Türkiye’nin Kürt politikasında radikal bir değişim var mı? Bu soruya açık bir cevap vermek zor. Çünkü pratikte bunu açığa vuracak bir gelişme yok. Ancak Salih Muslim’in ve Neçirvan Barzani’nin peşpeşe Türkiye’ye gelmeleri bu yönlü soruları akla getiriyor.

Türkiye uzun yıllar Güney Kürdistan’da oluşan federasyonu tanımamaya ve etkisiz kılmaya çalıştı. Daha sonra bunun pratik bir değerinin olmadığını görünce ilişkilerini geliştirdi. Ancak Kürt korkusunu sürdürdüğü için açıktan onları tanımlamaya yanaşmadı. Bugün hala Kürdistan Federe Hükümeti diyememektedirler. Aynı şey Suriye Kürtleri için de geçerlidir. Öncelikler onları dıştalamaya ve terörizmle özdeşleştirmeye çalıştılar. ‘PYD, PKK’nin uzantısıdır. PKK de teröristtir, o halde PYD de aynıdır’, deyip iç ve dış kamuoyunda Suriye Kürtlerini bütün platformların dışında bırakmaya çalıştılar. Bununla da yetinmeyip Kürtlerin içerideki kazanımlarını da tasfiye etmek için uğraştılar.
Ceylanpınar üzerinden dahil olmak üzere Suriye’deki cihatçı grupları, El Kaide uzantılarını destekleyip Kürtlere saldırttılar, onlara kolaylık sağladılar. Sınırı Kürtlere kapattılar. En doğal insani ihtiyaçlarını karşılamalarına izin vermediler. Kürtleri boğmak için en vahşi, kuralsız gruplara destek vermekte beis görmediler.
Türkiye’nin bu tarihsel reflekslerine ve Kürtleri tüm parçalarda düşman ve tehlike gören politikalarına karşı Kürt Halk Önderi Abddulah Öcalan ise Türk hükümetine daha kapsamlı bir çözüm ve ittifak projesi sunmayı sürdürüyordu. Kürtlerle yapılan bir barışın demokratik temelde yeni bir Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun şekillenmesine öncülük yapacağını anlatmaya çalışıyordu. Kürt-Türk barışının veya ittifakının Türkiye’yi gerçek anlamda Ortadoğu’da demokratik bir model düzeyine taşıyacağını vurguluyordu.
Türkiye komşularla sıfır sorun politikasından Kürtler hariç herkesle boğaz boğaza noktasına geldi. Çünkü bu söylemine uygun demokratik bir iç ve dış politikası yoktu. Sadece Güney Kürdistan yönetimiyle ilişkileri normal düzeyde sürdü. Suriye’de Kürtler yönetimleri ellerine geçirip kendilerini savunmaya başladıkları andan itibaren de Türkiye onları karşıt güç olarak görmeye ve ona göre politika oluşturmaya çalıştı. Ancak Kürtler Rojava’da direndiler ve kazanımlarını korumayı başardılar. Suriye muhalefetinin tutarlı bir birlik ve demokratik bir program oluşturamadıkları da ortada. Muhalefet de halka güven veremiyor. Kural, hukuk tanımaz bir vahşilik muhalefet saflarındaki birçok grup tarafından uygulanıyor. Bu açıdan muhalefete dış destek olmasına rağmen bir kaygı ve ihtiyatı da beraberinde getiriyor.
Sayın Öcalan ise Türkiye’yi barış sürecine çekmek için olağanüstü bir çaba sergiliyor. Girişimleriyle Türkiye’de silahlar susturuldu, gerilla güçlerinin sınırdışına çekilmesine başlandı. Barış ve çözüm için ortamı hazırlamaya ve hükümetin işini kolaylaştırmaya çalışıyor. Ancak AKP Hükümeti bu tarihsel gelişme ve fırsatlara denk harekete geçmiş ve gereken adımları atmış değildir. İçeride barış diyen Türkiye, Kürtleri tanımaya ve haklarını iade etmeye evet diyorsa doğal olarak Suriye’deki Kürtlere düşmanlık yapmaması gerekir. En büyük parça olan Kuzey ile görüşme ve çözüm, en küçük parça olan Rojava ile de kanlı bir hesaplaşma ve düşmanlık! Bu nasıl yürür, nasıl açıklanabilir? Kaldı ki sayın Öcalan Rojava için ayrım yapmayan, Kuzey’den ayrı ele almayan bir çizgide. Bu durumda Türkiye’de güven ilişkilerinin pekiştirilmesi, Kürt-Türk birliği veya barışı nasıl mümkün olabilir?
Türkiye bunu anladı mı, bu geleceği olmayan politikasını değiştirdi mi, soruları önemli. Salih Muslim gibi dışlanan ve terörist olarak nitelenen Kürt tarafını temsil eden isimlerin Türkiye’ye kabul edilmeleri radikal bir değişimin işareti mi? Evet demek için henüz erken. Ancak tarihi gelişmeler ve bölge gerçeği Türkiye’nin önüne böyle bir seçeneği koymaktadır. Kürtlerle Ortadoğu’da büyük bir ittifakın oluşmasının koşulları var, olgunlaştığı da söylenebilir. Şimdiye kadar dört devlet Kürtlere karşı birleşiyordu. Kürtlerin birleşmelerini engelliyorlardı. Kürtler de birlikten uzaktılar. Şimdi dört devletin birleşme ortamı kalmadı, ama Kürtler onlara rağmen birleşiyor. Bölgenin en temel güçlerinden birisi olduklarını da pratikte kanıtladılar. Herhangi bir devletin Kürtlerle savaşması ve bu savaşı kazanma şansı da kalmadı.  Bu durumda en bilimsel ve mantıklı yol Türkiye’nin Kürtlerle düşmanlık çizgisinden birlik ve ittifak çizgisine gelmesidir. Bunu anlayan ve kavrayan kesimler de var. Hükümet bu konuda tutarlı ve ısrarlı olur mu onu da izleyerek göreceğiz. Ancak devletin direksiyon kırarak bu yola girmesi hem Kürtlere hem de Türklere kazandırır. Bu birlik demokratik temellerde olacağı için bölge hakları için de ön açıcı olacaktır.
Ancak acil olan Rojava’nın direnişinin desteklenmesi ve sahiplenilmesidir. Bu Kürt halkı için bir varlık yokluk ve birlik oluşturma sorunudur. Herhangi bir parçanın ezilmesine ve tasfiye olmasına seyirci kalınamaz. Aynı şey Türkiye’deki devrimci demokratik kesimler için de geçerlidir. Halkların birliğine ve demokratik cephenin örülmesine inanılıyorsa, Rojava devrimini de bölge devriminin bir parçası olarak görülmeli ve gerici cepheyi geriletmek için görev başına denilmelidir.