Dünya halklarının baş düşmanı Anglo-Amerikan Emperyalizmi'nin askeri örgütü olan NATO'da görevli bu İngiliz ajanlarının hayatlarına karşılık şartlarımız açıktır:
1- İnfazlar derhal durdurulacak,
2- Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacaktır.
3- En çok 48 saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır. (...)"
Yukarıdaki cümleler, 27 Mart 1972'de, Mahir Çayan ve beraberindeki Türkiye Halk Kurtuluş Partisi üyesi devrimcilerin rehin aldıkları İngiliz ve Kanadalı ajanların evine bıraktıkları bildiriden... Bildiride durdurulması istenen infazlar, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanları Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'a yönelik, 6 Mayıs 1972'de gerçekleşen infazlar... Mahir Çayan ve on yoldaşı, başka bir örgütten mücadele arkadaşlarının infazını engellemek için, bundan 44 yıl önce, iki İngiliz ve bir Kanadalı ajanı kaçırıp Tokat Niksar’a bağlı Kızıldere Köyünde bir eve götürdüler. Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan, Sabahattin Kurt ve Nihat Yılmaz… 30 Mart 72'de, evi dört koldan saran Jandarma'ya direnerek yaşama veda ettiler. (Ertuğrul Kürkçü ise çatışmadan bir gün sonra sağ olarak yakalandı.) Teslim olmaları istendi; sloganlarla karşılık verdiler. Mahir'in sesi, eğilip bükülmeden, sarih bir isyan çağrısı olarak yankılandı gökte: "Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!"
Bir yazıya On'ların tamamını sığdırmak imkansız. Zira her birinin hayatı, her birinin aklı ve hayali, sayfaları doldurur. Bu yazıda onlardan yalnızca birini, önderliğiyle ve cüretiyle öne çıkan Mahir Çayan'ı anlatmaya çalışacağız.
Oğuzhan Müftüoğlu, Mahir Çayan'ı şu anekdotla anlatır: "Mahir'e yurtdışına çıkmasını önerdim. İstedikleri takdirde onları yurtdışına çıkarma olanağı bulabilirdik. O, bütün ısrarlarıma karşın bunu kabule hiç yanaşmadı. Denizleri bırakarak gitmek istemediler. Yapılacak ne varsa kalanların yapması önerisini de kabul etmediler."
Öne atılma cüreti
Devrimcinin temel besini, elbette ideolojisidir. İdeolojisinin sağlamlığı, halkla ve gerçekle/güncelle kurduğu bağ, güçlenmesinin, etkili olmasının önkoşuludur. Fakat açık ki, temel besin ideolojiyse, vücut da cürettir. Cesaret ve fedakarlıkla öne atılma cüreti yoksa eğer, ideolojik duruşun netliği, ebru sanatının incelikleri kadar değiştirebilir ancak dünyayı! -Ki Mahirlerin ardından pek çok devrimcinin uğradığı akıbet, bu tezi doğrular nitelikte.
Cüretkar ve fedakarca öne çıkan, hayatını hayallerinin peşinde geçiren insanların yaşam öykülerini aktarmak zordur. Zira o yaşamöyküsünde, normal bir insan için belki biri bile "fazla" gelecek onlarca hikaye vardır. Her bir hikaye, bambaşka hikayeleri içerir. Hikayelere dahil her bir kişi, başka bir dersi... Mahir'in ömrü de öyle... 1946'da Samsun'da başlayan hayatı, henüz 17 yaşındayken İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydolmasıyla birlikte radikal biçimde değişir. Onu tanıyanların aktarımına göre, bitmez bir doymazlıkla okumaya, sorgulamaya başlar. Okurken, uygular da... Zira, "bilmek yapmaktır".
Yaşama sığmayan kesitler...
Üniversite öğrencisiyken dönemin devrimcileri için çekim merkezleri olan Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) ve Fikir Kulüpleri Federasyonu'na (FKF) üye olur. 1965'te, henüz 19 yaşındayken, FKF Genel Başkanı olarak seçilir. 1967'de kısa süreliğine gittiği Fransa'da dünya devrimci hareketinin tartışmalarına tanık olur. 68'de, Amerikan 6. Filosu'yla ilgili tüm yurtta yapılan eylemlere İzmir'den dahil olur ve gözaltına alınır.
Bu "hızlı" süreçle birlikte devrimci hareketin dinamiklerini iyice tanıyan Çayan, ayrımını "Milli Demokratik Devrim" tezinden yana geliştirir. Bu dönem, ideolojik çalışmalara yoğunlaştığı ve "Revizyonizmin Keskin Kokusu 1-2" ve Sadun Aren'i eleştirdiği "Aren Oportünizminin Niteliği" yazılarını yazdığı dönemdir.
FKF, 1969 yılında gerçekleştirdiği kongreyle adını değiştirir ve devrimci hareketin tarihinde önemli izler bırakacak örgüt ortaya çıkar: Dev-Genç.
Çayan, devrimci hareketin en önemli ihtiyacının, yazılarında "revizyonist" ve "oportünist" olarak tanımladığı odaklara karşı "Kesintisiz Devrim"i ve "silahlı mücadeleyi" ikirciksiz savunacak ve devrimi şehirlerden kırlara doğru yayacak bir partinin kurulması olduğunu düşünür. Bu dönemde, diğer yoldaşlarıyla birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'nin (THKP-C) kuruluş çalışmalarına katılır. Oldukça hızlı gelişen bir süreç ardından, Türkiye devrimci hareketi tarihine damga vuracak hareketlerden biri daha, Çayan'ın dahliyle kurulmuştur.
THKP-C'nin kuruluş dönemindeki en önemli eylemi, İsrail Başkonsolosu Ephraim Elrom'un kaçırılması ve ölümle cezalandırılması olur. Bu eyleme Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir bizzat katılır. Eylemden bir süre sonra İstanbul-Maltepe'de gerçekleştirilen operasyonda Cevahir ölümsüzleşirken, Çayan da yaralı yakalanır. Ancak, onun cüretini hapsetmek mümkün değidir. Dava henüz devam ederken, 29 Kasım 1971'de THKP-C'li yoldaşları Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'ndan (THKO) Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile birlikte tünel kazarak firar ederler. Firar ardından bir süre Ankara'da, ardından ise Karadeniz'de politik çalışmalarını ve eylemlerini durmaksızın sürdürürler. 26 Mart 72'de ise hikayesini halkların, türkülerine konu edecek kadar yakından bildiği Kızıldere gerçekleşir.
Bağlılık günle buluşturmaktır
Mahir Çayan'ın -tıpkı dönemindeki diğer devrimciler gibi- eksikleri, hataları olabilir; yoldaşlarıyla birlikte imkansızlıklar içinde geliştirdiği devrimci teori ve pratiğinde açmazlar bulunabilir; fakat hiçbir şey, onun değerinden ve halkların hafızasında tuttuğu yerden kaybettirmez. Zira o, halkın özgürlük düşünün ikirciksiz taşıyıcılarındandır. Öncellerinden devraldığı mirası onurla, inançla ve biraz daha yükselterek taşımış; ardıllarına daha da yükseltmek, yüceltmek üzere teslim etmiştir.
Mahir'e veya bir başka devrimci öndere bağlılığın gereği budur ve esas soru da buradadır: Onun teorisini ve pratiğini bugünün dünyasıyla, halkıyla, gerçekliğiyle harmanlamak, bugünün toprağıyla buluşturmak görevini kim üstleniyor? Zira, devrimci önderlere bağlılık, onların fikrini kaba bir ahite çevirerek, anılarını romantize edip onları azizleştirerek olmaz; tarih defaatle ilan etti bunu. Bağlılık, anılarını güncellemektir; günle buluşturmaktır. Zira, "çağın ruhunu yakalamak", yaşamanın temel koşuludur.
Mahir'in hatırası, dövüşmeyi de, örgütlenmeyi de sürdürüyor, hala. Onun, "Örgütü örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı laflar değil, devrimci eylemdir" cümlesiyle somutlanan cüreti, "Onların bugün büyük görünen güçleri ve imkanları bize vız gelir. Onlar bir avuç; biz ise milyonlarız. Kaybedeceğimiz hiçbir şeyimiz yoktur; ama kazanacağımız koca bir dünya var" sözlerindeki cesareti ve geride bıraktığı külliyatından sızan aklı, rehber oluyor, etkiliyor, kentlerde yaşam buluyor. Taksim'de, Rojava'da, Kuzey Kürdistan'ın serhildanlarında... "Bayrağı Mahir'den devralanlar", onun adını ve andını halkıyla buluşturmaya devam ediyor.
Yazıya, Çayan ve yoldaşlarının kaleminden çıkan ve egemenlere seslenen bir metinle başlamıştık; Çayan'ın katlinden kırk yıl sonra ortaya çıkan bir şiirinde, halkına seslendiği dizeleriyle kapatalım; zira bugün tam da Çayan'ın dediği gibi, "Repertuarları bitiyor sivrisineklerin":
"Emekçiler üzgün, kölelerin boynu bükük.
Sivrisinekler memnun ve neşeli...
Bekliyoruz, ne zaman kesilecek bu vızıltı?
Bekliyoruz, sıkıntılı, sinirli ve mutlu.
Bir bekleyiş bu...
Hepimiz biliyoruz ki, repertuarları bitiyor sivrisineklerin."
OSMAN OÐUZ: On'ların kavgası sürüyor