Bu elbette olumlu bir meziyetten ziyade, dünya sinema tekellerinin belirleyici etkisinden kaynaklı. Hal böyle olunca eleştirsek de kendimiz Oscar’ı konuşurken bulmamız kaçınılmaz. Belki de bu konuşmayı aday filmlerin politik atmosferini inceleyerek ilerletmek daha mantıklı olur. Zira Akademi’nin ABD politikasına paralel bir seyir izlediği ‘teorisi’ çok da uçuk bir önerme değil. O zaman fazla direnmeye gerek yok. Hepsine dair bir şeyler söyleyemesek de en çok konuşulanlara kısaca bakalım. 



‘Kızılderililere haksızlık ettik!’

Bu senenin en çok gözde filmlerinden biri olan Dirliş’le (The Revenant) başlayacak olursak. Geçen yılın En İyi Yönetmeni Alejandro González Iñárritu bu sene de Diriliş filmiyle aynı kategoride aday. Sadece o değil, aynı filmle her sene Oscar alıp alamayacağı ‘olay’ olan Leonardo DiCaprio da var listede, hatta Golden Globe’la ilk turu atladı… 

Kızılderili katliamları, Amerikalıların üstüne en çok günah çıkardıkları film konusu. Elbette bir de kölelik var. 12 Yıllık Esaret, Lincoln gibi filmlerle geçen yıllarda ‘kölelik’ gazını alan Hollywood, Kızılderili meselesine de şöyle bir bakan ‘beyaz adam’ sömürgesi ve hayatta kalma mücadelesini anlatan bu filmle yeniden diriliyor (Sinema, Western’i hiçbir zaman bir kenara bırakmadı tabii son dönem Tarntino filmleri buna örnek). Ama bu defa yönetmen de övgülerle bahsedilen görüntü yönetmeni de Amerika’nın esas yerlilerinden. Filmin yönetmeni gibi, Görüntü Yönetmeni Emmanuel Lubezki de Meksikalı.

Iñárritu ve Lubezki’nin ‘yerli’ oluşu filmin ana kodlarına sirayet ediyor. Zira ‘hey, beyaz adam o kafa derisini yüzmeyi, sizden öğrendik’ demekten geri kalmıyor; ama Hollywood’un yıllardır ağzında sakız ettiği ve çok da ileri taşımadığı ‘Kızılderililere haksızlık ettik’ lafını yinelemekten çok uzağa da gidemiyor. Michael Punke’nin aynı adlı romanından uyarlanan senaryo ‘beyaz adamı’ eleştirse de enikonu ‘dişine kan değmiş’ Hugh’un hayat mücadelesini anlatıyor. Şüphesiz ki kamera açıları, DiCaprio ve Tom Hardy’nin oyunculukları akıllara kazınıyor.


Spielberg’ün uyanıklığı

Oscar’ın en ‘politik’ ve hatta ‘diplomatik’ filmlerinden biri de Casuslar Köprüsü (Bridge of Spies). Steven Spielberg’ün son filmi olan Casuslar Köprüsü, Soğuk Savaş döneminde, ABD ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan casus krizini anlatıyor. Gerçek olaylara dayanan hikâye, avukat James Donovan’ın (Tom Hanks) uluslararası casus krizinde rol aldığı önemli roller üzerine. 

Film, ABD’nin de Sovyetlerin de hatalarını yüzüne çarpıyor! Elbette Spielberg’ün sınırlarını çizdiği ‘tarafsızlık’ içinde. Bu değişmeyen bir uyanıklığı Spielberg yıllardır çok iyi kullanıyor. Ülkesinde Sovyet casusu yakalamanın ‘haklı ve milli hezeyanı’nı yaşayan ABD vatandaşları ile ‘iyi polis’ Donovan ve bu krizden ‘statü’ kazanmaya çalışan soğuk ve gri Doğu Almanya ile Sovyetler. Hepsini aynı tencereye koyup kaynatınca elbette kazanan ‘yasaların’ gücüne inanan ABD oluyor!

Ne tesadüftür ki Casuslar Köprüsü’nün Türkiye’de vizyona girmesinden kısa bir süre sonra Rusya ile Türkiye arasında uçak krizi yaşandı. Tüm haberler Rusya’nın Casusular Köprüsü’ne konu olan ve Türkiye dolaylarında düşürdüğü ABD casus uçağını hatırlattı. Spielberg’ün hamaset yüklü bu filmle çıkış yapması elbette Sovyet düşmanlığını perçinlemeyecek. Ama hem Ukrayna’da hem de Ortadoğu’da kesişen ve gerilen ABD ve Rusya ilişkilerine dair ‘sıradan ABD vatandaşına’ çok şey anlatacağı aşikâr…


Dikkat çeken Carol

Oscar’ın En İyi Kadın Oyuncu dalında aday filmlerden biri Carol. Cate Blanchett ve Rooney Mara’nın oyunculuğuyla dikkat çeken film, 1950’lerin New York’unda yaşanan bir lezbiyen aşkı konu alıyor. Haliyle de bu aşkın fazlaca ‘yasak’ oluşuna. Todd Haynes’in Patricia Highsmith’in romanından uyarladığı Carol, hem naif anlatımıyla hem de estetiğiyle dikkat çekiyor. 50’lerde lezbiyen ilişkinin yanısıra alttan alta ‘sınıfsal’ bir yanıyla da değerlendirilmeli Carol. Fakat yönetmen de hikâye de her ne kadar 50’lerin atmosferini ve toplumsal yapısını alt zemine yaysa da, kamera açısını o yana çok kaydırmıyor. 


Batı’dan bakınca…

Geçen yıl En İyi Yabancı Dilde Film Ödülü’nü yönetmenliğini Pawel Pawlikowski’nin yaptığı Polonya filmi Ida almıştı. Bu yıl da Golden Globe’dan anlaşıldığı üzere ödül (bir sürpriz olmazsa), Yahudi Soykırımı’nı anlatan Saul’un Oğlu’na (Son of Saul’s) gidecek görünüyor.

László Nemes’in Cannes Film Festivali’nde ses getiren ilk uzun metrajlı Macaristan yapımı film, 1944 yılında Auschwitz toplama kampının içinden bir hikâye anlatıyor. Macar esir Saul Auslander, üst yetkililer tarafından öldürülmeden önce birkaç aylığına krematoryumda çalışması için seçilen ‘komando’lardan biridir. Saul, burada gaz odalarında öldürülen insanların cesetlerini ve gaz odalarını temizlerken oğlunun cesediyle karşılaşır ve onu ‘dini’ kurallara göre gömmeye çalışır.

Saul’un Oğlu, hem toplama kampının içinden oluşuyla hem de hikâyesiyle dikkat çekiyor. Eğer sürpriz olmazsa ödül büyük ihtimalle bu filmin olacak.

Tabii bir de Fransa’nın adayı Mustang var. Onun özelliği ise Türkiye-Fransa ortak yapımı olması. Deniz Gamze Ergüven’in Mustang’i Cannes’da epey beğeni topladı. Türkiye’de kadın olmak, Gezi ve hatta Bülent Arınç’ın sözlerine göndermeler yapan film her ne kadar Türkiye’yi anlatsa da oryantalist bir bakış açısını aşamıyor. Bu anlamda beğenilip aday olması dahi şaşırtıcı değil. Zira Batı’dan bakınca sorunlarımız böyle görülüyor.


SUZAN DEMİR