Bir kaç hafta önce İstanbul’dayken, Amsterdam’a giderken yolda okurum diye Cengiz Çandar’ın yeni kitabı „Mezopotamya Ekspresi“ni aldım. Kitap okunması kolay ve detaylar açısından da oldukça zengindi. Kitaptan çıkarılacak genel bir mesaj vardı ki bunu bugün sizlerle paylaşmayı çok isterim. O da ‘şeyleri kendi isimleriyle çağırmalıyız’dır. Bu fikrin altını çizmek için de Çandar, 1998 Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi Jose Saramago’ya atıfta bulunarak şunları söylüyor: „Kelimeler insana düşüncelerini gizlesin diye verilmemiştir.“ Çandar için şeyleri kendi isimleriyle tanımlamak, Kürt meselesinden sonradan dönüştürülmüş terimlerle bahsetmek değil; sorunu Kürt meselesi diye tanımlamaktır. Çandar, ilk açılım konuşmasında şeylere kendi isimleriyle tanımladıktan sonra meseleyi tekrar örtbas etmeye çalışan Başbakan Erdoğan’ı da kitabında iyi yer veriyor: Kürt Açılımı Kardeşlik ve Ulusal Birlik Projesi haline gelirken umutlar hayal kırıklığına dönüştü.

Bu mesajı bugünkü konuşmamda nasıl değerlendirdiğimi kısaca anlatayım.
Bu fikirden yola çıkarsak kelimelerin düşünceleri saklamak değil, ifade etmek için kullanılması gerektiği sonucuna varabiliriz. Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile özdeş kurulan örgütler çerçevesinde yeni demokrasi ve siyaset şekillerinin boy göstermesine büyük bir ilgimin olduğunu baştan net bir şekilde ifade etmem gerekiyor. PKK’ye aleni bir gönderme yapmadan da bu konuyu tartışabilirim ama ‘şeyler’i kendi isimleriyle ele almayı tercih ediyorum. Bunun yanı sıra, siyasi bir örgüt olarak bence PKK’yi ciddiye almamız gerekiyor ve PKK’nin yaftalandığı tek taraflı ve tek boyutlu ‘terörizm’ söyleminden de uzaklaşmamız gerekiyor. Amerika’nın 11 Eylül sonrası söylemlerine rağbet eden Avrupa’nın söylemlerinden de uzak durmamız gerekiyor. Bunun yerine tartışmayı siyasi teminat altına almamız gerekiyor, kısacası siyaseti militarizmden arındırmamız gerekiyor (Cizre 2009:3). Birazdan da açıklayacağım gibi her şeyden öte siyasetin militaristleşmesi devleti krize sokuyor.

Akademisyenler konseylere daha yakın bakmalıdır

Bugün savaş dumanı ve tozlarının ötesinde, Ortadoğu’ya baktığımızda sosyal pratikleri ve sosyal tecrübeler içeresinde şekillenen yeni siyasi ve demokrasi şekillerini görmek mümkün. Derik ve Diyarbakır gibi bazı Kürt bölgelerinde kendi yaşamlarının sorumluluk ve kontrolünü ellerine alan halkın konseylerinden bahsediyorum. Bu oluşumlar, yerel inisiyatif gibi basit bir yapının ötesinde siyaset yapma ve düşünmeye büyük katkılarda bulunan ve daha büyük projelerin ve fikirlerin bir parçası olan ‘Demokratik Özerklik’ ve ‘Demokratik Konfederalizm’ çerçevesindeki konseyleri içeriyor. Bu tarzda siyaseti henüz tam olarak idrak etmemiş olabiliriz, fakat demokrasinin yeni şekilleriyle ilgilenen kişiler ve akademisyenler için bu oluşumlara daha yakın bakmaları gerekmemektedir.
Kürt hareketi dışında Demokratik Konfederalizm ve Demokratik Özerklik konseptleri genellikle ya hiç bilinmiyor ya da önemsenmiyor. Hareketin kendi içinde, bu konseptler sorgulanmıyor. Halihazırda oluşturulmuş siyasi sözcükler  perspektifinden Demokratik Konfederalizm ve Demokratik Özerklik konseptleri henüz tam anlamıyla kavranabilmiş değil. Bu tarz sözcüklerde özerklik, halkın yetkileri ve pratikleri (Illich 1977), ya da müştereğin gelişimi (Hardt & Negri 2009) olarak değil de legal düzenlemeler çerçevesinde tanımlanıyor. Çünkü bu yeni girişimleri hukuki ve devletçi terimlerle ölçmek imkansız, bu yüzden de eski sözcükler temelinde onları yetersiz olarak yargılamamaya dikkat etmeliyiz.
Sırf garip ve alışılmışın dışında oldukları için bu denemelere önyargılı davranarak yok saymamalıyız ya da sırf istemediğimiz ya da özdeşleşme istemediğimiz kişiler tarafından formüle edildikleri için basitçe onları reddetmemeliyiz, aksine yeni düşüncelerin ve formların gelişebileceğini anlamaya çalışmalıyız. Güçlüklerini ve tutarsızlıklarını da onlardan öğrenmeliyiz (Gibson-Graham 2008: 618). Bu bağlamda bugünkü konuşmamın amacı Demokratik Konfederalizm ve Demokratik Özerklik konseptlerini daha yakından ele almak ve siyaset yapmanın yeni formları olarak bu konseptleri incelemektir. Akademide ya da daha da toplumun genelindeki demokrasi tartışmaları çevresindeki bu iki konsepte ve pratiklerine göz atacağım.

Olağanüstü hal, istisna değil, Kürt bölgelerinde zulüm ediyor

Siyasetin ve demokrasinin yeni formlarına daha yakından bakmanın birçok nedeni var. Ortadoğu’daki şiddet patlaması bana göre bir devlet krizinin olduğunu gösteriyor. Weber’in (1919) tanımına göre devlet, belirli sınırlar içerisinde meşru şiddet kullanımı ya da tekeli konusunda hak iddiasında bulunan bir birim, kurum veya kurumlar sistemdir. Meşru şiddet tekeli, devleti tanımlamasına rağmen bunun sistematik uygulaması, olanak dahilinde bunu ayrıca zayıflatıyor. Devlet şiddet repertuarını genele indirgemek zorunda kaldığında, fonksiyonel yetkinliğini ve doğal olarak da meşruiyetini kaybedebilir. Böylelikle hükümet, devlet kurumlarının faaliyet yürütebilmesi için bir koşul haline gelen şiddetin aracılılığı ile hegemonyanın devamlı uygulanması anlamına gelir (Hardt & Negri 2004: 14, 21). Walter Benjamin’in (1940) sözleri ile böylelikle norm haline gelen olağanüstü hal, istisnayı bir durum olmaktan çıkıp yönetime dönüşür. On yıllardır buna benzer bir yönetim, Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki Kürt bölgelerinde zulüm ediyor.
Cumhuriyete halen varoluşsal bir tehdit olarak algılanan Kürt kimliğinin ifade ve sivil haklar ve vatandaşlık hak arayışlarına karşın baskıcı önlemler alınmaya devam ediyor. Havadan ve karadan PKK mevzilerine saldırılırken, Kürtlerin doğal hakları için mücadele veren legal kurum ve kuruluşları ise engelleniyor, kısıtlanıyor, kapatılıyor ve üyeleri sorgulanıyor, göz altına alınıyor ve tutuklanıyor. Bunların hepsi siyasetin teminat altına alınma sorununa delalet etmekle birlikte Von Clausewitz’in de önermesini ters yüz ediyor: Siyaset savaşın bir devamı haline geldi. Savaş, istisnai bir durum olmaktan çıkıp bir yönetim haline geldi (Hardt & Negri 2004: 6) ve ulus-devletin tek amacı olan tek kimlikten oluşan bir nüfuz yaratma anlayışı, nüfusa karşı bir savaşa dönüşmüş durumda.
Burada değinmek istediğim husus devlet sorunsalı değil, ancak hükümetin devletin ötesinde nasıl düşünüleceği sorunsalıdır. Özgürlükçü sosyalist Murray Bookchin 1991’de şöyle söyler, özellikle ezilmişleri temsil ettiğini iddia eden kurumlara ve sola atıfta bulunarak „sosyal yeniden yapılanma hareketlerinin tek büyük düşüşü, statüko tarafından inşa edilen kısıtlamaların ötesine insanları taşıyamayan siyaset eksikliğidir.“

Demokratik Özerklik, doğrudan katılım pratiğidir

Bookchin’a göre sosyal yeniden yapılanma, devlet idaresinin ve pazarının ötesine ulaşması gerekirdi (Bookchin, 1990: 13; 1991: 7). Bugün, Kürt hareketinde enteresan bir şekilde ama hemen hemen hiç farkına varılmamasına rağmen, sosyal yeniden yapılanma tartışılan meseleler arasında yer alıyor. Sosyal yeniden yapılanma fikri şimdilerde radikal demokrasi projesi olarak Kürt hareketinin çeşitli yörüngelerinde ele alıyor. Demokrasi konseptini ulus devlet anlayışının ötesinde geliştirdiği ve bunu demokratik cumhuriyet, Demokratik Konfederalizm ve Demokratik Özerklik olmak üzere üç proje halinde yapması bakımından da radikaldir.
Anladığım kadarıyla; Demokratik Cumhuriyet, vatandaşlık haklarına delalet (aracılık) ediyor ve böylelikle halen devlet ile ilintilidir, fakat Demokratik Özerklik ve Demokratik Konfederalizm insanların özerk yetkilerine dayanmakla birlikte daha doğrudan ve siyasi yapı bakımından daha az temsiliyeti ifade ediyor. Demokratik Özerklik, insanların doğrudan katılımı ve işbirliği yoluyla yaşam için gerekli ve istenen koşulları üretme ve çoğaltma pratiklerini kapsıyor. Otonom Marksist(1) literatürüne göre buna „kendi kendini değerlendirme“ deniyor (Cleaver 1992). Demokratik Konfederalizm özyönetim için aşağıdan yukarıya bir sistem olarak karakterize edilebilir. Konuşmamın geri kalan kısmında bu konuya değinmek istiyorum.
Diyarbakır’da bir yerel BDP yöneticisi bize Demokratik Konfederalizm projesinin „Tarihsel olarak ideolojik, örgütsel ve siyasal biçimini ulus devlette bulan kapitalizm“ karşısında bir alternatif oluşturduğunu söyledi. Demokratik Konfederalizm aynı zamanda „siyasal alternatifler geliştiremeyen“, „var olan sosyalizm“ adı verilip sonuçta çöken model için de bir alternatifti. Yerel parti yöneticisine göre bir paradigma olarak Demokratik Konfederalizm „merkeziyetçiliği ve devleti reddederken, halkın öz örgütlenmesini ve kendi gündelik işlerinin sorumluluğunu üstlenmesini“ öne çıkarmaktadır. Bu durumda „Demokratik Konfederalizm devlet iktidarının ele geçirilmesine yönelmemekte, devlete odaklanmamakta, öz örgütlenmeler yoluyla alternatif iktidar biçimleri yaratılmasına yoğunlaşmaktadır.“ PYD-YPG gibi Kürt güçleri Kuzey Suriye ya da Batı Kürdistan’da Baas rejimini defedince, yerel konseyler her yerde aniden ortaya çıkmaya başladı. Demokratik Konfederalizm çatısı altında geliştirilen bu konseyler, hükümete paralel bir yapı olarak adalet düzenlemesi ve çatışmalar için arabuluculuk yapma bakımından zaten etkinlerdi; fakat devletin çöküşüyle daha da ortaya çıktılar. Sosyal hayatı düzenlemeye ve savunmaya, eğitim ve sağlık gibi temel sosyal hizmetlere şekil vermeye başladılar.

Helenik ve Roma modellerinin çelişkisi ve mücadelesi...

Kürtler arasındaki Demokratik Özerklik ve Demokratik Konfederalizm üzerine tartışmaları Murray Bookchin’in sözü temelinde tutuklu bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan başlatmıştı. Bookchin iki faklı hükümet anlayışına ve siyasi hayale mahal veren Helenik ve Roma modeli olmak üzere iki ayrı siyasi fikri öne çıkarır. İlkinde (Helenik) siyaset katılımcı-demokratik bir biçime sahipken, ikincisi (Roma) merkeziyetçi ve devletçidir (White 2008: 159). Roma modeli modern zamanlarda egemen olup, 18. yüzyıl Amerikan ve Fransız anayasacılarını esinlendirirken, Atina modeli karşıt bir yeraltı akımı olarak varlığını sürdürmüş, örneklerini ise 1871 Paris Komünü, 1917 Rus Devrimi’nin baharında Sovyetler olarak ve 1936 İspanyol Devrimi’nde vermiştir(2).
 Devletçi, merkezi Roma modelinde özgür yurttaşlar değil, tabi olanlar sürüsü söz konusuyken (Kropotkin 1897) Helenik modelde yurttaşlık vardır (Bookchin, 1990: 11). Bookchin siyasi hayalini, „üyeleri çeşitli köy, kasaba ve hatta mahallelerde yüz yüze demokratik ittifaklardan seçilen idari konseyler ağı„ olarak adlandırılan konfederalizme bağlı insanları vatandaşlar olarak kurtarma olarak lanse eder. Bookchin’e göre (1990) „yerel çiftlikler, fabrikalar ve diğer yatırımların yerel belediyelerin elinde tutmasıyla ya da toplum (...) diğer topluluklar ile birbirine bağlı bir şekilde kendi kaynaklarını yönettiği zaman ancak konfederalizm, özerklik projesi kapsamında tam olarak gelişimi tamamlar. Bu modelde ekonomi, konfedere konseylerin gözetimindedir ve böylelikle ne kollektifleştirilir ne de özelleştirilir, tam anlamıyla ortaktır“ (Bookchin 1990: 10). Böylelikle konfederalizm ve özerklik Bookchin’in „toplumu yeniden kökten yapılandırma“ düşüncesinin temelini oluşturuyor ki bu aynı zamanda bugün ki Kürt hareketinin ana temelini temsil ediyor.

‘Ne mevcut ulus-devlet, ne de onları bir engel görmek’

Bu fikirlerden etkilenen Öcalan bezer bir konfederalizm anlayışını geliştirdi. Devlet eleştirisi temelinde tarihsel uygarlık analizlerine paralel olarak, Öcalan devlet ve devlet yapan fikirleri tuzağına düştüğü düşünülen reel sosyalizm ve ulusal kurtuluş hareketlerinin başarısızlıklarını reddetti. Bu bağlamda, 2005’ten beri PKK ve buna bağlı örgütler, ulus-devlet mantığına alternatif olarak sunulan KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) adındaki proje çatısında tekrar yapılandırıldı. Kendini baştan aşağı kurullar formunda düzenleme amacıyla birlikte, KCK kendini „ne mevcut ulus-devletle temelinde ne de onları bir engel olarak görerek kendi demokrasisini oluşturmak için mücadele eden bir hareket“ olarak tanımladı (PKK, 2005: 175). KCK sözleşmesine göre, radikal demokrasisinin genişlemesi için mücadele olarak tanımlanan birliğin ana amacı, halkların demokratik örgütlülüğünü ve karar verme gücünü esas almaktadır.
Diyarbakır’daki konseylerde gayet etkin bir şekilde çalışan kadın ve erkelerle tanıştım. Kendilerinden oldukça emindiler. Şehirdeki en yoksul mahallelerin birindeki konseyin başkanı ana amaçlarının „kendi yaşamlarında karşılarına çıkan sorunları devlete muhtaç olmadan bağımsız bir şekilde çözmek“ olarak açıkladı. Diğerleri ise, „devletin insanların sırtında bir kambur olduğunu“ ve „devletsiz yaşamak istediklerini“ açıkladılar. Ancak, „insanların kafasına devlet fikri yerleşmiş ve devlete gönderme yapmadan siyaset yapma bakımından insanları düşündürtmek kolay değil. Bu yüzden de biz kendi kendine örgütlenmeyi uygularken, aynı zamanda ne olduğunu da anlamaya çalışıyoruz“ şeklinde konuştular. Buna etkin demokrasi denir. Halkın yetkileri ve yetenekleri doğrultusunda kendi kaderini tayin etmeye dayalı yeni bir formdur bu.
Peki bu konseyler iyi işliyor mu? Hayır. Belirli bazı uygulama sorunları dışında, Türk devletinin geçtiğimiz yıllarda KCK operasyonları kapsamında bir çoğunu tutukladı. Eylemleri suç olmamasına rağmen, ‘terörist’ olarak yaftalandılar. Yerel Gündem 21 gibi katılımcı demokraside Türk inisiyatifleri ya da  Çanakkale’de denendiği gibi katılımcı bütçe girişimleri ve aktif vatandaşlık kapsamında yer alabilirlerdi (Akman 2009). Fakat aktif vatandaşlık esasına bağlı inisiyatiflerin yararları ve zararlarından ziyade devletin diz refleksi reaksiyonuna dönüşüne PKK ile ilişkilendirildiği için reddediliyorlar. Bence çatışmanın çözümü için iyi bir fırsat böylelikle kaçırılmış oldu.
Demokratik Konfederalizm ve siyasette paradigma kaymasına yol açma ihtimali ütopik gelebilir. Öyle de zaten. Herhangi bir biçimde demokrasiye doğru bir çaba zaten ideal olandır. Eduardo Galeano’nun söylediği gibi, „ütopya ufuktadır. İki adım attığımda iki adım geriye gidiyor...on adım attığımda on adım daha uzaklaşıyor. Ütopya zaten ne içindir ki? Yürüyüş içindir.“
Bizimde yürümemiz lazım. Ancak yürüyüş sayesinde biz, kan dökülmesine neden olmuş yerleşik konumlardan kurtulabiliriz.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.

* Hollanda’daki Wageningen Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Joost Jongerden’in Avrupa Parlamentosu’nda (5-6 Aralık 2012 tarihinde) gerçekleştirilen „9. Uluslararası Kürt Konferansı“nda İngilizce yaptığı konuşmayı, Özlem Galip gazetemiz için Türkçeye çevirdi.



DR.JOOST JONGERDEN


***
Kaynakça:

 1) Mesela bkn. http://www.otonomdergisi.org/otonom-st-marks-zm/makaleler/otonomist-marksizm/otonomist-marksizmin-soya-ac
2) Bookchin devrimci konsey demokrasisinin bu örneklerine hayranlık duyuyor, bunlardan sıkça söz ediyordu: 1871 Paris Komünü, 1905 ve 1917’de Ruslar ve 1936’da İspanya. Ancak, kendisinin de açıkladığı gibi, bu örneklerde meclis değil konsey demokrasisi söz konusudur. “Yüz yüze” demokrasi örnekleri tarihte çok daha seyrek görülmüş ola bile büyük önem taşır: Atina demokrasisi (patriarki ve kelelik bir yana), Amerikan devrimindeki New England kasaba toplantıları (1770’ler) ve Paris’te 1793 yılındaki yerel meclisler. Bookchin bunlar hakkında önce “Forms of Freedom”’da (Özgürlüğün Biçimleri- 1968) yazmış, daha sondaki dönemlerde de sıkça atıfta bulunmuştur. Ayrıca bakınız, “The Third Revolution” (Üçüncü Devrim), cilt 1 (1996).