BARIŞ BALSEÇER
Arkeoloji bilimi genç olmasına rağmen hayati önem arzeden, insanlığın ihtiyaç duyduğu temel bilimlerden biridir. Fizik, kimya ile kıyaslanabilir mi derseniz, kesinlikle evet. Bizler duygularımızla yaşayan varlıklarız. Arkeoloji, geçmişe hakim bir şekilde geleceğe daha emin adımlarla yürümemizi sağlar.
Kürdistan’da herhangi bir köye gidip bir yaşlı ile konuşun, Kürt sözlü edebiyatı üzerine devasa masallar, hikayeler, destanlar anlatabilir. Ama maalesef bunlardan yararlanarak Kürt mitolojisi henüz oluşturulmuş değil. Ortadoğuda’ki hiçbir toplum kesinlikle tarihe ve arkeolojiye değer vermiyor.
Diğer bilim dallarına göre genç bir bilim olan arkeoloji, bu alandaki bilim insanlarının çalışmalarıyla birlikte, tanımına uygun biçimde geçmişin bilgisi, bilimi ve öğretisini ortaya çıkararak, geçmişe ışık tutuyor. Medeniyete beşiklik eden Kürdistan’da da bu bilimin çalışmalarının hak ettiği biçimde sürdürülmesi, elde edilen verilerin korunarak, objektif biçimde insanlığa taşırılması önem taşıyor. Göbeklitepe, Hasankeyf, Zeugma’da olduğu gibi binlerce yıl öncesine dayanan ve insanlık tarihinin başlangıcına kaynaklık eden bulgular ortaya çıkmasına rağmen bunlar resmi tarihin ve Türk devletinin kıyımlarından kurtarılabilmiş değil. Kürt halkına yönelik fiziki katliamlara paralel olarak Kürt dili, kültürü ve tarihine yönelik saldırılar ve asimilasyon politikalarının hız kesmeden devam ettiği günümüzde, arkeolojinin aydınlattığı gerçeklerin bu topraklarda daha bilinçli ve ısrarlı biçimde sahiplenilmesini gerekli kılıyor.
Kürdistan’daki birçok arkeolojik kazıda yer almış ve bu alanda çalışmalar yürüten arkeolog Mesut Alp, tarih bilinci ve arkeoloji biliminin önemini anlatarak, arkeolojik verilerin Kürt dili ve kültüründeki yansımaları, Kürtlerdeki tarih bilinci ve Kürt halkının arkeolojiye yönelik yaklaşımına yönelik sorularımızı tarihten ve güncel örneklerle yanıtladı.
Arkeoloji denilince ne anlamamız gerekir ve arkeoloji bilimi neden önemlidir? Diğer bilim dallarıyla arasındaki fark nedir?
Arkeoloji, Yunancadaki 'ἀρχé’ (ar(ch)ke); eski, eskiden kalma ve 'ό λόγος (logos)’; bilgi, bilim, öğreti, öğretme, tanımlama, ortaya koyma kelimelerinden türemiştir. Kelime anlamı olarak da ‘eskinin bilgisi, bilimi, öğretisi, tanımlanması ve ortaya çıkarılması’ anlamlarına gelebilmektedir. Eski Latince’den türetilmiş bir kelimedir. Arkeoloji, genç bir bilim dalı. Yani matematik, fizik, kimya vb. bilim dallarıyla kıyaslarsak, dün doğmuş bir çocuk gibidir.
Arkeolojik kazıların başlaması aslında Avrupalıların, Homeros’un İlyada ve Odysseia eseri ile Tevrat’ta yazılan birçok hikayeyi okuması, buralarda bahsedilenlerin peşine düşmesi ve yüzlerini doğuya çevirmesiyle başlamıştır. Bu bilim dalı 1700’lerin sonunda hayatımıza girmeye başladı. İlk dönemlerde arkeolojik araştırmalar sistemli kazılar şeklinde olmuyordu. Yani belli bir amaca yönelik kazılar gerçekleştiriliyordu. Heinrich Schliemann’ın Troia kazısı bu amaca yönelik kazılara örnek verilebilir. Yine Musul kentinde yer alan Asur başkenti Ninova kazısı da sistematik kazılara örnektir.
Arkeoloji, tek başına yapılan bir bilim değil. Diğer bilimlerden ayrılan en temel özelliği, inter disipliner bir karaktere sahip olmasıdır. Yani bir kazıya başlamadan önce, coğrafyacılarla çalışılarak bölgenin jeomorfolojisi incelenir. Kazdıktan sonra, arkeobotanikçilerle çalışılır. Dönemin insanlarının beslenme alışkanlıklarını ve ne yediklerini ortaya çıkarmak için bitki bilimi ile kombine edilir. Ayrıca zooarkeoloji yapılır. Çalışmayı yürüten insanların hayvan faunası hakkında geniş bir bilgilerinin olması gerekiyor ki, kazının yapıldığı alanda ortaya çıkan kemiklerin hangi hayvanlara ait olduğu tespit edilebilsin. En basit örnekle beslenme rejimi ortaya çıkarılır. Kimya bilimi ile çalışılır. Kazının yapıldığı alanda karbon-14 (C-14) ile yaş tesbiti yapılır. Bu tespit çalışması yöntemi, arkeolojiden tamamen farklı ve kendi kuralları olan bir alandır. Yani arkeolojide tarihleme C-14 testi ile yapılır. Lakin belirtmek gerekir ki, C-14 testi arkeolojik kazılarda yapılan tarihlendirme (yaş tespit etme) çalışmalarından sadece biridir. Ama en çok güvendiğimiz yöntemdir diyebiliriz. Bitki, hayvan, insan gibi tüm canlılara ait kalıntı ve fosillerin, çanak çömlek ve kap gibi buluntuların büyük kısmını C-14 yöntemi ile tarihlendirmek mümkün. Gün geçtikçe daha düşük hata paylarıyla yapılan bu tarihlendirmeler çok sağlıklı sonuçlar vermektedir. Son geliştirilen kalibrasyon yöntemleriyle daha önce 100 ile 500 yıl arasında değişen hata payları, 50 yıl gibi çok daha düşük bir orana yaklaşmıştır.
Arkeoloji, numizmatik, astronomi ile de çalışılır. NASA’dan uydu fotoğrafları üzerinden Mezopotamya arkeolojisi üzerine çalışan ekipler bulunuyor. Yani kısaca arkeoloji, eskiyi arayan ama olabildiğince diğer disiplinlerle ilişki içerisinde olan ve onlardan maksimum düzeyde istifade eden bir bilim dalıdır. Bunların başında tarih, antropoloji, coğrafya, kimya, fizik ve biyoloji gelir.
Arkeoloji önemli bir bilim dalıdır. Sürekli olarak geçmişi, kendi ömrünün vefa etmediği dönemleri algılayıp, ortaya çıkarıp, bunu diğer insanlarla paylaşır. Aynı hataları tekrar etmeyip, daha önce dünya üzerinde yaşamış olan toplumları, halkları, kültür ve medeniyetleri, yazının icadı, bundan önceki tarih ve kültür varlıklarını tespit edip, bunun üzerinden tanımlayıp geçmişimize ayna tutuyoruz. Orayı iyice anlayıp, özümseyip, günümüzü daha anlamlı, daha doğru şekilde yaşama gayreti sarfediyoruz.
Bu anlamda arkeoloji bilimi genç olmasına rağmen, hayati önem arzeden, insanlığın ihtiyaç duyduğu temel bilimlerden biridir. Fizik, kimya ile kıyaslanabilir mi derseniz, kesinlikle evet. Bizler duygularımızla yaşayan varlıklarız. Arkeoloji, geçmişe hakim bir şekilde, geleceğe daha emin adımlarla yürümemizi sağlar.
Arkeolojiye batılının verdiği değer oranında değer veriliyor. Anadolu veya Mezopotamya’daki arkeolojik alanların hepsi batılı için bir pazara dönüşebiliyorsa, batı müzelerinde sergilenecek buluntuları kapsıyorsa, kimin kazı yaptığına dair iki kuruş bir bilgi olacaksa, batılının o arkeolojik alana verdiği değerle bizler anlamlandırıyoruz.Çalıştığınız arkeolojik kazılardan örnekler verebilir misiniz? Şu ana kadar hangilerinde yer aldınız?
Ben şanslı bir öğrenciydim. Üniversite hayatımın ilk yılından itibaren birçok kazıya katılma şansım oldu. Bunlardan ilki Diyarbakır’ın Bismil İlçesi’nde bulunan Tepe Beldesi’ndeki ‘Ziyaret Tepe’ kazısıydı. Akron, Cambridge, Helsinki, Münih ve San Diego üniversiteleri bu kazının bir parçasıydı. Ben ise Ege Üniversitesi’nden bu kazıya katılmıştım. Çok önemli bir kazı çalışmasıydı. Bu bilimin üstadlarıyla ders kitaplarından tanışmış ve o kitaplardan bu bilime çalışmıştım. Asur dönemi ile ilgili bir kazı çalışmasıydı. Asur dönemi tarihte çok geniş bir dönemi kapsar. Ziyaret Tepe’nin bulunduğu bölge oldukça büyüktür. M.Ö. 7-8. yüzyıldaki Asur metinlerinden anladığımız kadarıyla Kuzey Mezopotamya’da üç yönetim merkezinden bahseder. Birincisi Amed’i, biri Tuşan, diğeri de yine Bismil’de yer alan Kerxe’dir (Türkçe Üç Tepe Köyü). Bu üç alanı kapsayan orta ve yeni Asur dönemi, M.Ö. birinci bin yıl ile 2 binli yılların çeyreğine kadar süren dönemi kapsıyor. Virginia Üniversitesi ile Riha’da Kazane Höyük’te Halaf dönemine ait bir kazı çalışmasına katıldım. M.Ö. 5 bin yıllarına aitti bu çalışma. Uruk dönemine tarihlenen kazılara katıldım. Bismil’deki Kavuşan Höyük kazısına katıldım. Kavuşan Höyük, M.Ö. 2. ve 3. bin yıla kadarki orta ve yeni Asur dönemine ait bir kazı çalışmasıydı. Birçok yüzey araştırmasına katıldım. Yüzey araştırmalarında paleolitik çağa (günümüzden yaklaşık 60 bin yıl önce) ait birçok buluntu elde ettik. Bunlardan en önemlisi ise Mardin Artuklu Üniversitesi’nin üzerine kurulmuş olduğu kampüs alanıdır. Kampüs alanını ziyaret edecek okuyucular olursa, alanın tam ortasında büyük bir boşluk göreceklerdir. Tespit ettiğimiz o boşluk alan, paleolitik çağa ait bir kamp alanıdır. İnsanlar bu dönemde yerleşik hayata geçmedikleri için, çakmak taşının bolluğuna göre bu türden kamp alanlarında bir araya gelip, çakmaktaşından alet yapmışlar. Bölgede yeterli avlanmak için, belli bir koridor içerisinde hareket etmişler. Muhtemelen, bizim ‘Axreşke’ dediğimiz, Akresta geçidi ile Mardin yükseltisi arasındaki bereketli vadide, paleolitik dönemin insanları, binlerce yıl göçebe bir şekilde yaşamışlar.
Günümüzde arkeoloji bilimine dayanarak yeni bir tarih yazıldığını düşünüyor musunuz? Arkeolojiye yeterince değer veriliyor mu? Ulus–devlet sistemi ile birlikte devletlerin kendi tarihini yazması söz konusu. Arkeolojinin resmi tarih üzerine etkisi nedir?
Arkeoloji bilimine dünyanın birçok yerinde yeterli değer verildiğini düşünmüyorum. Birçok ülke arkeolojik kazılara bütçe ayırıyor. Batı, doğuya nazaran doğru bir yerde konumlanmış. Batının tarihin önemini tam olarak öğrendiğini söylemiyorum ama tarihi bilmenin öneminin eşiğindeler. Eşiğinde diyorum, çünkü egemen bir tarih anlayışı var ve herkes kendi tarihini yazmak derdinde. Martin Bernal’in ‘Kara Athena’ isimli kitabına kadar, yani 17, 18, 19. yy.’da Mezopotamya’da başlayan kazılara kadar tüm dünya, binlerce yıllık medeniyetlerin Kıta Yunanistanı’ndan başladığına ve medeniyetlerin orada ortaya çıktığına dair bir yalana inanıyorlardı.
Coğrafik olarak tanımlanan ‘doğuda’ başlayan arkeolojik kazılarla birlikte insanlar, daha farklı medeniyetlerin, binlerce yıl öncesinden çok büyük eşiklerden atladığını farketti. Kendi egemen tarih anlayışlarını, bununla bütünleştirmeye çalıştılar. Hemen hemen hepsi bu yeni ortaya çıkan devasa medeniyetler tarihi ile kendi tarihlerini nasıl bütünleştireceklerini düşünmeye başladılar. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda da Güneş-Dil Teorisi geliştirildi. Etiler, Sümerbank, Akadlar gibi semt isimleri bile bu algının bir parçası olarak kullanılmaya başlandı. Egemen tarih, geçmiş medeniyetlerle bağ kurmaya, kendilerine bir tarih yaratmaya çalıştı. Unutmuyorum, Körfez Savaşı döneminde Saddam Hüseyin’in devrildiği dönemde yani, Bağdat ya da Babil’in alt varoşlarında, duvarlar ve elektrik direklerine Hammurabi ve Saddam Hüseyin yan yana resmedilmişti. Yani Saddam Hüseyin gibi diktatör biri bile kendisini Hammurabi’nin, bazı yerlerde Gılgamış’ın ardılı olarak gösteriyordu. Batı anlayışı doğru bir şekilde tarih oluşturma eşiğinde. Dünyanın dört bir yanında, tüm verileri bir araya getirerek, bir kültür ve tarih yaratma derdindeler.
Kürtlerde tarih bilinci oluştu mu? Veya Kürt halkının kendi tarihini, mitolojisini yarattığını söylemek mümkün mü? Medeniyetlerin ortaya çıktığı Mezopotamya’nın kadim halklarından biri olarak Kürtler kendi tarihlerine sahip çıkabiliyor mu?
Kürdistan’da herhangi bir köye gidip bir yaşlı ile konuşun, Kürt sözlü edebiyatı üzerine, devasa masallar, hikayeler, destanlar anlatabilir. Ama maalesef bunlardan yararlanarak, Kürt mitolojisi henüz oluşturulmuş değil. İskandinav ülkeleri bunların çoğunu 18’inci ve 19’uncu yüzyılda başarmış durumda. Onlara bakıp ‘daha dün yaratılmış mitoloji’ diyoruz. Dün veya evvel, insanlar şiirlerinden, masallarından, destanlarından bir mitoloji yaratabilmişler. İlyada ve Odysseia binlerce yıldır hayatımızda ve herkes okuyor. Batı bunun üzerinden kendini geliştirdi, yani buna önem verdi. Kürt halkı ise buna önem vermiyor. Şerefxan Cîzîrî’nin bölgede Kürt sözlü kültürü ve edebiyatı üzerine yapmış olduğu çalışmaları saymazsak, maalesef başka bir çalışma yok. Ortadoğuda’ki hiçbir toplum kesinlikle tarihe ve arkeolojiye değer vermiyor. Daha doğrusu batılının verdiği değer oranında, değer veriliyor. Anadolu veya Mezopotamya’daki arkeolojik alanların hepsi batılı için bir pazara dönüşebiliyorsa, batı müzelerinde sergilenecek buluntuları kapsıyorsa, kimin kazı yaptığına dair iki kuruş bir bilgi olacaksa, batılının o arkeolojik alana verdiği değer ile bizler anlamlandırıyoruz.
Xirabreşk (Göbeklitepe) buna çok iyi bir örnektir. Xirabreşk, yıllarca sempozyumlarda anlatıldı. İronik bir şekilde, National Geographic Xirabreşk ile ilgili belgesel yapınca, Türkiye bunun farkına vardı. 2000’li yıllarda Hasankeyf’e gittiğimde, Hasankeyf insanların umurunda değildi. Hasankeyf’in su altında kalması, DSİ‘nin 1977 yılından beridir planladığı bir projedir. Plan-proje dahilinde Keban, Karakaya, Atatürk ve birçok barajın projesi bu yıllara ait. Yani 70’li yıllardan beridir Hasankeyf’in su altında kalacağı biliniyordu. Batı dünyasının Hasankeyf’i su altında bırakacak Ilısu Barajı’nın, çok büyük tarihi bir kıyıma vesile olacağını öngörerek ‘proje kredisini’ iptal etmesi ile birlikte Hasankeyf’in önemli bir yer olduğunu anlayabildik, dile getirmeye başladık.
Elbette Hasankeyf çok önemli bir tarihi miras. Su altında kalan sadece Hasankeyf olmayacak, onunla birlikte su altında büyük bir kültürel üretim de kalacak. Masallar, destanlar, klam ve ninnilerimiz de su altında kalacak. O bölgeden göç edecek insanlar sözlü belleği yerleşecekleri kentlerde üretemeyecekler. Veya mevcut sözlü kültürü devam ettiremeyecekler. Çünkü çocukların kentlerde annelerinin, ninelerinin dizlerinde geçirecek zamanları olmayacak. Kendi köklerinden koparılmış olacaklar. Bir bonsai ağacı gibi yani, sürekli yaşlanan ama hiçbir şekilde büyümeyen... İnsan da bundan daha farklı bir şey değil.
Arkeoloji ile resmi tarih arasındaki bağlantı nedir? Yani resmi tarih, arkeoloji bilimini reel şekilde ele alarak mı yazılıyor? Bilimin bağımsızlığı, tarih yazımında da söz konusu mu? İktidar sahipleri bir tarih yazımına neden ihtiyaç duyuyor?
Arkeoloji ile resmi tarihi kıyaslarsak, bilimsel yöntemlerle kazı yapıldığında ve elde edilen veriler bilimsel metodlarla kayıt altına alındığında, resmi tarihe hizmet etmez. Var olanı verir. Ama şunu unutmamak gerekir: Kazılarda bulunan yazıtlar, kendi tarihine hizmet etmiştir. Örneğin Hititler ile Mısırlılar arasında olan Kadeş Savaşı. Savaş, günümüzde Levant adı ile bilinen İsrail-Filistin-Ürdün-Lübnan bölgesini kapsayan, Hatay’ın aşağısına denk gelen bölgedeki bir şehirde gerçekleşiyor. Hitit metinlerine bakıldığında savaşı Hititler, Mısır metinlerinde ise savaşı Mısırlılar kazanmış görünüyor. Çünkü iki tarafın hükümdarı kendi ülkesinde propagandasını yapıyor. Hiçbir kral kaybettiği bir savaş ile kendi toprağına dönemez. Güç ve iktidar kaybedecektir. Ordunun bir savaşa gidip dönmesi bir yıla yayılıyor. Günümüzdeki iletişim araçlarının hiçbiri yok ve savaşın sonucunu halka anlatacak olan ise yine ordunun kendisi.
Bu dönemde her kralın yanında bir hikaye anlatıcı bulunuyor. Hozan da diyebileceğimiz bu kişiler savaşı anlatıp, kralın arşivini oluşturuyorlar. Yani kral, kendisine hizmet eden bir tarihle vardır. Ama biz bilim insanları olarak sadece kralların söylediklerine güvenmiyoruz. İki tarafın gücüne, o dönemde ülkelerinin genişleme sınırına vb. faktörlere bakarak, kazananın kim olduğunu tespit eder ve karar veririz.
Devlet eğer arkeologlara baskı yapıp, resmi tarih yazımı doğrultusunda bulgularının yorumunu isterse, o zaman arkeolog elde ettiği tarafsız bilimsel veriyi belli bir amaç uğruna kullanmış olacaktır. Gerçeğin kendisini yontmaya başlar.
Yine tespit edilen bazı kavramları tartışmaya açmayıp, kendisine saklamak objektif resmi tarihe hizmettir. Subjektif alanda, bilinçli bir resmi tarihe hizmet etmek yoktur. Ama bilmeyerek varolanı yayımlama, bilerek varolanı yayımlamama, yaşadığımız coğrafyada oluşturulmak istenen resmi tarihe hizmettir. Çünkü bulunan arkeolojik bulgular genel tarih anlayışının dışında ise bazı kaygılar ve çekinceler devreye girer ve bulan kişi bunları bilinçli olarak saklamaya başlıyor. Kısaca Arkeoloji bilim olarak, resmi tarihe hizmet etmez ama bazı şahıslar resmi tarihi oluşturmak veya resmi tarihlerini güçlü kılmak için arkeoloji bilimini oraya yontabilir, yok sayabilir, var olan gerçeği farklı yorumlayabilir. Bilimsel olarak bir şey ortaya koyduğumuzda, birilerinin bunları yontması mümkün değildir. Çünkü bilim dünyasında kabul görmez.