
Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? - 2
“Ortadoğu’da neden böyle politikalar izleniyor” sorusunun cevabı, Ortadoğu’nun veya “Genişletilmiş Ortadoğu”nun emperyalist güçlerin dünya hakimiyeti stratejilerinde oynadığı rolde aranmalıdır. Burada ise çok sayıda dünya ve bölge gücü devreye girmektedir. Örneğin Almanya’nın, Fransa ve İngiltere’nin çıkarları, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına genel anlamda şimdilik ters düşmüyor. Ortadoğu’yu 100 sene önce Sykes-Picot Anlaşması’yla (1916) kendi aralarında ve kendi çıkarlarına göre yapay olarak bölen İngiltere ve Fransa, bugün aynı alanda etkili olmaya çalışırken karşılarında Rusya ve İran’ın yanı sıra müttefikleri olan ABD’yi görmekteler. ABD ise Ortadoğu’yu bugün yeniden biçimlendirecek, haritaları yeniden çizecek tek güç olarak kendisini görmektedir.
Batılı emperyalist güçlerin kendi aralarındaki Ortadoğu rekabetleri pek su yüzüne çıkmazken özellikle de Amerikan emperyalizminin güdümünde hareket eden, bir bütün olarak Batılı emperyalist güçlerin müttefiki olan yerel güçler arasındaki çıkar çatışmaları, en ufak, en önemsiz bir durumda dahi görülmektedir. Suriye’de Esad rejimine karşı muhalefetin örgütlenmesinden desteklenmesine kadar bu yerel güçlerin attıkları her adım, karşılıklı olarak izlenmekte ve her bir duruma göre karşılıklı pozisyonlar alınmaktadır. Türkiye-İsrail, Türkiye-Mısır, Türkiye-Suudi Arabistan, Türkiye-İran, İran-Suudi Arabistan, İsrail-Arap ülkeleri ilişkileri, hep birbirini kollama ilişkileridir.
Ortadoğu’yu sadece bir enerji kaynağı olarak (petrol ve doğal gaz) görmek de yanlış olur. Bölgenin bu özelliği, dönem dönem ön plana çıkmıştır. Örneğin petrolün bulunmasından ve kapitalist dünya ekonomisi için önemli olmasından Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına kadar (diyelim ki I. Dünya Savaşı’ndan 1990’lı yılların başına kadar) uzanan dönemde Ortadoğu, daha ziyade enerji kaynağı olduğu için sürekli rekabet edilen alandı. Bunda yanlış olan bir şey de yok. Ama Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Amerikan emperyalizminin “Yeni Dünya Düzeni” çıkışının, Avrasya jeopolitikasının kaçınılmaz bir ayağı olarak Ortadoğu, stratejik bakımdan da vazgeçilemez bir alan olmuştur. Amerikan emperyalizmi, cari olarak Ortadoğu’da petrol kaynaklarını kontrol için mücadelenin yanı sıra veya bundan daha ziyade bölgenin stratejik öneminden dolayı mücadele etmektedir. Yarın bu anlayış değişebilir; Ortadoğu her iki bakımdan da ABD için eşit önemde olabilir. Ama bugün böyle.
Diğer taraftan “belalı” coğrafya Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın emperyalistler arası rekabette sahip olduğu stratejik konumunu, bu alanın Doğu-Batı (Asya-Avrupa), Kuzey-Güney (Rusya-Afrika, Okyanuslar) ekseninin merkezini oluşturmasını, Doğu Akdeniz’de bulunan enerji kaynaklarına, Doğu Akdeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden okyanuslara açılan kapı olmasını (özellikle Avrupa açısında deniz ulaşımı) ve burada ele almadığımız açıklama gerektiren başka nedenleri göz önünde tutarsak Ortadoğu’da atılan her adımın, her rekabet girişiminin hangi ülke veya müttefik ülke grupları tarafından nasıl karşılanabileceğinin çerçevesini daha net görebiliriz.
Vekalet savaşları sürecek
Bu çelişkiler ve dolayısıyla çıkarlar, Suriye ve Irak örneğinde olduğu gibi Ortadoğu’nun fiilen bölünmüşlüğünün devam edeceğini göstermektedir. Birbirlerine karşı mücadele eden dinamiklerin gelişme seyrine; birbirine üstünlük sağlama durumuna göre bölünme ve bölünmeme eğilimleri değişkenlik göstermeye devam edecektir. Burada konjonktürel, cari olanla olmayanı ayırt edersek resmin bütününü görebiliriz. Irak ve Suriye’nin maruz kaldığı sosyal ve ekonomik tahribat, her iki ülkede toplumun etnik, dinsel ve mezhepsel olarak birbirlerini boğazlayacak duruma getirilmesi veya gelmesi, bu ülkelerde eski sınırlar çerçevesinde birliğin yeniden sağlanmasını zorlaştırdığı kadar ayrışmanın da kolay olmayacağını göstermektedir. Bu ülkelerde toplumsal bütünlüğü ve ayrışmayı güçlendiren belirleyici iç ve dış dinamiklerin kendi aralarındaki mücadelesi devam etmektedir.
Hal böyle olunca Ortadoğu’da mevcut savaş durumunun sonlanacağını beklemek hayal olur. Belki de dünyanın başka bir bölgesinde Ortadoğu’ya baskın bir gelişme, Ortadoğu’daki “sürekli savaş” durumunun sonlandırılması için bir neden olabilir. Belki Ukrayna’da çelişkilerin savaş boyutuna varması ve Rusya’nın daha fazla angaje olması, İran’ın Batılı güçler tarafından daha sıkı kıskaca alınmasıyla Ortadoğu’da dengeler tamamen Batılı emperyalistler lehine değişebilir. Bu olasılıkları bir kenara koyarsak, mevcut gerçeklik, vekalet savaşlarının devam edeceğini göstermektedir.
İran’ın “Şii Hilali” alanında (Basra Körfezi’nden başlayarak Irak-Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan alan) hakimiyet kurmaktan vazgeçeceğine inanmak bir hayal olur; dolayısıyla bu alanda siyasi nüfuzunu gerçekleştirmek için doğrudan katıldığı vekalet savaşını sürdürmek için Şii güçleri örgütlemeye, eğitmeye, donatmaya ve sahaya sürmeye devam edecektir.
Türkiye de bölgesel güç olma, Suriye’deki rejimi devirme politikası için vekalet savaşını sürüdürecek olan güçleri eğitmekten, donatmaktan ve sahaya sürmekten vazgeçmeyecektir.
Bazen çelişkili durumlar olsa da bölgesel işbirlikçileri ile birlikte başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist ülkeler ve Rusya da (arkasında Çin’in desteğinden emin olarak) bölgede kendi çıkarlarını hakim kılan güçleri desteklemekten geri kalmayacaklardır.
Bütün bu çıkar çatışmaları, Ortadoğu’da savaşın devam edeceğini göstermektedir.
Batı’nın sahte kavgası
Batılı emperyalist güçlerin DAİŞ’e karşı mücadelesi sahtedir. Batılı emperyalist güçlerin ve bölgedeki işbirlikçilerinin DAİŞ’e karşı mücadeleleri, DAİŞ’in kendi çıkarlarına zarar verdiği noktada başlar ve bir dahaki kullanıma kadar onu etkisiz hale getirmekle sonlanır. İslami hareket olarak ortaya çıkan bütün bu örgütler, daha baştan Batılı güçler tarafından desteklenmiştir. Bu destekte örneğin Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi ülkelerin payı göz ardı edilemez. Bu örgütlerin oluşumu ve gelişmesi göz önünde tutulduğunda Batılı emperyalist güçlerin oluşmuş fanatik, radikal İslami örgütlerle ittifak ilişkileri içinde olmaktan ziyade onların oluşumuna bizzat katıldıkları görülmektedir. Bu anlamda hazırı, var olanı kullanmak yerine yeri geldiğinde kullanabilecekleri örgütlerin kuruluşuna katılmışlar, doğrudan veya dolaylı destek vermişler, finanse etmişler, eğiterek ve donatarak sahaya sürülecek hale getirmişlerdir. Böyle olduğu, bu örgütlerin oluşumunda ve gelişmelerinde görülmektedir. Afganistan’da 1980’li yıllarda sosyal emperyalist Sovyetler Birliği işgaline karşı savaşsınlar diye Vahhabi kökenli cihatçıları Suudi Arabistan desteğiyle toplayan, finanse eden, eğiten, silahlandıran ve sahaya süren, başta ABD olmak üzere Batılı güçlerden başkası değildi.
Fanatik İslami grupları oluşturan emperyalist ülkeler ve onların istihbarat örgütleri, bunların çeşitli ülkelere geçişlerini de sağlıyorlardı. Bunun en tipik örneğini El Kaide ve şimdilerde de DAİŞ oluşturmaktadır. El Kaide’nin oluşumunu, eğitimini ve silahlanmasını dolaylı dolaysız destekleyen güçler, DAİŞ‘i de desteklediler. Bu fanatik, radikal örgütler, Batılı emperyalist ülkeler ve istihbarat örgütleri tarafından çok amaca hizmet eden makine olarak kullanılmak için oluşturulmuşlardır. Ama bu amaçlarını her zaman gerçekleştiremiyorlar. Bu örgütler, Batılı emperyalist güçler adına vekalet savaşı yürütmek için dünya hegemonyası veya bölgesel stratejik alan için rekabet ettiği düşmanına karşı kendi adına savaşsın diye kullanılmaktadır. Bu görevi yerine getirdiklerinde veya gelişmelerinin belli bir aşamasında bu radikal örgütler, yine El Kaide ve DAİŞ örneklerinde olduğu gibi kontrol dışına çıkıyorlar. Ama kullanım değerlerinde bir eksilme olmuyor; bu kez de Batılı emperyalist ülkeler, yarattıkları bu canavarları, “teröre karşı savaşlarını” haklı çıkarmak için kullanıyorlar. Êzîdîler katledilirken sesi çıkmayan emperyalist ülkeler, DAİŞ Musul’un işgalinden sonra Hewlêr ve Bağdat’a yönelince ne denli çağdışı olduğunu, terörle mutlaka mücadele edilmesi gerektiğini hatırlamadılar mı?
Küresel şamar oğlanı!
El Kaide ve DAİŞ örnekleri, bu türden örgütlerin hem kontrol altındayken hem de kontrol dışına çıktıklarında farklı amaçların gerçekleştirilmesinde sürekli “şamar oğlanı” olarak kullanıldıklarını göstermektedir. Bu örgütlerin kullanım değeri sadece bununla da sınırlı değil. Teröre karşı mücadeleden dolayı askeri harcamaları arttırmak, demokratik hakları makaslamak, yeni gerici yasalar çıkartmak gibi amaçlar için de kullanılıyorlar. İslam tarihi hakkında insanları karanlıkta bırakan Batılı emperyalist ülkeler, 7’den 70’e herkesin DAİŞ’i “en iyi bir biçimde” tanıması için bu yönlü propagandayı süreklileştirmiştir. Charlie Hebdo saldırısından sonra hemen bütün Avrupa’da İslam’ın ne denli vahşi olduğu, buna karşı mücadele edilmesi gerektiği örgütlenmiştir; bu saldırı bahane edilerek demokratik hakları makaslamak, baskı mekanizmasını güçlendirmek için yasalar çıkarılmaya başlanmıştır.
Batılı emperyalist ülkelerin yarattıkları bu canavarlara karşı gerçekten savaşacaklarına inanmak saflık olmaz mı? Onların savaşı göstermeliktir; bir yere kadardır. Bu nedenle Ortadoğu’nun geleceğini belirlemede, bu klerikal (dinci) faşist çetelere karşı mücadelede Batılı emperyalist ülkelerin amacının özgürlük ve demokrasi olmadığını bilmek zorundayız. Emperyalist güçler ve yerel işbirlikçileri her şeye muktedir de değiller.
Mevcut denklemde Kürtler
Ortadoğu’da bu “it dalaşı”nın yanı sıra veya bu sürecin içinde ve onun bir parçası olarak Ortadoğu’nun geleceği bakımından umut verici, nasıl olabileceğini gösteren gelişmeler de olmaktadır. Burada söz konusu olan Kürdistan’ın bütün parçalarında yükselen özgürlükçü ve demokratik mücadeledir. Kürtler, bölgemizde halkçı, özgürlükçü, demokratik devrimin ana dinamiğini oluşturmaktalar. Rojava Devrimi, bunun başlı başına bir yansımasıdır. Bu dinamiğin oynadığı role, Kobanê Direnişi’nin ve Rojava Devrimi’nin anlamına kısa da olsa bir bakalım.
Suriye’de iç savaşın başlamasından sonra Rojavalı Kürtler, bu savaşa taraf olmamışlar veya her iki taraf karşısında ayrı bir taraf olarak kalmayı doğru bulmuşlar ve 19 Temmuz 2012’de de kendi kendilerini yönetmek için adımlar atmışlardı. Art arda kurulan kantonlarla (Efrîn, Kobanê ve Cizîre) Batı Kürdistan’da yönetimin ele geçirildiği bu alanlarda, diğer etnik ve dinsel topluluklarla (Araplar, Türkmenler, Süryaniler gibi) birlikte amaçladıkları özyönetimi kurmuşlardır. Bu mücadele, emperyalist güçleri ve bölgede işbirlikçisi olan ülkeleri, özellikle de Türkiye’yi rahatsız etmiştir. Öyle ki Rojava Devrimi’nin kanton örgütlenmesi, Türkiye tarafından kabul edilemez bir durum olarak görülmüştür. DAİŞ, bu devrimi boğmak için Kobanê’ye saldırmıştır.
Rojava Devrimi ve bu devrimi savunma bakımından Kobanê Direnişi, bölgemizde sadece emperyalistlerin ve bölgesel gerici devletlerin iradesinin hakim olmadığının açık ifadesidir.
Rojava’da Kürt halkı gerçekleştirdiği devrimle kendi demokratik halk yönetimini, özerk, konfederal içerikli yönetimlerini oluşturdu. Bu devrimin en temel demokratik özelliği ve vazgeçilemez ilkesi, her etnik ve dinsel topluluğun özerk, konfederal yönetimde yer almasıdır. Burada söz konusu olan, Rojava’da, somutta da kantonlarda yaşayan etnik topluluklar arasında kardeşliğin ve eşitliğin uygulanmasının ilkeselleştirilmesidir. Böyle olduğunu, toplumsal yaşamın örgütlenmesinde (kurumsallaşmada), öz savunmada görmekteyiz. Devrimin kurumsallaşması henüz inşa halinde olsa da salt şimdiye kadar bu doğrultuda atılmış adımlar, bu yönetimin Ortadoğu halkları için örnek alınabilecek bir yönetim olduğunu, halkların bu yoldan kendi geleceklerini belirleyebilecek adımlar atabileceklerini göstermektedir. Salt bu temel ögelerinden dolayı Rojava Devrimi, Ortadoğu’da emperyalist ve yerel sömürgeci güçleri oldukça rahatsız etmektedir. Türkiye, rahatsız olan güçlerin başında gelmektedir. Bu nedenle de emperyalist güçlerin yanı sıra en gayretli bir biçimde bu devrimin boğulmasından yanadır. Onun bu gayretini Kobanê Direnişi döneminde gördük; onun bu gayretini DAİŞ‘i desteklerken görmekteyiz.
Rojava Devrimi’yle başlayan süreç ve Kobanê Direnişi, Kürtlerde ulusal birlik zemin ve bilincini sıçramalı geliştirmiştir. Ayrıca Rojava Devrimi’yle başlayan süreç ve Kobanê Direnişi, Kürtlerin şimdiye kadar Ortadoğu’ya sıkıştırılmış mücadelesini uluslararasılaştırmıştır. Bu anlamda da bu mücadele, Ortadoğu söz konusu olduğunda hesaba katılması gereken uluslararası bir güç haline gelmiştir.
Rojava Devrimi yolu gösterdi
Ortadoğu’da toplumsal yaşamın iç içe geçmişliği; bir arada olarak ayrışmışlığı, emperyalist, sömürgeci ilhak ve tahakkümün farklı etnik ve dinsel toplumların sorunlarını ortaklaştırması, bölgesel devrimin zeminini güçlendirmiştir. Rojava Devrimi ve sonrasında Kobanê ve Şengal direnişleri, bu mücadelelere katılan ve bu topraklardaki mücadeleyi kendi mücadelesi olarak gören anlayışların pratiğe dökülmesi, Ortadoğu’da bölgesel devrimin ilk filizleri olarak kabul edilmelidir. Gelinen nokta, Rojava Devrimi’ni içselleştirmeyenlerin veya içselleştiremeyenlerin ne Türkiye’de ne Kürdistan’da ve genel olarak da Ortadoğu’da yapabilecekleri fazla bir şeyin olmadığını göstermektedir. Öyle ki, Enternasyonal Tugaylar’ın oluşturulduğu, aynen İspanya İç Savaşı’nda olduğu gibi cephelerde Almanca, İspanyolca, Fransızca, İngilizce, Türkçe, Kürtçe konuşulduğu bir devrim aşamasından geriye dönüş pek düşünülemez.
Rojava Devrimi, eskiden beri bilinen bir gerçeği güncellemiştir: İktidar mücadelesinde karşı devrimci güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak için birine karşı diğerine göz yummak, ona yedeklenmek zorunda değiliz veya düşmanımın düşmanı he zaman dost olmayabilir! Bu anlamda Rojava Devrimi, “üçüncü yoldan” ilerleme olarak gelişmiştir: Ne Esad rejiminden yana, ne de onun muhalefetinden yana...
Gelinen noktada bu devrimin gelişmesinde bir yol ayrımının olabileceğinin işaretleri çoğalmaktadır. Bu yol ayrımı, öznel niyetlerin ötesinde nesnel gerçekliğin yansıması olabilir. Birincisi, Türkiye’de devlet ile PKK arasında sürdürülen “çözüm süreci”nin nasıl gelişeceğidir. İkincisi, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin Kobanê Direnişi ve Irak’ta DAİŞ’e karşı mücadelede PYD’ye verdikleri destektir.
“Çözüm süreci”nin olumsuz gelişmesi veya “olumlu” gelişmesi, Rojava Devrimi’nin geleceğini doğrudan etkileyecektir. Türk burjuvazisinin yanı başında devrimci bir Kürt toplumsal yapısıyla, öz yönetim ve öz savunma ile barışık olması düşünülemez. Aynı zamanda Esad rejiminin de -iktidarda kaldığı koşulda- Rojava’da kanton yapılanmalarına olumlu yaklaşacağı da düşünülemez.
Diğer taraftan, ABD’nin ve diğer Batılı emperyalist ülkelerin YPG nezdinde mücadele eden Kürt dinamiğine desteğinin karşılığında ne isteyecekleri de üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur.
Bu sorunlar, Rojava Devrimi’nin zorlukları olarak görülmelidir.
Nasıl bir gelecek?
Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor sorusunun en fazla iki cevabı var: Ya mevcut veya yeniden biçimlendirilmek istenen sömürgeci, işgalci köleci düzen altında yaşamaya devam etmek ya da emperyalist tahakküm ve işbirlikçi iktidarlara karşı ortaklaştırılmış özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükseltmek.
Seçim yapma durumumuz yok. O halde, Ortadoğu’nun geleceğini biz belirlemeliyiz, kendi geleceğimizi elimize almalıyız. Ortaklaştırılmış devrim bilincini geliştirmeliyiz. Bunun adımı Rojava Devrimi’yle, Şengal ve Kobanê direnişleriyle atılmıştır. Rojava Devrimi’ni hepimizin, dünya halklarının devrimine dönüştürme söylemi, pratikte örgütlenmelidir.
Ortadoğu’nun sosyalizm ufuklu özgür ve demokratik geleceği, ilerici, antiemperyalist, devrimci ve komünist güçlerin bölgemizi talan eden, sömüren, kana boğan emperyalist güçlere ve işbirlikçilerine karşı ortaklaştırılmış mücadelesinin ürünü olacaktır. BİTTİ
İBRAHİM OKÇUOÐLU