Tekin olmayan büyük belirsizlikler çağını yaşıyoruz. Kaotik süreçlerin bütün faturasını ve sonuçlarını bütün çıplaklığıyla toplumlar yaşamaktadır. Erkek, ailesinin başında klasik aile reisliği rollerinde her şeyi kontrol eden, çözen ve geçimi sağlayan konumdan –kendisini buna inandırsa da- çoktan çıkmıştır. Böyle bir erkek modeli yoktur karşımızda. Orta-sınıf erkek bile çağımızda bu rolleri oynayamamaktadır. Erkek aileyi tam bir kapatma halinde oldukça despotik yöntemlerle savunmaya gidecek, ki genellikle bu dinsel örtülü, bağnaz koyu bir ailecilik biçiminde gelişir. Devlet ne kadar böylesine mutaassıp-dinci ve kapalı aile yapısını geliştirmek ve teşvik etmek istese de, özünde bu aile olgusunun mevcut haliyle sürdürülemezliğine işarettir. Özü çarpıtılmış kapitalizm karşısında kapanmış ve gelenekçi ailedir ayakta tutulmaya çalışılan. En ufak bir demokratikleşmeye ve özgür-eşitlikçi şekillenmeye kapalı ve en önemlisi de sonuç itibarıyla kapitalist modernitenin aile modelinin krizli de olsa devamlılığına hizmet eden bir aile yapısıdır. Günlük olarak görülen aile içi şiddet, ensest, giderek artan boşanmalar, küçük yaşta evlilik kurumuna alma bu biçimiyle özünde ailenin yeniden egemenlikli ve katı sınırlarda restore edilmesinden başka bir şey değildir. Her halükarda büyük bir çaresizleşmedir ve belirsizliktir erkekte yaşanan. Elde tutamadığı egemenliği ile, sıkı da kavrasa kendi kimliğinden ve doğasından büyük bedeller ödeyerek, aslında canavarlaşarak girdiği bir süreçtir. Aslında her ikisi de hakim erkekliğin iflasıdır. Klasik erkek rolleri ve devletle egemenliği paylaşan küçük imparatorluk alanı olarak aile kalmamıştır, paramparçadır, çözülmektedir. Savaş, yoksulluk, bilinçsizlik, işsizlik, toplumsal-kültürel göçertilmişlik içerisinde ekonomik ve yaşamsal sorunlar ile gelen çözülme, korku, belirsizlik, geleceksizlik ve stres, erkeği çok kapsamlı bir kimlik krizine sürüklemektedir. Sonuç olarak erkeğin kendi egemen kimliğinden şüpheye girmesi ve hatta bir kırılmaya uğraması çok yanlış olmamakla birlikte; fakat bu biçimi öldürücü olmaktadır. Hedefi yanlış, kendi kendini ve kendi toplumunu, aileyi vuran  öfke ve yıkıcılığın, bilinçli alternatif bir demokratik kültür ve direnişe dönüşmemesi durumunda çok ağır sonuçları olmaktadır. Soykırım sisteminin en vahşi yüzü de bu zaten. Öfke, nefret yaratıyor ve fakat kendi içine yöneltip orada bir değersizleşme, hiçlik ve çaresizlikle adeta kendisi olmaktan çıkan ve cinnet haline dönüşen bir varoluştur. Çoğu kez erkeğin bu öfkesi ve değersizlikle yüklü çaresizliği; kadın ve çocuk üzerinde şiddete ve katliama dönüşmektedir. Soykırım döngüsü zincirleme pekiştirilmiş oluyor. Kadın ise giderek daha fazla "sahipsiz", "sığınaksız" olarak çok daha fazla bütün krizlerin vurduğu, toplumsal çıkmazların en fazla yükünü taşıyan ve piyasa değeri düşen, fakat giderek genelin ucuz malı haline gelen bir konumdadır. Sorunun sistemsel olduğunu görmek önemlidir.

Çözülen klasik cinsel roller birbirine yöneltilmiş bir cinslerarası savaştır. Bu yeni bir şey değildir. Klasik cinsel roller de özünde bir savaş alanıdır. Cinselliğe yedirilmiş, gizli-saklı ve topluma kapalı "mahremiyet" alanlarında yaşanıyordu. Sevgi-nefret ikileminde her iki uca da savrulan ve ikisini de beraberinde taşıyan ölümcül bir ilişkidir kadın-erkek. Fakat buna bir de soykırım kıskacı eklendiğinde bu ilişki adeta cehennemi bir hal alır.
Bu konudaki arayışlar maalesef bu dualiteyi giderek  düşmanlığı daha da derinleştiren niteliktedir. Sorunun kaynağına inip toplum-bilimsel çözümlemesi yapılmadan girişilmiş cinsiyet özgürlük arayışları bu kaotik zemini daha da derinleştiriyor. Etki-tepki ikilemini aşamayan ve oldukça tikel ve bireysellik sınırlarını aşmayan toplumsal çözümleri barındırmayan bir tepki hareketi var. Hiçbir toplumsallığı barındırmayan, üretmeyen saptırılmış ve ama özgürlük adına yüceltilen, ısrarla "kimlik", "meşruiyet" kazanmaya, kendisini hareket olarak tanımlamaya çalışan azımsanmayacak bir protesto grubu var. Protestoyu, dar muhalifliği  ve tepkiselliği aşmayan her türlü yaklaşım bu tabloyu daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir.
Jineoloji -Kadın Bilimi- bu konuda önemli bir çıkış sağlatabilir. Kadın köleliğinin aydınlatılması ve özgürlük çizgisinde kendi toplumsallığında demokratik-eşitlikçi  bir özgür-eş yaşam gerçekliğine dönüştürülmesi Jineolojinin temel görevleri olarak tartışılmaya başlanmaktadır. Bu tartışmanın kadınlara büyük bir sorumluluk yüklediği ve bütün kadınları çok heyecanlandırdığı kesin.