Tarihin şafak vaktinde görkemli toplumsal kimliğiyle ana tanrıça rolünü kendine yakıştıran kadın, ne yazık ki, günümüz Ortadoğu’sunda en değersiz meta konumuna indirgenmiştir. Başlı başına trajik bir öyküsü olması gereken bu tarihi fazla açma imkanından yoksunuz. Ama sonuçlarını eleştirebiliriz. Kadın etrafındaki insan eliyle sağlanmış sis bulutlarını dağıtarak gerçeğini keşfetmek ivedi toplumsal görevlerin başında gelmektedir.

Açıkça belirtmeliyim ki toplumsal cinsiyetçi çözümlemeleri pozitivist buluyorum. Kaba nesnelci yaklaşımlarla kadını çözümleyebileceğimizi sanmıyorum. Özellikle kadına içerilmiş kölelik kodlarını bilmiyoruz. Fazlasıyla fallus-vajina zihniyetine bulaştırıldığı, bu zihniyetin insanın diğer yeteneklerini kötürümleştirdiği kanısındayım. Bu konuda dikkati çeken nokta tüm bitkiler ve hayvanlar aleminde belli, anlamlı bir işlevi, süresi ve biçimi olan cinsi birleşme olgusu insan türünde sınırsız süre, biçim ve işlevle azami yozlaştırılmış gibi gözlemlenmektedir. Toplumsal kaynaklı bir yozlaşma olduğu kesindir. Daha doğrusu toplumsal sorunun (baskı-sömürü) doğuşu ve genelleşmesiyle birlikte geliştiği belirtilebilir. Her bakımdan anacıl toplumun çözdürülmesinden kaynaklanan toplumun ana sorunu olduğunu belirleyebilmek doğru tanımlama yapabilmek için gereklidir.
Kadın konusunda erkeğin bencilliği ve gözü karalığı güncel bir olgu olarak her saat gözlemlenebilir. Bu konuda da hiçbir ahlaki ve hukuki kural tanımadan her toplumsal tabakada gözünü kırpmadan cinayet işleyebildiği de vicdanı olan herkesin göz ardı edemeyeceği bir gerçekliktir. Çoğunlukla aşk adına bu tutumlar sergilenir. Halbuki aşkın hakikatle ilişkisi az çok yorumlandığında bu söylemin en aşağılık bir yalan olduğu hemen anlaşılacaktır. Aşka konu olan hiçbir özne ne bitki, ne hayvanlar hatta "cansız” diye yorumladığımız fiziki alemde bu tür bir eylem içine asla yönelmez. Bazı anlamı hala çözümlenemeyen sapmalar gözlemlense de insan türündeki bu yönlü cinayetlerin nedenleri ve anlamı açık ki çok farklıdır. Egemenlikle, sömürüyle bağı öncelikle belirtilmesi gereken hususların başında gelmektedir.

Kadın sistemli bir baskı ve sömürü yaşıyor

Sorulması gereken temel soru, erkek neden kadın konusunda bu kadar kıskanç, tahakkümcü ve cani kesilmektedir, yirmi dört saat tecavüzcü konumla yaşamaktan vazgeçmemektedir? Şüphesiz tecavüz ve tahakküm toplumsal istismar kavramlarıdır. Olup-bitenin toplumsal niteliğini ifade etmektedir. Daha çok da hiyerarşiyi, ataerkil ve iktidarı çağrıştırmaktadır. Daha derinlikte yatan bir anlamı ise yaşama ihaneti ifade etmektedir. Kadının yaşamla çok yönlü bağlılığı erkeğin toplumsal cinsiyetçi tutumunu açığa kavuşturabilir. Toplumsal cinsiyetçilik; yaşam zenginliğinin cinsiyetçiliğin köreltici, tüketici etkisi altında yitimini, bunun doğurduğu öfke, tecavüz ve hakimiyetçi tutumu ifade eder. Cinsiyet güdüsünün yaşamın devamlılığıyla ilişkisi açıktır. Fakat hiçbir canlının yirmi dört saat sürekli cinsiyet açlığı içinde bir zihniyete sahip olması gözlemlenememektedir. Yaşamın cinsiyetten ibaret olmadığı açıktır.
Bilakis cinsi birleşmenin bir nevi ölüm anı olduğu, daha doğrusu ölüme karşı yaşamın ölümcül bir hamlesi olduğu söylenebilir. Dolayısıyla ne kadar çok cinsi eylem o denli yaşam kaybı anlamına da gelir. Tümüyle cinsel eylemin ölümcül olduğunu belirtmiyorum. Yaşamın sonsuzluk idealini içinde taşır. Fakat bu ideal, yaşamın kendisi değildir. Tersine ölüm korkusuna karşı bir tedbirdir ki, fazla hakikat değeri taşımadığı söylenebilir. Söylem şöyle açıklığa kavuşturulabilir:
Yaşam döngüsünün tekrarları mı önemlidir, yoksa döngünün tekil olarak kendisi mi? Tekil olanın, hakikati tam ifade edildikten sonra döngünün sonsuz defa tekrarlanması fazla anlam ihtiva etmez. İhtiva edeceği anlam da "mutlak bilgiye” ulaşma ihtiyacıdır. Bu durumda döngü ne kadar kendini iyi tanırsa mutlak bilgi ihtiyacı da karşılanmış olur ki, döngülerin az veya çok, dolayısıyla cinsi çoğalmanın fazla değeri, anlamı kalmaz. Bu kısa değerlendirmelerden çıkarılabilecek sonuç; kadının anaerkil dönemden beri sistemli kuramsal bir toplumsal baskı ve sömürüye tabi tutulduğuna ilişkindir. Kadındaki kölelik hiçbir kölelik biçimiyle karşılaştırılmayacak denli karmaşık ve yaşamsaldır. Uygarlık tarihi içinde kadın köle pazarı, cariyelik, haremlik kurumları olguyu kısmen yansıtabilir. Fakat kapitalist modernitenin kadın üzerindeki uygulamalarının haddi-hesabı yapılamayacak denli çoğaltılmıştır.
Hiçbir uygarlık kapitalizm kadar kadın üzerinde oynamamıştır. İstismarını kurumsallaştıramamıştır. Olgu o denli istismar edilmiştir ki, kadınların ezici çoğunluğu kendilerini en alçakça durumlara indirgeyen uygulamaları kadının temel kimlik özellikleriymiş gibi yansıtmaktadır. Hatta kendilerini oyunların bir parçası olarak oynamakta sakınca görmeyecek kadar ele geçirilmiş bulunmaktadır. Sadece olgusal baskı ve sömürüden bahsetmiyoruz. Yaşamın hücrelerine kadar özümsetilmiş bir köleliği ses, renk, beden ve zihniyet biçimleri olarak gönüllü sunmaktan çekinmemektedir. Toplumsal hakikatle bağını yitirmiş, tamamen sahnede oynatılan bir yaşamdan ibaret hale getirildiklerinin farkına bile varamamaktadırlar. Daha doğrusu bu imkanı bulamamaktadır. Yaşamın onurunu ve hakikatini, kazanabilmek için kadın etrafındaki sisleri dağıtmak olanca yakıcılığıyla önemini korumaktadır.

Toplumsal hakikate ulaşılmadan aşka erişilemez

Kadınsız yaşamın olamayacağı bir gerçek olmakla birlikte bu denli düşürülmüş bir kadınla onurlu, anlamlı bir yaşamın paylaşılamayacağı da açıktır. Mevcut kadınlı yaşam, gırtlağına kadar herkesin, genelin en alçaltıcı köleliğe gömüldüğü bir tarz olduğunu bilerek, hissederek çözümleyici ve eylemsel olmak; yaşamın kurtuluşunun doğru yolu olmaktadır. Kadınla anlamlı ve onurlu yaşamın büyük bilgelik, yücelik gerektirdiğini hiç unutmamak gerekir. Aşk ideası olanların bunu gerçekleştirme yolunun bu bilgelik ve yücelikten geçtiğini her an hatırlamaları gerekir. Başka türlüsü aşka ihanet ve köleliğe hizmettir. Toplumsal hakikate ulaşılmadan aşka erişilemez.
Ortadoğu toplumsal kültüründe güçlü yaşandığı çeşitli kanıtlarla desteklenen anaerkil düzenden sonra gerçekleştirilen ataerkil düzen (M.Ö.5000’li yıllardan beri yükselişe geçtiği gözlemlenmektedir) bir güç, ilk toplumsal baskı ve istismarın denendiği sistemi ifade eder. Çocukların ve malların egemenliğinin erkeğe, babalık kurumuna geçtiği köklü kadın karşıtı bir devrimdir. Tutucu, baskıcı ve istismarcı düzene yol açmasından ötürü daha çok bir karşı-devrimdir. Çok çocuk sahibi olmak ilk mal düzeni olsa gerek. Çocuklar ne kadar çoğalırsa güç ve mal, mülkiyet sahibi olmak o denli artar. Ataerkillik, hanedanlık ve mülkiyet arasındaki ilişki açıktır. Hanedanlık klandan daha büyük bilincine varılmış, mülkiyeti tanımış ilk geniş aile kurumudur. Ataerkilliğin ilk biçimidir. Kadının çocuklar ve mallar üzerindeki sahipliğinin gerilemesi, düşüşüyle el ele gider. Ana-tanrıça kültürü yerini erkek kral-tanrılar kültürüne bırakır. Sümer kültüründe bu gelişmeler çarpıcı gözlemlenir. Evlilik, aile kurumu uygarlık tarihi boyunca hanedanlık modelinin etkisi altında gelişir. Erkek-kadın güç dengesine dayalı evlilik daha sınırlı yaşanır. Hanedanlık bir erkek egemen ideoloji ve iktidar tekeli olarak kabul gördüğünden veya ettirildiğinden ötürü baskın çıkan evlilikler baba otoritesini tanımak zorundadır.

Her erkek, iktidar zihniyetine sahiptir

Kısacası doğal değil inşa edilmiş, otoriter istismarcı mikro düzenlerdir. Kapitalist modernite bu düzeni daha da geliştirmiştir. Hukuk alanında kadın lehine yapılan düzenlemeler fiili eşitliği sağlamaktan uzaktır. Evliliği; uygarlığın damgası altında geliştirilmiş, erkek egemenliğinin, toplumsal cinsiyetçiliğin meşrulaştırıldığı bir kurum olarak tanımlamak mümkündür. Hiyerarşi, iktidar ve devlet tekelinin en yaygın ve toplumun hücresi niteliğindeki birime yansımış halidir. Özüyle, görünüşü, meşrulaştırılması arasında örtük bir çelişki vardır. Kadın şahsında toplumun genel köleliğini en iyi kamufle eden kurum niteliğindedir. Kadının karılaştırılmasıyla (düşürülme, alçaltılma, erkeğin uzantısı haline getirilme) başlayan süreç esas alınarak toplum da adım adım karılaştırılır.
Erkek köleliği, kadının karılaştırılmasından sonra ve onunla hep iç içe yürütülmüştür. Kadında uygulanan ve sonuç alınan kölelik, karılık daha sonra erkeklere ve ezilen sınıflara benimsetilecektir. Uygarlıkla gelişen bu süreç kapitalist modernite ile zirve yapar. Faşizm, toplumun karılaştırılma sürecinde özel bir anlama sahiptir. Teslim alınmış toplumu ifade eder. Süreklileşen sermaye birikimi başka türlü topluma fırsat tanımayacak kadar saldırganlığı, barbarlığı gerektirir. Köleliğin, tecavüzün namus adı altında hem meşrulaştırılıp, hem derinliğine uygulandığı alandır.
Modernitenin maskesini düşüren kurum yine ailenin iflas durumudur. Batı uygarlığında ailenin iflası sadece toplumsal bağların zayıflığını göstermez. Toplumla olan çelişkisinin, krizin ve kaotik durumun derinliğini gösterir. Nasıl ki kadın köleliği toplumsal köleliğin düzeyini belirtiyorsa; kadın-erkek ilişkilerindeki kaotik durum da günümüz kapitalist modernitenin çelişkisini ve kaotik durumunu yansıtır.
Toplumsal cinsiyetçilik kadın-erkek ilişkilerindeki iktidarla sınırlı bir kavram değildir. Toplumsalın her düzeyine yayılmış bir iktidarcılığı ifade eder. Moderniteyle azamileşmiş devlet iktidarını gösterir. Hiçbir nesne, kadın kadar tahrik ettirme ve iktidara konu arz etme durumunda değildir. Kadın nesneleştirilmiş bir varlık olarak iktidarı azami kılma özelliklerine sahiptir. Sürekli tahrik ettirilme ve iktidarı çoğaltma konumunda tutulur. Kadının iktidarla ilişkisini bu kapsam üzerinde çözümlemek hakikatini açığa çıkartmak açısından önemlidir. Her erkek, iktidar hırsını kadında gerçekleştirme zihniyetine fazlasıyla sahiptir. Aynı zihniyet kadın cinsinin birbirleri ve çocuklar üzerindeki iktidar hırsı olarak daha da çoğalır ve uygulanır. Bu sefer kadın kadının kurdu olur. Zincirleme reaksiyon denilen olay budur.
Kadının kapitalist sömürü sistemindeki rolü çok daha açık ve elverişli durumdadır. Sistem için ücretsiz doğurma ve büyütmekle yetinmez, en az ücretle her işe koşturulur. İşsizler ordusunun baskı ve ücret sistemini sürekli düşürme pozisyonunda tutulur. Ne acıdır ki en kahırlı emeğin sahibi olduğu halde Marksistler de dahil hiçbir öğreti kadının haklarından-emeğinden bahsetme gereği duymaz. Bunun için gerekli çözümleme ve politik tutum geliştirmez. Erkek egemenliğinin, toplumsal cinsiyetçiliğinin yaygınlığını kanıtlayan bir gösterge de kadın emeğiyle ilgilidir. Demografya, nüfus sorunu dünyayı, toplumu sınıf sorunundan giderek daha fazla tehdit etmektedir. Nüfus çoğalması cinsiyetçi toplum ve kapitalist moderniteyle yakından bağlantılıdır. Günün yirmi dört saatinde cinsel iştah, hanedanlık, aile kültürü ve kapitalizmin, ulus-devletin kar ve güç için artan nüfus politikası çığ gibi nüfus patlamasın beraberinde getirir. Gezegenimiz ve çevre çoktan mevcut hacmi (6,5 milyar katlanarak devam ederse) kaldıramaz sınıra dayanmıştır. Sistemin iflasını bu yönüyle de değerlendirmek önemlidir. Çok iyi bilmek gerekir ki çok çocuk doğurma araçsallığı olarak kadın, korkunç ve dayanılması güç bir yük altına sokulmuştur. Sorun çocuk sahibi olmanın çok ötesinde çok ağırlaştırılmış bir angarya sisteminden kaynaklanmaktadır. Ayrıca çocuk doğurmanın biyolojik değil sistemsel, kültürel bir olgu olduğunu iyi bilmek gerekir. Her çocuk bir değil defalarca kadının ölümü demektir mevcut kültür açısından. Çok az, tüm sağlık tedbirleri alınmış, her şeyden önce zihnen hazırlanmış bir çocuk doğurma kültürü gereklidir. Özcesi çocuk yetiştirilmesini ekonomik ve ekolojik toplumun ihtiyaçları ve özgürlük felsefesi temelinde çözümlemek ve çözmek gerekir.

21. yüzyıl kadın devrimini şart kılıyor

Sistem reformla düzelme şansını çoktan yitirmiştir. Gerekli olan tüm toplumsal alanlarda yürütülecek bir "kadın devrimi"dir. Nasıl ki kadın köleliği en derin kölelikse kadın devrimi de en derin özgürlük ve eşitlik devrimi olmak durumundadır. Kadın devrimi hem kuram, hem eylemde en köklü çıkışları gerektirir. Öncelikle cinsiyetçi ideolojiye karşı ardıcıl, sürekli bir savaş gereklidir. Günün yirmi dört saatinde yürürlükteki tecavüzcü zihniyete karşı ahlaki ve politik olarak da savaşın derinleştirilmesini gerektirir. İktidar ve sömürü amaçlı çocuk doğurma olgusunun mahkûm edilmesini, reddini gerektirir. Çocuk doğurma iradesini tamamen özgürleşmiş kadına bırakmayı gerektirir. Hanedanlık ve aile ideolojisinde devrim gerektirir. Herhalde en önemlisi de kadınla yaşam felsefesinin daha doğrusu felsefesizliğinin aşılmasını gerektirir.
Kadınla yaşamın gücünü çocuklara sahip olma ve cinsel iştahı giderme anlayışına bağlı olarak değil de en derin dostluk, arkadaşlık, toplumsallık bağı olarak, güzelliğin, sadakatin, barışın, soyluluğun üretilmesinde, eşit ve özgürce paylaşımında görmek gerekir. Şüphesiz kadınla yaşamın eşit ve özgürce paylaşımı toplumsal hakikatin mutlaka doğru seyreden karşılıklı bilgeliğini gerektirir. Gerçek aşk ancak karşılıklı toplumsal hakikatin güç dengesinde yaşanabilir. En az erkek kadar kadının da toplumsal güce ve bilgeliğe sahip olması durumunda sevginin, güzelliğin, iktidarsız, barış içinde eşitçe ve özgürce üretilerek ve paylaştırılarak yaşanması sağlanabilir. Günümüz, 21. yüzyıl kadın devrimine öncelik vermeyi şart kılıyor. "Ya yaşam ya barbarlık” sloganı bu devrimi dayatıyor.
Ortadoğu toplumu ikinci bir tarım-köy devrimine ihtiyaç duyduğu gibi ikinci bir kadın devrimine de ihtiyacı vardır. Anaerkillik neolitiğin kadın devrimidir. Daha doğrusu muhteşem neolitik devrim bir kadın devrimiydi. İnsanlığın halen mirası üzerinde geçindiği bir devrimdir. Ataerkin, uygarlığın ve modernitenin karşı-devrimiyle yıkılan ve kadının en derin köleliği, sömürüsünü doğuran tüm topluma yaygınlaştıran bu büyük karşı-devrim günümüzde sistematik krizini ve kaotik durumunu bütün toplumsal alanlarda yaşıyor, çözüyor. Kadına dayatılanın yaşama ihanet olduğu anlaşılıyor. Yaşanmak isteniyorsa öncelikle bunun kadınla yeniden karşılıklı bilgelikle güç dengesi içinde güzellik, yücelik duygularının üretilmesi ve paylaşılmasının başarılması gerekiyor. Bu gerçeğin inşa edilmesi, hakikatine varılması gerekiyor. Yaşanması için bilincinin ve iradesinin oluşturulması gerekiyor. Mülk olarak, sahip olarak birbirini köklü olarak terk etmek gerekiyor. Geleneksel namus yerine güzelliğin ve soylu kişiliğin çekiciliğini geçerli kılmak gerekiyor.
Kadın ve özgür yaşam için toplumsal gerçekler sınırsızdır. Ortadoğu toplumu, kadını yaşadığı uygarlık ve fethine uğradığı moderniteyle düşürüleceği kadar düşürülmüş, kendisi olmaktan çıkarılmış, nesne konumuna getirilmiştir. Toplumsal sorunun kadın üzerinde çözümlenmesi ve çözümüne aynı olgu üzerinden gidilmesi doğru bir yöntemdir. Sorunların anasına ancak çözümlerin anası yani kadın devrimi dayatılarak hakikate doğru adımlarla varılabilir.
Demokratik modernite çözümü kadın sorunu ve devrimi konusunda idealli ve eylemlidir. Demokratik modernite ulusları kadınsız projelenip, uygulanacak projeler değildir. Tersine her adımında kadınla bilgeliğin ve eylemliliğin paylaşılmasıyla gerçekleştirilecek devrimlerdir. Ekonomik toplum; inşasında kadın öncülüğünde gerçekleştiği gibi yeniden inşasında da kadının komünal gücünü gerektirir. Ekonomi, kadının öz toplumsal mesleğidir, eylemidir. Ekoloji ancak kadın duyarlılığıyla toplumla buluşturulacak bilimdir. Kadın kimlik olarak çevreseldir. Demokratik toplum kadın zihnini ve özgür iradesini gerektiren toplumdur. Demokratik modernite açıkçası kadın devrimi ve uygarlığı çağıdır.
Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü kitabından alınmıştır


ABDULLAH ÖCALAN