Dil dursa hayat durur, dil aşkı haykırmasa lal olur, kendini unutur. Unutulanı dirilten aşktık. Aşkı istasyondan istasyona taşıyanlar varlığımızda hep yer bulacaklardı. Zerdüşt, mistik zamanlarda vaaz ettiği hakikatı, aşkı ve adaleti vaaz ediyordu. İnsan olmanın gereği kötüye karşı koymayı esas alıyordu, bu dinin ahlak anlayışı. Yoksulu ezmeyecek, ezdirmeyecek, sol elin hakkı sağ ele, sağ elin hakkı sol ele geçmeyecekti. Uzuvlar arasında sağlanan bu hak anlayışı, insanların birlik olmasını bas bas bağıracaktı. Yozlaşmanın erdemle, erdemin insanın insani öze dönmesiyle olacağı tespitini perspektif alacak ve buna davet edecekti! Davetle, bildirmeyle de yetinmeyi "Tanrı'nın buyruğu" diye halklara öğretecekti ve "insanı insan yapan aşktır" diyecekti. Tüm yaşamın zorluklarına katlanmak için, yaşama aşık olmalıydı ki yaşayabilsin insan . Tanrı ile arasında, insanlarla arasında kurulacak bir aşk köprüsünden ulaşacaktı. Tanrı nasıl ki kullarını aşk ile yarattıysa insan(lar)da birbirine/birbirlerine aşkla bağlamalıydı. Bunun adı birlikti, bir ilkti ve Zerdüşt birliğin temelini aileden başlatıp, tüm toplumu küçük aileden çıkarıp, büyük bir aile yapacaktı. Ondandır ki "kadın kocasına, koca karısına aşkla bağlanmalı" diyecekti.
"Aşk" Zerdüşten bin beş yüz yıl sonra tasavufun temeli olacaktı ve Hallac, "Allah'ın özü aşktır" diyecek, aşkta varlığını yaratmak, her varlıkta aşkı yaratmak duygusuyla, aşkı toplumsallaştırmak isteyecekti. Tüm toplumun yaşama sirayet etmesini hedefleyip, bunca yıldan sonra Zerdüşt'ün aşk fidanı, yeniden Hallac'ın şahsında hayat buluyordu ve aşk tohumlarının atıldığı topraklarda yani Kürdistan'da iki bin altı yüz yıl sonra Zerdüşt'ün kızları ve oğulları şahsında yeşerecekti aşk tılsımı.
Zerdüşt, başlangıcı belli olmayan, ama insanın insansal değerinin toplamı olan bir hikayenin devamcısı olup, sonu olmayacak ve bu hikayenin sonu hiç gelmeyecekti zira sonu olanın geçmişi çabuk unutulur. Unutulmamak için ilkleri olmalıydı. Ilklerin yaratıcısı olursa, yeniliklerin yaratıcılığının yapacağının bilinciyle, Tanrılarca gasp edilen insan iradesini sundu ve ilk kez insan kendisi oldu, kendini uyguladı.
Emek bir insan erdemidir. Helal olandır, insanı yücelten. Onun için harama el sürmek insani değil; insanı insan olmaktan çıkarmaktır. Haramı olup emeği olmayanın geleceği olmayacaktı, Zerdüşti yaşamda. Ondandır ki; helal kazanmayı her insanın ödevi olarak buyurdu. Aslında tam buyurmak da denilmez, Zerdüşt "buyuran" değil, buyurmaktan çok uygulayandı. Uygulayıcılığın yol göstereniydi.
Su, hava ve toprak her şeyin temeliydi, can veren cana ruh katan, ruha hayat verendi. Su kirletilmemeliydi zira ilk önce dünya bir su kitlesinden ibaretti. Su,dost olarak toprağı seçti ve insanların tüm ihtiyaçlarını karşılamalıydı. Karşılamalı ki kutsal olsun. Sabanla yarınca toprağın bağrını, toprağın kokusuyla mest olmalıydı insan. Toprağa tohumlar sunun ki, toprak bir verdiğinize on versin. İncitmeyin toprağı, onun da ruhu var ve bu ruh kendini savunuyor insana. Ondandır ki ardıllarına "Ekin toprakları, bir karış toprağı ekmek bir ülkeyi fethetmekten daha değerlidir" diyecekti. Toprak anaydı, olmazsa olmazıydı hayatın. Serinletsin, tomurcuklar açtırsın diye havayı toprağın nefesi saydı. Bir şey kutsalsa, sunduğuyla kutsal olmalıydı. İnsan ise kutsalı korumalıydı. Birbirini yaşama, yaşatma diyalektiğinin temelleri böyle atıldı. Ateş unutulur muydu hiç? En kutsal sayılacak, hayata hayat katacaktı. Toprağı pişirip biçim verecek, ürünleri pişirip insana güç katacak, gelişmesini sağlayacaktı. Daha da kutsallığı insanı oluşturan elementlerden biri olmasıydı.
"Ey insanlar birbirinize karşı saygılı olun, ahlaklı olun." Budur insana yaklaşımı. "Temiz ahlakla kuşanın ki, ahlaksızlarca kuşanmayasınız ve sevin birbirinizi toprak ve bitkiler gibi. Sırrına erişin yaratımın, doğanın ve tüm varlığın. Sırrını çözersen Tanrı katındasın artık, ahlak da sensin, saygı da!"
Kendisiyle savaşmamalı insan, kendini savaş dışı bırakmanın yollarını kapatmalı. Eğer terbiye edilirse nefs; o zaman ruh huzura kavuşur. Hepsini terbiye eden insan, ne doğaya ne bir başkasına zarar verir, çünkü aç gözlü değil. Tüm savaşlar, kötülüklerin temeli değil midir aç gözlülük?
Herkesin ağlayarak geldiği dünyaya gülerek gelmişti, altın ışığın çocuğu belki de ilk günden biliyordu üzerine düşecek görevi. Başaşağı gidişe yol alan insan yaşamının onu beklediğini. Bir yıldız olarak etrafa ışık saçacak kudretin sahibi, ak sakalıyla sevgi sepici olacaktı insanlar arsında ve gökbilimcileri doğduğu gece için "Bir yıldız gökyüzünden yere aktı" diyeceklerdi ve sonradan Zerdüştün doğumun mucizesi olduğu anlatılacaktı.
"Gülen çocuk" olarak doğacak Zerdüşt. Çocukluğunda kanıtlayacaktı insani tüm erdemlerin taşıyıcısı olduğunu. Zekiydi, paylaşımcı sevgi doluydu. Sadece insana karşı değil, hayvanlar bitkiler bicümle doğaya karşı sevgisi daha 15 yaşında iken, kıtlık döneminde iken babasının anbarına girip tüm ot ve yemleri yük taşıyan hayvanlar başta olmak üzere açlık çeken hayvanlara dağıtmıştı. Çocuklara, yaşlılara sakat ve muhtaç olanların yardımına koşardı hep.
Bir isyancı, bir kural yıkıcıydı. Zamanı geçmiş gelenekler, güzeli temsil etmiyor ki, insanın insani olan yönlerini yüceltmiyorsa, yıkılsındı. Aryeni bir gelenekti 15 yaşından sonra bir imtihanla evlenmek. Imtihan, evleneceği zamana kadar eşi olacak olanı görmemeliydi. Bu gelenek "gülen çocuğa" ters geliyordu. Ömür boyu birlikte hayatı paylaşacağını görmeliydi. Görmeliydi ki hayatın ortaklığını nasıl işleceklerini bilmeliydiler ve Zerdüşt bu geleneğin yıkılmasına karşı koyacaktı. Hayatın kurmak hayatın paylaşılmasıyla olmalıydı. Bu da ortak karar ve gönüllü birliktelikten almalıydı kaynağını. Zerdüşt de öyle yaptı. Belki Mani gibi öremedi sevgilinin saçlarını ama yaşamının tümüne ortak etti. Iki bin altı yüz yıl sonra bile "Zerdüşti evliliği" tavsiye edecek "Yüreği olan buyursun" diyecekti.
Nefsi terbiye etmek yetmiyordu. Anlamalıydı her şeyi. O halde anlamanın yollarını bulmalıydı ilkin. Anlamalıydı ki anlatabilsindi. Anlatmak için soyutlanmak, uzaklaşmak gerekiyordu. Uzaklaştı. İnzivaya çekildi ve bugünümüze kadar tüm müminlerin deneyecekleri bir yol(yöntem) olacaktı. Sebelan Dağı'na çekildi. Yapayalnız. Kendisi doğa ve doğal ne varsa anlamalıydı.Yıldızları okşadı incecik parmaklarıyla, bitkileri kokladı. Soğuğu teninde besledi, sıcağa sevdalandı ve soğuğun sıcaksız olmayacağını anladı. "Her varlık bir diğerinin nedenidir" diyerek, yaşam, doğa ve insanlık hakkında ne varsa öğrenecekti. Öğrenilmeden öğretemeyeceğini biliyordu. Bu inziva sürecinde doğadan aldı, doğayı yaşadı. Yani kendini yaşadı evreni kendileştirerek ve içindeki Ahura Mazda ile konuştu, yaşama geçirmek istediklerini.
"Ak sakallı Zerdüşt" yaşanan yozlaşmayı ortadan kaldırmanın arayışına girdiğinde, derin bir bilgiye sahip olmanın yanı sıra, çareyi de bulmuştu. Hayat buldurma yoluna girmeden berraklaştırmalıydı düşüncesini. O da öyle yapmıştı. İnsan önce iç sesini dinlemeliydi. Yalnızlık bunun için yegane yöntemdi. "Ak sakallı" bunun yolunu kutsal dağların doruklarında bulmuştu. Dağda insan kendisiyle ve Tanrıyla başbaşaydı. Hakkı gasp edilen Tanrılar vardı ve bu hak teslim edilmeliydi.
"İyi düşün, iyi konuş, iyi yap" temel düsturuydu. Düşünülmeden söylenen söz, yetişmemiş meyveye benzer, tat vermez. Çoğu zaman ciddiye alınmaz(dı). Sahibini gülünç duruma düşürür. İnsan,etkili, yararlı olacaksa söylemeden önce düşünmeliydi, ölçüp biçmeliydi. Aksi, dostların çoğalmasına değil, azalmasına sebep olurdu. "İyi konuşmayanın" dinlendiği görülmemiştir. Vermediği veremeyeceği bir şey olan dinlenir miydi? "İyi yapan"ın dostları her zaman çoktur. "Ak sakallı Zerdüşt" ruhunu sosyalitesini çözmüştü insanın.
Ateşte pişen toprak gibi oldu, siyahı aklaştırdı. Aklını hayatın gerçekliği ile olgunlaştırdı. Artık "Ak sakallı" olarak uğruna kendini adadığı davanın öncülüğünü, militanlığını yapacaktı. Böyle başladı dava yolculuğuna.
"Ak sakallı Zerdüşt" toplumsal koşulların oluşturduğu bariyerlerin yıkılmasının zorluğunu biliyordu. "Kahramanca" bir çıkış ise işe pek yaramazdı. Yeni bir zihniyet devrimine gerek vardı. Öyle bir devrim olmalıydı ki, hayatın kesik(kesilmiş) damarına çare olmalıydı. Ama önce kendinde bir devrim yapmalıydı! Erkek egemen kültürün şahlandığı çağ ve bu kültür savaşçı, yıkıcı, yok ediciydi. Buna bir çare bulmalıydı. Nedenlerini bulmuştu, nasıl olacağını taşırmalıydı insan(lar)a..
* Bolu Cezaevi