Ortadoğu, dalkavuklar, yardakçı ve yalakalar çemberinde önce vezir, sonra rezil, rüsva olan kağıttan diktatörler mezarlığıdır.

Mısır’da, 1952 yılında gerçekleşen darbenin en karizmatik kadrolarından biri olan Cemal Abdülnasır bile dalkavukların aşıladığı güç zehirlenmesine esir olmaktan kurtulamadı.

Onu, yalnız Mısır’ın değil, geri kalmış Arap dünyasının kurtarıcısı olarak parlatıp öne sürdüler. Ancak, büyük kurtarıcı olarak bu alemin efendisi olması için, Filistinlileri yerleri, yurtlarından sürerek Arapların onurunu kıran İsrail'e ders vermesi gerekiyordu.

İsrail ise Amerika demakti. Nasır, kağıt üzerindeki gücüyle Amerika'yı da yenecek güçteydi. Dalkavuklar, bunu fısıldamıyor, haykırıyorlardı.

Ve 1967 savaşı, Arapların güç birliği ile başladı. Onurlarını çöle gömen bir yenilgi ile çıktılar. Nasır’ın başı eğildi. Onur yarasının acısıyla can verdi.

Nasır vak’ası, Ortaduğu horozları için büyük travma oldu. Ama yeterince ders alınmadı. Yeni kurtarıcılar, fetih heveslileri hep türemeye devam etti.

Bir okul kaçkını işsiz, mesleksiz olan Irak’lı Saddam Hüseyin bunlardan biriydi. Sokak kültüründen gelen bütün benzerleri gibi mahir bir yalancı, açık deyişle, yığınları kandırıp dolandırmayı bilen hayalperest bir kalpazandı.

Nasır’ın boşluğunu dolduran ölümsüz efendi olmak için, BAAS Partisi varoşlarında, ateşli bir Filistin sevdalısı olarak ortaya çıktı.

Tabii olarak yeminli Kürt düşmanı bir Arap Milliyetçisi…

1968 yılında General Arif’i deviren General Hasan El Bekr’in kadrosunda yer aldı. Zaman içinde, devlet başkanı yardımcılığına kadar yükseldi. 1979 yılında, (tıpkı Erdoğan’ın Erbakan'a yaptığı gibi) El Bekr’ı devirip, katillerden kurulu bir kadronun reisi oldu.

 Bu sırada, Basra körfezi bataklıklarında, anlaşmazlık halinde oldukları komşu İran’da rejim değişmiş, Mollalar iktidar olmuştu. Rejim zayıftı. Amerika ve Batı dünyası ile ilişkilerini koparmış, iyice de yalnızlaşmıştı.

AKP rejiminin, zayıf düşen Irak’ta Başike ile çaktırmadan işgal hareketine girişmesi, paramparça olmuş Suriye'de El Kaidecilerle işbiliği yapıp, benimdir diyerek haritanın orasına burasına kırmızı çizgiler koyması gibi, Saddam için de zayıflamış İran, fırsattı. Fırsatı kara dönüştürmek üzere, savaşı başlattı.

 Kenidisi, "Savaşların efendisi" namıyla başkomutandı. Ama hesapları tutmadı. Savaş, on yıl sürdü. İki taraftan bir milyon insan öldü. Ama galibi olmadı.

Türk ordusu Kürt şehirlerini kuşatıp katliam yaparken, duvarlara da "kurdun dişine kan değdi" diye ırkçı sloganlar yazyorlardı. Saddam’ın dişine kan tadı değişti, İran savaşıyla.

Kan görmek için, hemen sonra, Enfal adıyla Kürtlere saldırdı. 280 bin kişiyi katletti. Halepçe’de kimyasal bomba ile soykırım yaptı.

Amerika, yine de ona sesini çıkarmadı. Fakat o, bütün benzerleri gibi, nerede durmasını bilmeyen bir diktatördü. Dalkavuklarının ruh zehirlemesi dolduruşa gelmiş, fatih adayı idi. Bu hevesle, Amerikan elçisine "Kuveyt'i topraklarıma katmak" istediğini söylediğinde, "siz bilirsiniz" cevabını almış, aklınca bunu "izin senin" diye anlamış, üç gün sonra da tanklarını yollamış, böylece dalkavukların kurbanı olmuştu.

Gelelim, TC’ye: O da Ortadoğu'da bir parça. Cumhuriyeti ve demokrasisi de bu toprakların havası ve suyundan. Recep Erdoğan ise ülkenin reisi. 

Erdoğan'a atfen, 2007 ylında bir dergide yayımlanan ve tekzip edilmeyen "bir Kürt devleti Arjantin'de de kurulsa biz karşı çıkarız" sözü, kin damlayan nefretin ifadesiydi. 

Geçmişi atlayarak günümüze baktığımızda kin ve öfkeyle Kürtlerin canı alınıyordu. Kin ve öfke kusulurken adalet duygusu yok, Kürt yurttaş olma bir yana insan bile değildi.

Son yedi ay boyunca kuşatılan şehirlerlerde, tanklar, toplar ablukaya ara verdiklerinde geride, topluca diri diri yakılmış insan cesetleri fışkırmaya başladı bodrumlarda.

Yüzlerce ölü toplandı harabelerden...

Evlatlar, sokakta katledilmiş ve kaldırılmasına izin verilmeyen annelerinin cesedine, 10 gün boyunca uzaktan baktılar. Yaklaşan köpekleri kovmak için taş attılar. Bağırdılar. Katledilmiş kadınlar çıplak teşhir edildi.

Ve yanmış, yıkılmış şehrin sokaklarında, Kürtleri aşağılayan ırkçı sloganlar yazıldı. Ayakta kalan evler talan edildi.

Öte yandan, yer yüzündeki bütün Kürtler düşmandır hesabı, Rojava’da görülüyordu.

Ki, bu Amerika'ya rağmendi. Rojava Kürtleri Amerika'nın müttefikiydi, çünkü.

Oysa, Amerika'ya rağmen Kuveyt'e giren Saddam’ın başına gelenler bellidir. Erdoğan’ın basireti mi bağlandı, yoksa Suudilerle oluşturduğu eksek kaybettiği için panikte mi bilinmez, iki nedenle Rojava Kürtlerine saldırıyordu. Birinci neden, dünya durdukça Kürt, gün yüzü görmesin diye idi. İkinci sebep de, dindaş, yoldaş, yandaş IŞİD ve El Kaide’nin çıkarlarına bekçilik...

Sebepler böyle de sonuç, horozlanmaydı. Kimse kendine yapılanları, çıkarına el uzatan haydutlukları ve kendini Ortadoğu çöplüklerinin efendisi sananları unutmuyordu.

Ancak, Kürtler çağımızın mazlum ve masum halkıydı. Yer yüzünde onları koruyan adalet olmasa bile, onlara yapılanlar, haydutların cezalandırılmasında gerekçe olabiliyordu. Kürt kırımı yapan Saddam, şimdi boynu da kırık bir horoz olarak mezarında yatıyor...