KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, Kürdistan’a yönelik hiçbir saldırıyı dışarıdan izleme gibi bir lükslerinin olamayacağını ifade ederek ulusal kongre çabalarını siyasal birlik hatta askeri birlik noktasına götürme çalışmalarının olduğunu belirtti. Altun sürecin Kürtler için fırsatlar kadar tehlikeler de barındırdığını söyledi.

Yazarımız Veysi Sarısözen ve Özgür Gündem gazetesinden Sedat Yılmaz, Medya Savunma Alanlarında KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun’la konuştu. Altun ağırlıklı olarak Ortadoğu’da yeni dönem ve Kürtlerin bu süreçteki konumlanmasını değerlendirdiği röportajda Kürtlerin karşı karşıya olduğu tehlikeler ve buna karşı yapılması gerekenlere dikkat çekti.

Arap Baharı ile hızlanan Ortadoğu’daki gelişmelere ilişkin kısa bir özet yapmanızı ve IŞİD denen örgüte yüklenen misyonu bize anlatır mısınız?

İşin aslı, Saddam döneminden gelen süreç, özelikle Arap Baharı ile ortaya çıkan kapitalizmin krizidir. Kapitalist modernite bu krizi aşmak için çok çaba sarf ediyor. Kendi krizini aşmak için dünyanın ve bununla bağlantılı olarak Ortadoğu’nun yeniden yapılanma süreci vardı. Büyük Ortadoğu Projesi ile müdahale gerçekleştirildi. Bu müdahalenin temel hedefi Ortadoğu’nun dünya sistemine göre ayarlanması. Adeta ideolojik anlamda oryantalizmin yeniden güncellenmesi, politik ve idari olarak Ortadoğu’nun tekrar gözden geçirilmesi; gerekirse bir takım değişikliklerle yeni dengeler oluşturarak dünya modernitesiyle bütünleşen bir Ortadoğu yaratma projesiydi. Bu projeye stratejik yaklaşım böyleyken, bunun uygulaması belli bir inşayı gerektirir. Yıkmayı, yeniden yapmayı gerektirir. Fakat Ortadoğu çelişkileri çok derindir. Sorun sadece bir iki diktatörün devrilmesiyle çözülecek sorun değil. Tarihsel, toplumsal çok ağır sorunları var. Siyasal, sosyal, mezhepsel sorunları var. Bu sorunlar içerisinde sadece siyasal rejimi hedefleyerek, mevcut siyasal rejimin başındakini devirmekle bu sorunları çözmek mümkün değil. İlk yaklaşımlarda Saddam’ın direk hedef alınması ve devrilmesi sonrasında bir zincirin halkaları gibi bütün Ortadoğu’daki diktatörlerin birer birer yıkılacağı imajı verildi. Aydınlar dahil, herkes bunun üzerinden tartıştı. Bu çok yüzeysel bir yaklaşımdır.

Irak’a gelelim...

Irak’ta eskiden beri sorunlar var. Saddam sonrası Irak’ta Şii ağırlıklı bir devletin kurulması beli sorunları kendisiyle birlikte getireceği kesindi. Çünkü, geçmişten beri mezhep çelişkisi ve çatışması çok yoğun olduğu bir ülkedir. Irak’ta Şiiler ağırlıkta olmasına rağmen daha çok Sünnilere dayalı bir egemenlik hakim. Ortaya çıkartılan değişiklikler geçmişin biraz yürütülmez haline yeni bir şey kazandırmaktı. Böylece federe bir devlet oluşturuldu. Federe devlet içinde Kürtlere de beli bir statü tanındı. Anayasanın 140’ıncı maddesinde ifade edilen bir statüydü. Bu statü kesinlikle hiçbir zaman uygulanmadı. Bu giderek sorunların derinleşmesine neden oldu. Öte taraftan Sünnilere anayasal güvenceler sağlamakla birlikte çok belirgin bir statü oluşturulmadı. Bu Sünnileri de rahatsız eden bir yaklaşım oldu. Sünniler geçmişte sürekli iktidar, devlet olma halindeyken yeni dönemle onu tümden kaybetti. Hemen ardından, bizim Nakşibendi ordusu dediğimiz daha çok Saddam’ın sağ kolu olan İzzetin El Duri’nin örgütlenmesi, eski Baasçılar, Saddam’dan kalma ne kadar güç varsa bunların örgütlendirilmesi ve bunların üzerinden Sünni aşiretlerin örgütlenerek güç olması, bu yeni durumla paralel gelişti. Öyle oldu ki, bu durum Irak’ta her an patlamaya hazır müsait bir hal aldı. Patlamanın yaşanacağı bekleniyordu.
Fakat yaşananları sadece iç dengelerle izah etmek yeterli değil. Esas olarak Ortadoğu geneli için bir değerlendirme yapmak gerek. Çünkü bu güçler sadece kendi başına kendi öz güçlerine dayalı bir hareket geliştiremediler. Bunlar daha çok bölgede kurulmak istenen yeni dengeler, olgunlaşan siyasal koşullara sırtını vererek aslında bunu gerçekleştirdiler. İç imkanlar hazır bir durumdayken, dış etkenlerle bunları birleştirerek bu son patlama ortaya çıktı.

İlk müdahale sonuç vermedi mi?

Herkesin beklentisine ters bir durum gelişti. Ortadoğu’ya müdahale adeta Irak’ta çakılıp kaldı. Ortadoğu değişimi olamadı ama bundan da vazgeçilmedi. İkinci dalga yine bir stratejik yaklaşımdır. Arap Baharı diye tabir edilen aslında kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya müdahalesiyle bağlantılı gelişen bir durumdur. Şunu inkar etmiyorum; halkların birikmiş öfkesinin tepkiye dönüştürülmesi elbette söz konusu; ama halkın öfkesinin tepkiye dönüşmesi bir sorunu çözmeye yetmez. Halkın demokrasi mücadelesi için ideolojik, politik, örgütsel, stratejik ve taktik bir hazırlığı yok. Onun için öfke patlamaya dönüşmüştür; fakat esas olarak bunu kullanan güç daha çok Ortadoğu’ya müdahale ederek kendi çıkarları temelinde düzenlemek ve faydalanmak istedi. Olay, Tunus’ta patlak verildi ve iktidar devrildi, arkasından Libya’ya yansıdı ve kimse beklemiyordu. Arkasından Mısır gündeme geldi. Aslında herkes Irak’tan sonra İran’ı bekliyordu. Tersine Kuzey Afrika’da başladı süreç. Peş peşe sistemler devrildi ama sonuç alınamadı. Mısır’da Müslüman Kardeşler’le bir denge kurulmak istendi, işler tersine döndü. Hemen arkasında Suriye’ye yansıdı. Suriye’ye yansıyan olaylar ise günümüze kadar süren ama bir türlü çözülmeyen bir sonuç ortaya çıkardı. Haliyle ikinci hamleden de sonuç çıkmadı. Yani değiştirilmek istenen Ortadoğu’da aktör olarak görülen, ön görülen kesimler iktidara geldikleri andan itibaren hem uluslararası beklentilere cevap veremeyecek pozisyonda hem de halkların beklentilerine cevap veremeyecek bir pozisyonda. Yine dikkat edilirse Ortadoğu’da çok fazla Selefi hareketler yoktu. Sözü bile edilmiyordu. Ama bu müdahaleden sonra yaratılan kaosa bakıldığında birçok selefi hareket ortaya çıktı. İsimlerini son dönemlerde duyuyoruz. Ortadoğu kaosu daha da derinleştirildi. Bunun tipik örneklerinden biri Suriye’dedir.

Bize öyle geliyor ki, ABD dahil birçok devlet Ortadoğu gerçeğini tam anlayamamış...

ABD, Suriye’deki mevcut rejimin yıkılması gerektiğini önüne hedef olarak koydu; ama mevcut rejimi yıkmak gerekiyor mu gerekmiyor mu konusunda bir kararlılığı yok. Çünkü şimdiye kadar hedef almış olduğu bütün iktidarları yıktığında yerine getirdikleri güçler ciddi sorunlar çıkardı. Daha ağır sorunlar çıktı. Türkiye eksenli Selefilerin de ağırlıkta olduğu bir rejimin kurulması Amerika’nın çok tasvip ettiği bir durum değildir. Suudi Arabistan ve Katar’ın çıkarlarına cevap olabilecek bir sonucun ortaya çıkması da ABD’nin istediği bir durum değil. O yüzden ABD’nin daha çok iç çatışmaların devamı ve derinleşmesi yönünde beklentileri vardı. Bu beklentilerin  olgunlaşması halinde müdahale gündeme gelecekti.
Öbür taraftan Kürt bölgesi Rojava’da ortaya çıkan yeni bir durum var. Bu durum ise Suriye’yi ilginç kılıyor ve dikkatleri üzerine çekiyor. Kürtlerin bir statü çıkarması hem Türkiye hem de Araplar için kırmızı çizgi haline geldi. İran’da bundan çok memnun değil. Ortadoğu temelde Şii, Sünni, Arap, Fars, Türk dengesine dayanıyordu. Bunların tümünün Kürtlere yaklaşımında kesinlikle Kürtlerin Ortadoğu’da bir kimlik sahibi olmasını istemiyorlar. Suriye’ye adeta IŞİD’in önünü açtılar. Farklı ülkelerde birçok cezaevi boşaltılarak, Türkiye üzerinden Suriye’ye soktular. Rojava’daki direniş tüm bunları başarısız kıldı. İşin içindeki bütün güçler Suriye’deki kördüğümden kurtulmak için, çatışmaları Ortadoğu’nun geneline yayabilecek, yeni bir hamleyle savaşı Suriye sınırlarından çıkarıp daha başka yerlere taşımanın yaklaşımı içerisine girdiler.

Irak’taki yeni durum bu mu?

Suriye’deki kaosun devamından yana olan bir İsrail, ABD’nin bunun Ortadoğu’ya yansımasını da kendi çıkarına görebilir. Çükü kontrolünde çıkmış güçler var, kontrol edemediği iktidarlar var. Kendisine en yakın olanları bile kendisiyle ciddi sorunlar ortaya çıkarıyor. Bu aynı zamanda kontrolden çıkan bir Ortadoğu’dur. Bütün bunlara Saddam dönemindeki gibi bir müdahaleyle bu işe girişmek adeta Ortadoğu’ya girip hiç çıkmamaktır. Felç olmak anlamındadır. O zaman Suriye’de tıkanmış bir durumun Ortadoğu geneline yayılabilecek bir yaklaşım Ortadoğu’da bir kaosu yaratır. Bu kaos içerisinde güçlerin çatışmasıyla ABD ve İsrail kendi çıkarı temelinde bir çözüm üretebilir. Türkiye ve Suudi Arabistan ise, hem mezhepsel hem de politik bakış açılarıyla Ortadoğu’da var olan bütün ilişkileri sürecin içerisine çekerek, kendi Ortadoğu mücadelelerini Suriye sınırı dışına çıkarıp Ortadoğu geneline mal etme gibi bir yaklaşımı öngörüyor. Olan bu olunca o zaman, böyle bir gelişmenin pratikte uygulanabilmesi için bu koşullara sahip beli merkezlerin olması gerekiyor. Baktığımız zaman Irak’taki mevcut durum buna güzel zemin sundu.
Birçok Selefi hareketi de kendi önüne koyduğu stratejik hedeflerine hitap ediyor. Irak’ta şartlar olgunlaştı ve patlamaları çok ileri düzeye götürebilecek ve herkesi bunun içine çekilecek bir atmosfer var. O zaman daha fazla gücü savaş içine çekmek gerek! Kürtleri bunun içine çekebilirsin, Sünniler zaten örgütleniyor, Şialar ise buna zaten müsaade etmiyor. O zaman Selefi hareketlerin amacında her kesin kendisine göre bir Ortadoğu, herkesin kendisine göre bir İslam, ümmet ve iktidar anlayışı. Bütün bunlar birleştiğinde adeta herkesin içine girebileceği zemin çok müsaittir. Suriye’deki tıkanıklığın Irak üzerinde bütün güçleri bir savaşa çekebilecek bir çıkışı yapması için bir merkez olarak seçildi. İşte Ürdün toplantısından bahsediliyor. Toplantıya katılan güçlere baktığımız zaman Irak’a planlı bir şekilde müdahale eden bölgesel güçler var. IŞİD diye bir şey yok. Irak’la hesabı olan birçok güç, IŞİD kartını çok iyi görerek, yeni süreçte IŞİD’i nasıl bir marka haline getirecekleri ve nasıl kullanacakları gibi bir durum ortaya çıktı. Bu aşamada artık Irak’ta ortaya çıkan durumla geriye dönüşü olmayan bir süreç başladı. Ya Irak’tan başlanarak yeni bir Irak haritası ortaya çıkacak ki, bu harita Ortadoğu’nun tümünde etki yapabilecek. Ya da bir dengeye oturtturularak savaş söndürülecek ama Irak yine eski Irak olmayacak. O zaman IŞİD gerçeği ortaya çıkacak. IŞİD süpürülecek ve IŞİD diye bir şey kalmayacak. Ya da böyle olmayacaksa çatışmalar derinleşerek devam edecek.

Bu olasılıklardan hangisine yakınız, öngörünüz ne?

Bu seçeneklerin hepsi gelişmelerle bağlantılı. Mutlak bir şey söylemek gerçekçi değil. Harekete geçmiş güçler ve karşı güçlerin birbiriyle çatışması bunu belirler. Tabii Ortadoğu’nun genel durumuyla bağlantılı düşündüğümüz zaman bu üç seçenekten birisinin kısa sürede gerçekleşmesi biraz zayıf. Bunu aynı zamanda Suriye, İran bağlantılı düşünmek gerekir; Suudi ve Körfez ülkeleri bağlantısı oldukça önemli. Ama ilelebet böylede sürmeyecek. ABD yaklaşımlarına baktığımız zaman bu üç seçeneği de reddetmiyor. Oluşacak durumlara göre kendi seçeneğini belirliyor. ABD, Irak’ta IŞİD’in harekete geçmesiyle birlikte ortaya çıkan durum karşısında panik durum göstermedi, daha soğukkanlı bir yaklaşım gösterdi. Aynı zamanda askeri seçeneği reddetti. Maliki’ye “Daha çok, kapsayıcı bir durum içerisine girerseniz sizi destekleriz” gibi bir taahhütte bulundular. Maliki bunu reddetti. O zaman ABD’nin bu konudaki yaklaşımları biraz daha ileri gitmektir. Biraz daha ileri gitme durumu ise, kargaşa ve kaosun sürmesine göz yummaktır. Bu konuda hedefin sıkışması halinde kendi dediğini kabul ettirmeyi esas alacak. Eğer Sünniler ya da IŞİD olarak tabir edilen bu blokun mevzi kapması, çatışmalarda üstünlük ele geçirmesi, Şiilerin gerilemesi durumunda bu sefer Maliki bunu kabul etse de diğer kesimin bunu kabul etmeme durumu doğabilir. Kabul etmeme durumu doğarsa o zaman Irak’ın üçe bölünmesi temel gündem haline gelir.

Kürtler bunu büyük bir fırsat olarak görüyor. Sizce de öyle mi?

İşler sanıldığı gibi değil. Durum çok farklı. Reel politik açıdan bakıldığı zaman bütün bu gelişmeler bir biçimiyle tıkanmış Irak sisteminin önünün açılması ve herkesin biraz daha ileride kendisini ifade etmesinin imkanını sunuyor. Kürtler açısından 140’ıncı madde fiilen uygulanma haline geçti. Sorun bu maddeyle sınırlı kalmıyor. Bunu aştı. Şu anda Maliki kendisi 140’ıncı maddeyi kabulleniyor. Uygulanmasını da istiyor. Petrol konusunda da taviz verme aşamasına geldi. Şimdi bu reel politik durum sizin dediğiniz gibi ortaya çıkar. Bütün bu gelişmeleri şans olarak gören anlayışın bağımsız bir Kürdistan koşullarının olgunlaştığını ve bu olgunlaşan koşullar üzerinde bağımsız Kürdistan’ı ilan etme imkanlarının doğduğunu söylüyor. Bunu uluslararası durumla birleştirerek çok iç açıcı bir tablo oluşturuyorlar. Özelikle Mesud Barzani’nin son dönemlerde Avrupa’da, Ortadoğu’da ve Türkiye ile yapılan görüşmelere bakıldığı zaman adeta burada bir Kürdistan’ın ortaya çıkmasına sanki ılımlı bakılıyor gibi mesajlar ortaya çıkıyor. Fakat esas tartışacağımız konu, Kürtler için ortaya çıkan bir fırsat ve bağımsız devletin nasıl bir devlet olacağı? Nasıl bir işlevselliğe sahip olacağı? Ortadoğu’da nasıl bir rol oynayacağı? Ortadoğu’daki dengelerin bunun karşısında nasıl bir pozisyon alacağıdır? Uzun vadeli düşündüğümüzde sanıldığı kadar bu reel politik durum çok büyük imkanlar sunmuyor.

Ne gibi?

Bir Ortadoğu gerçekliği var. Bu gerçeklikler içerisinde oluşmuş dengeler var. Bu dengeler, devletlerin, örgütlerin, ülkelerin içinde olduğu büyük bir karmaşayla izah edilebilir. Kürtlerin böyle bir fırsat görmesi aynı zamanda bu fırsatın daha da olgunlaşması için mevcut çatışmayı besleyen bir pozisyona girmelerini kaçınılmaz kılar. Madem bu bir fırsattır, o zaman ortaya çıkmış bu fırsatla mevcut çatışma ve çelişkileri besleyerek, karşıt olan güçleri zayıflatarak kendini yaratma gibi bir mantık ortaya çıkarır. Bu mantıkla hareket edilirse, bu adeta şu anda Irak’ta var olan çatışmaları daha da körükleyen, içinde yer alan ve bu konuda mevzi tutan pozisyonu kaçınılmaz kılar. Bu Ortadoğu savaşına girmek demektir. Aynı zamanda mezhep savaşının içine girmek demektir. Ortadoğu savaşına bu şekliyle girmek, mezhep çatışmalarına bu şekliyle girmek Kürtler için bitmeyen bir felaketin başlangıcı olabilir. Geçmişte bunun tecrübelerini yaşadık. Kimyasal silah dahil her türlü katliamın olabileceği bir zeminde yaşıyoruz. Bu ölümcül tehlikeyi görmek lazım.
İkincisi ise, mevcut durumun uluslararası bir konsept olduğunu, bölgesel güçlerin oluşturduğu bir konsept olduğunu ve Ortadoğu savaşına yol açacağını söylüyorum. O zaman kurulacak bir bağımsız devlet bu uluslararası planın dışında kurulamaz. Yani bu planı kurgulayan veya bu plana karşı olan güçler, bunun dışında bağımsız bir Kürdistan’ı kendi başına ortaya çıkması karşısında sesiz kalamazlar. Kürtlerin şu anda de facto yapacakları bir durumları da yok. O zaman nasıl ortaya çıkacak? Kurulacak bağımsız bir Kürdistan devleti aynı zamanda Irak’ta kargaşa yaratan güçlerin daha çok Kürdistan üzerinde hakimiyetini, hegemonyasını daha güçlü olduğu ve onların ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir devletin ortaya çıkmasına neden de olabilir. Neticede bunun belirtileri var. Örneğin, İsrail, Amerika, Avrupa ve son dönemde Türkiye ilişkilerine bakıldığı zaman bu ilişkiler sistemi içerisinde doğacak bir Kürdistan’ın nasıl bir Kürdistan olacağını şimdiden kestirmek çok zor değil.
Yine mevcut durumda aynı cephede ya da mevcut Irak kargaşasını yaratan özelikle Sünni Arap kesiminin böyle bir oluşum karşısında tepkilerinin ne olacağı da belirsiz. Böyle bir oluşum karşısında İran ve Şii çizgisinin yaklaşımının ne olacağı da belirsiz. Öbür taraftan da ABD ve İsrail çıkarları Ortadoğu’da süreklidir. Yani bu yüzyılı alabilecek bir durumdur. Yine siyasal ve askeri olarak kestiremeyiz. Bu Kürtler için bitmeyen bir savaş olur. Ayrıca bunun dışında ekonomik sorunlar var. Petrol ciddi bir sorundur. Eğer bağımsız bir devlet kurulacaksa, Kürdistan’da var olan zenginlerin hangi ellerde toplanması ve bu toplanan ellerin Türkiye üzerinde hem de uluslararası güçler nezdinde nasıl faydalanabileceklerinin düzenlenmesi de gerekli.

Kürdistan’a dönük tehlikeler karşısında tavrınız nasıl olur?

Ortada fiili bir durum var. IŞİD kimliğiyle bir hareketlilik gelişti. Bu hareketlilik Ortadoğu’nun tümünü yakacak bir kıvılcım gibidir. Bu kıvılcımın Kürdistan yansımaları kaçınılmazdır. Bu kıvılcım daha önce Rojava’da bir ateş gibi yanıyordu. Fakat Rojava ile sınırlı kaldığı için herkes buna sesiz kalıyordu. Buradan şu sonuç çıkıyor; IŞİD öncülüğünde Irak’ta ortaya çıkan patlamanın Rojava’yı nasıl etkileyeceği, Federe Kürdistan’ı nasıl etkileyeceği ciddi bir sorundur. Şimdi burada beli bir tutum sahibi olmak gerekiyor. İlla da hakim siyasetin çok doğru olması gerekmez. Burada bir ulusal yaklaşım var. Bir halkın savunulması yaklaşımı var. Burada kazanılan mevzilerin kaybedilmemesi var. Bunun için daha önce KDP ve YNK’ye yaptığımız destek çağrısını yeniliyoruz. Kürdistan topraklarını korumak, Kürdistan’a gelecek saldırılar karşısında göğüs germek, Kürt halkını katliamlardan koruyabilmek için böyle bir yaklaşım zorunludur. Önce ulusal açıdan bakmak gerekiyor. Kazanılan mevziler açısından bakmak gerekiyor. Halkın can güvenliği açısından bakmak gerekiyor. Böyle baktığımız zaman bizim Kürdistan’a gelebilecek hiçbir saldırıyı dışarıdan izleme gibi bir lüksümüz olamaz. Bütün o Kürtlük adına ortaya çıkan kazanımları korumak bizde temel bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımı daha önce de Kürtler arası ortak bir oluşumu yaratmak biçiminde ifade ettik. Ulusal birlik kongresi diye ifade ettik.  Şimdi burada bir sessizlik var. Ancak buradaki mevcut tüm güçlerle aynı görüşte olduğumuz, her konuda anlaştığımız anlamına gelmez.

Bağımsız Kürdistan fikrine katılmıyor musunuz?

Bizim mevcut duruma bakış açımız, sorunlara yaklaşımız, sorunları çözme biçimimiz temelden farklı. Kürtlerin temel amacı bir ulus devlet olmamalı. Kürtlerin kendi özgürlüklerini başkalarının egemenliği altında inşa etme gibi bir şansları yok. Böyle bir özgürlük ortaya çıkamaz. O zaman yapılması gereken, bağımsız ve özgürlüğü temel alan bir Kürt politikasının, birliğinin oluşması gerekiyor. Bunun oluşması halinde bölge sorunların çözümünde Kürtlerin nasıl politika yapması gerektiği ikinci tez olarak ortaya çıkar. Bu konuda biz çatışmalardan çok herkesin daha çok demokratik yaklaşımla özgürlüklerini güvenceye aldığı bir sistemi ortaya çıkmasını esas alıyoruz. Sadece konjonktürel ortaya çıkmış bir durumla veya bu durumun haberleştirilmiş biçimiyle meseleye yaklaşıldığı zaman büyük bir yanılgı içine düşersin. Büyük bir fırsat, sevindirici bir fırsat gibi herkes ayağa kalkıyor. Daha başka örnek vereyim, Saddam yıkıldığı zaman da aynı çılgınca yaklaşımlar söz konusu oldu. Hem Türkiye hem de Kürdistan’da aydın kesimler konuyu nasıl yorumladılar? Büyük bir fırsat çıktı, Kürtler özgürlüklerine kavuştu. Peki Amerika’nın istila ettiği bir Irak’ta Kürtler nasıl özgürlüklerine sahip olacaklar? Dünya sisteminin jandarması tarafından istila edilen bir yerde Kürtler özgür olabilir miydi? Bunula yetinilmedi bir Kürt milliyetçisi yaklaşımıyla “bu iş bitmiştir” İran’ı vuracak orada Kürdistan kurtulacak, Suriye’yi vuracak orada Kürdistan kurtulacak sıra Türkiye’ye gelecektir. Böyle söylediler. Peki, ne oldu? Kaç yıldır Ne İran vuruldu, ne de Suriye yıkıldı. Eskisi gibi devam ediyor. Eskisi gibi devam eden durum hala mevcut, ortaya çıkan durumu meşrulaştırmadığı gibi daha da muğlaklaştırarak ne olacağı belirsiz bir noktaya sürüklüyor işleri.

Türk devleti IŞİD’in arkasındadır


Musul’daki Türk konsolosluğunda yaşananları nasıl yorumluyorsunuz?

IŞİD hareketi gelişmeden önce herkesin haberi var. Bunun gizli saklı yönü yok. Her şey Ürdün’de tartışılmış ve tüm bilgiler satılmış. Herkes bilgilidir. Türkiye ise bu hareketin arkasındaki temel güçlerden biridir diyoruz. IŞİD ile ilişkileri kesindir. Şimdi IŞİD ile ilişkileri kadar Sünni kesimle de ilişkileri ileri düzeydedir. İzzettin El Duri diyoruz ama Duri’nin temsilcisi daha önce Maliki’den kaçan Tarık Haşimi Türkiye’dedir. Peki Sünnilerin içinde yer aldığı bir hareket bu şekilde gelişiyorsa Tarık Haşimi bunu Türkiye’ye söylemedi mi diyorsunuz? Bundan haberi yok muydu? Türkiye bağımsız hareket ediyorsa niye bir milyon kişi göç ederken, konsolosluk o kadar rahat ve kendisini güvencede hissediyor? Türk konsolosluğu kuşatıldıktan sonra, neden hiçbir çatışma olmadan teslim oluyor? Türkiye bu oluşumun içerisinde daha güçlü olabilmek için konsolosluğun bu şekliyle orada kalması daha iyi görüldü.

Bölgesel bir güç olarak İran’ın durumunu değerlendirir misiniz?

Bölgesel açıdan İran’ı hafife almamak lazım. Ortadoğu krizi bu şekilde sürerse, İran bu krizinin bir cephesinin lideridir. Sorun Maliki değil burada. Sorun Maliki olsa, Maliki’nin yıkılması kadar kolay bir şey yok. Maliki’nin şu anda askeri, siyasi gücü böyle bir savaşı yürütecek pozisyonda değil. Herkesin üzerine çullandığı bir yerde Maliki’nin bütün bunlara karşı direnmesi mümkün değil. Maliki’yi ayakta tutan bölgesel ilişkiler var. Bu ilişki Suriye’deki mevcut rejime sürekli kan veriyor. İran bütün bağlantılarını ve güçlerini kendisini gizleyerek öne sürerek savaşı yürütür. Bugün Suriye’de yürütülen savaş içerisinde İran’ın tutumu belirleyicidir. Çatışmaların gelişmesi durumda İran kendisinde tehlikede hissetmenin politik avantajıyla rahatlıkla Irak’a girebilir. İran hiçbir zaman bu ateşi getirilip kendi içine bırakılmasına müsaade etmeyecektir. Bunun için sonuna kadar direnecek. Bu anlamda Türkiye nasıl IŞİD ve benzeri güçlerle girmiş olduğu ilişkilerle kendisini yeniden Ortadoğu’da ifade etmenin büyük fedakarlıklarını yapıyorsa, büyük direnişini yürütüyorsa İran, Türkiye’den 10 kat fazlasıyla bunun karşı direnişi içerisindedir.


VEYSİ SARISÖZEN/SEDAT YILMAZ