelime maruz kalan örgütün beş lideri idam edilmiş; geri kalan örgüt dağılmıştır.  
Diğer bir grup olan Cihad grubu 1981’de Enver Sedat’ı öldürmüştür.  Suikast günü birçok kentte halk ayaklanması başlatıp iktidarı ele geçirmeyi planlamış olsa da birkaç şehirde patlayan bombalar dışında kimse ayaklanmamış. İhvan yönetimi de ilk fırsatta olaylarla ilgilerinin bulunmadığını açıklamış el Cihad örgütü yapılan operasyonla dağıtılmıştır.

İhvan’ın demokrasiye yaklaşımı

Kuran ve İslam’ın diğer nakli kaynaklarına sıkı sıkıya bağlanan İslam’ın Hanbelî mezhebinin düşüncesine yakın olan Müslüman Kardeşler, öncelikli olarak Mısır üzerindeki yabancı hegemonyası, halkın yoksulluğu gibi hem devlet yönetiminde hem de bireysel yaşamda ahlaki değerlerin azalması gibi konular üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu problemlerin çözümünün ise İslami öğreti ve anlayışının benimsenmesiyle mümkün olacağını savunuyorlar.
Başından beri İhvan lideri Benna tarafından takipçileri için şu ilkeler belirlenmiştir: Allah’ın rızasının nihai gaye olması, Peygamberin önder, Kuran’ın anayasa olarak kabul edilmesi, yol olarak cihadın seçilmesi, şehitliğin en büyük ideal olarak görülmesi. Bu ilkelerle birlikte “Doğruluk, adalet ve iktidar” sloganlarını sık sık kullanan Müslüman Kardeşler, davasını başarıya erdirmesi için “derin iman, mükemmel teşkilat ve sürekli çalışma” anlayışından hareket edilmesi gerektiğini öngörmüşlerdir.
İhvan’ın demokrasiye yaklaşımı, yukarıdaki bu ilkelerden soyutlanmış değildir. Benna, 1923 tarihli Mısır Anayasası ve sistemiyle ilgili düşüncelerini açıklamıştır. Çeşitli boyutlarıyla kişi özgürlüğünün korunması, şura ve egemenliğin kaynağının halk olması, yöneticilerin halka karşı sorumlu olması, devlet otoritelerinin sınırlarının belirlenmesi gibi ilkelerin İslam’ın öğreti ve kurallarıyla uyuştuğunu dile getirmiştir. Bununla birlikte bu sistemin İslam’ın dayandığı Kuran ve Sünnet kurallarına aykırı olmaması gerektiğini vurgulamıştır. İhvan’a göre İslam topluluğu oy sandığında doğal olarak İslamcı liderlerini seçecek ve bu yolla kendi yönetimini kuracaktır. Demokrasinin kaynağının halk olduğunu dile getiren Müslüman Kardeşler, İslam’da iktidarın kaynağının Müslümanlar olduğunu ve bu yönüyle demokrasinin İslam’a uygun olduğunu iddia etmektedir.
İhvan’ın içinde bulunduğu en önemli problemi bazı yazarlar, son yıllara kadar siyasi yasaklı olmalarına bağlıyor. Bu dile gelenlerin aksine son bir yıllık İhvan iktidar pratiği söylenenlerin doğru olmadığını kanıtlamıştır. 2005 yılında yapılan seçimler boyunca bile tek söylemleri “Çözüm İslam’dadır” sloganının ötesine geçememiştir. İhvan’ın yetkililerinden Muhammed Abdülkuddüs, “Düşünce Mahkumları” adlı çalışmasında; İhvan’ın yasal düzenlemeler yapacak seçilmiş parlamentoyu kullanarak batılı demokratik model çerçevesinde İslam’ı uygulamak istediklerini açıklamıştır.


11 Eylül ve ‘ılımlı İslam’
Şah’ın devrilmesi ve İran Devriminin gerçekleşmesinden sonra benzer yönetimin Mısır’da da olup olmayacağı sorusuna İhvan’ın o dönemdeki lideri Ömer El Tilmisani’nin verdiği cevapta, Mısır şahı olarak nitelendirdiği Nasır’ın 1970 yılında öldüğünü, bu nedenle İran benzeri bir devrim peşinde koşmadıklarını belirtmiştir. Ilımlıların etkili olduğu İhvan yetkililerinden bazıları kendilerini Selefi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Selefeliğin ne olduğu konusunda ise farklı yaklaşımlar geliştirmişler. Bazı eleştirmenler ise, İhvan’ı Ortadoğu’da radikalizmi yaygınlaştırmakla eleştirmekteler. Bu eleştirileri reddeden İhvan yetkilileri, kendilerinin şiddet eylemlerine karşı olduklarını belirtmektedirler. Müslüman gençleri siyasete ve hayır hizmetlerine yönlendirdiklerini savunan İhvan, kendilerinin arayış içindeki yoksul kimseler için sığınak olduklarına işaret etmektedirler.
Esasen 11 Eylül sonrası dönemde İslam ülkeleri ile batı arasında ‘terörizm’ ve İslam arasında ilişki arayan ABD’nin de etkisiyle problemler ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede ‘terörizmle mücadele’de karşıtlığını sağlamak ve radikal İslamcıları soyutlamak için ‘ılımlı İslam’ terimi yaygın olarak kullanılmıştır. Şiddete ve radikalizme karşı olarak nitelendirilen ‘ılımlı İslam’ı benimseyen Müslüman kesiminin, El Kaide türü uluslararası İslamcı örgütlerle mücadele edeceği öngörülmüştür. 1979 yılında İran Devrimi sonrası “siyasal islam” kavramı yaygın olarak kullanılmış ve batılı yazarlarca ‘ılımlı İslam’ın’ karşıtı olarak değerlendirilmiştir. İslamcıların aşırı ve şiddete eğilimli olduklarını ifade eden ABD’nin Ortadoğu kökenli yazarı Geneive Abdo, şiddeti benimsemeyen ve yaşadıkları devletin siyasi rejimi çerçevesinde Müslümanları İslamcılardan ayırmak amacıyla ilk defa ‘ılımlı İslam’ kavramını kullanmıştır. 11 Eylül olaylarından sonra global cihadı reddeden seçim gibi bazı demokratik yöntemleri benimseyen siyasal İslam hareketlerini tanımlamada kullanılan ‘ılımlı İslam’ kavramının kökeni, Muhammed Abduh ve Cemalettin Afgani’nin reformcu düşüncelerine dayandırılmıştır. Avrupa ülkelerini dolaşan bu yazarlar, modern bilimlerin ışığında İslami düşüncenin yeniden yorumlanmasını desteklemişlerdi.
İhvan’ın yeni seçilen lideri Muhammed Badie’nin 17 Ocak 2010 tarihinde yaptığı konuşmada Kuran’ın belirlediği çerçevede İhvan’ın Selefi, Sünni ve siyasal bir örgütlenme olduğunun yanı sıra bilimsel, kültürel ve ekonomik örgütlenme modeli olduğuna söylemişti. İhvan hem ideolojik hem de taktik nedenlerden dolayı tebliğ faaliyeti ve örgütlü siyasi mücadelenin bir bileşimi olan çok daha sınırlı bir cihad anlayışını benimsemiştir. Bununla birlikte İhvan, Irak gibi yerlerdeki gayri Müslim kuvvetlere karşı silahlı mücadeleyi ateşli bir şekilde desteklerken, El Kaide’nin hizipçiliğine seçenek oluşturacak bir cihatçılık arayışına da koyulmuş ve İhvan’ın Irak kolu, Saddam sonrası Irak’ın Amerikan destekli siyasi sistemini benimsemeye başlamıştır. Dolayısıyla Irak’ta da İhvan “ılımlı” niteliğinden geri durmamıştır.

Kıptilere yaklaşım

Mübarek dönemindeki İhvan, aşırı anti Kıpti imajını kaldırmaya çalışmıştır. 1990 seçimlerinde tüm vatandaşlar için hak ve ödevlerin tam olarak uygulanacağını, ulusal birliğin sağlanması ve ılımlı program üzerinde çalışacağını bildiren İslami ittifak, radikal unsurlardan kendisinin uzak olduğunu açıklamıştır. Hatta bazı Kıpti adayları seçim listelerinde de göstermiştir. Fakat Kıpti (Mısır Hıristiyanları) toplum, İhvan’a mesafeli ve ihtiyatlı yaklaşmıştır. 2006 yılının başlarında İhvan, Kıptilerin kendileriyle ilgili korkularını gidermek için yeni bir tutum benimsediklerini bildirmiştir. İhvan’ın yetkililerinden Abdul Müneim Ebul Fütuh, İhvan’ın Mısır’daki tüm vatandaşların eşit haklarının olduğu anlayışına dayandığını, halifeliği siyasal bakımdan değil, ruhi yönden canlandırmak istediklerini ve Kıptilere yönelik ayırımcı politikalarının olmayacağını açıkladı. İhvan’ın önceki lideri Mehdi Akif’in Mısır ulus devletinin çok milletli İslam halifeliği karşısında önemini kaybettiğini, Said Paşa’nın 1956 yılında kaldırdığı zımni statüsünün Kıptilere verilmesi, kendilerinden cizye alınması karşılığında askeri hizmetlerde görevlendirilmemeleri yönündeki açıklamaları Kıpti toplumda ciddi endişeler yaratmıştır
İhvan’ın 2004 yılındaki Reform Girişimi ile 2007 yılındaki Şura Programı adlı belgelerinde Kıptilerin ana vatanın eşit ortağı ve Mısır toplumunun dokusunun birer parçası oldukları belirtilmiştir. Fakat İhvan’ın bu açıklamalarına karşın Kıptilerin devlet başkanı olup olmayacakları silahlı kuvvetler ile devletin diğer üst birimlerinde yetkili olarak görev üstlenip üstlenmeyecekleri sorunlara net ve somut cevaplar verilebilmiş değildir.

Ortadoğu’nun umudu nedir?

İhvan, tarihleri boyunca Hasan el Benna’nın geliştirdiği taktikler dışında İslami bir devlet kurma yolunda bir stratejiye sahip olmamışlardır. Uzun bir dönem iktidarı başkalarına bırakmışlar ve kendilerini başkalarına karşı tanımlamakla yetinmişlerdir. Benna’nın ardından Seyit Kutup’un bıraktığı çizginin etkileri olsa da çok fazla etkin değildir. Uzun yıllar boyunca stratejileri “toplumu dönüştürerek iktidarı kuşatma” olmuştur.  
Yukarıdaki anlattıklarımız İhvan’ın ne kadar geliş-gidişli, ne kadar çok çizgili bir durumu olduğunu çok açık göstermektedir. Ancak sonuç olarak İhvan’ın desteklediği Mursi’nin güçlü eğilim olarak sergilediği bir yıllık pratik deyim yerindeyse hayal kırıklığı yaşatmıştır. İktidar kibri, “Çoğunluğum, istediğimi yaparım” anlayışı, yargının siyasallaştırılması, iktidara sınırsız yetki tanınması, muhalefete kulak tıkanması, yandaş tayinleri, kötü ekonomi karnesi, devleti “İhvanlaştırma” politikası, toplumun dikişlerini attırdı. Böylece Mursi, sadece Mısır siyasetinin her daim başrol oyuncusu olmuş orduyu değil, Mübarek zulmüne karşı kendisini desteklemiş liberalleri, laikleri, hatta Selefileri de karşısına alması İhvan’ın paradigmasal sorunlarının açığa çıkmasıdır.
Bu noktada İhvan’ın düşünce dünyasında etkili bir role sahip olan Muhammed Tevfik el Şavi (Harvard ünv. Siyasi bilimler ve İslam Felsefesi profesörü) değerlendirilmesi gerekir. Şavi’nin düşüncesinin özünde Liberal demokrasi ile Reel sosyalist deneyiminin eksikliklerini giderecek bir demokrasi algısı vardır. Yine iktidarı hedeflemeyen bir toplumsal örgütlenme olarak önemli etkileri olsa da alternatif sistemlerini yaratamamış olmaları İhvan’ın zayıf karnıdır. Tabi burada pek çok kesimi, rengi içinde barındırmaları olumlu taraflarıyken, bunları ortak potada harekete geçirmedeki, demokrasiyi doğru ve yeterli yaklaşmamaları yaşadıkları diğer yetersizlikleridir. Mısır ve Ortadoğu’da hem İslami hareketlerin, hem diğer toplumsal kesimlerin parçalı duruşundan sorumlu güçlerden biri de İhvan’dır.
Sonuç olarak Mısır’a tüm bu tarihsel ve güncel deneyimlerle baktığımızda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın dile getirdiği şu gerçeği çok yakıcı bir şekilde görüyoruz: “Kendilerini daha çok Mısır’daki El Ezher Üniversitesi’nde Sünni geleneğin, İran’ın Kum kentindeki medreselerde de Şia geleneğinin modernleşmesi olarak sunan ideolojik ve toplumsal yapılanmalar, taşıdıkları hakikat paylarıyla liberal kapitalist modernitenin eşiğine bile varamayacaklardır.”
Napolyon’un Mısır’a girmesiyle Ortadoğu’da modernite mahşerine kapı olunmuşsa bundan sonra da mevcut anlayış aşılmazsa bu durum devam edecektir. Çözüm için bir arayışı olanlar için Kürt Halk Önderi’nin Ortadoğu demokratik konfederalizmi ve demokratik modernite yaklaşımı incelenmesi gereken temel yaklaşımdır. Demokratik Modernite Ortadoğu’da umudun adıdır.


ERDAL CEYLAN