"Ne pahasına olur- sa olsun,  deniz ve demiryolu ulaşımı, meta dolaşımı, demirsiz metaller gibi ulusal ekonominin çok önemli kesimlerindeki geriliğin üstesinden gelmeliyiz. Sosyalist tarımımızın en önemli kesimlerinden olan hayvancılığı yaygınlaştırma çalışmasını geliştirmeliyiz."


Yukarıdaki cümleler, sosyalist bir devletin ekonomi çalıştayına ait gibi görünüyor, değil mi? Fakat hayır; bu sözler, 17 Ağustos 1934'te toplanan Sovyet Yazarlar Birliği Birinci Kongresi'nde konuşan "Edebiyat Komiseri" Jdanov'a ait.


Jdanov değinisinin gerekçesi, Marksizm'in sanatla kurduğu ilişkiyi bu örnek üzerinden yargılamak değil elbette. Jdanov, salt Marksizm'in değil, bütün ideolojik formasyonların sanatla iktidarcı bir ilişki kurmaya kalktıklarında neye dönüşeceklerine dair bir karikatür... Bu karikatürün gölgesi, "politika ve sanat" başlığındaki tartışmaların üzerinde de geziniyor, gezinmek zorunda.


Bu konuyu konuşurken, "özgürlük" bahsindeki konumu zaten malum olan egemen sistemin, kapitalizmin tezlerini ise gündem etmeyeceğiz. Kapitalizmin sanatla ilişkisini eleştirmek, malumu ilâm etmenin ötesinde bir anlam taşımıyor. Fakat özgürlük düşünün taşıyıcılarını, onların sanata (dolayında hayata) ilişkin iddialarını konuşmalıyız.


***


Sanatın iktidarla ilişkisini sorgulamadan önce sanatın "ne olduğu" sorunuyla ilgilenmek zorundayız. Fakat bunu yaparken, "sanatın tanımı" sayılabilecek net bir çerçeve çizme uğraşından da kaçınmalıyız. Zira her net tanımlama, ayrıca bir kalıba sokma çabasını ifade eder. Bu "sistemleştirme" çabası ise, özellikle sanatla ilgili düşünsel eforu kabalaştırır, hakikatten ve derinlikten koparır. Üretimleri hakkında disipliner yargılar kurmak, sanatçının işi olamaz; "eleştirmen" sıfatıyla anılanların kurduğu disipliner söylem ise, sanatın derinliği ve karmaşıklığı karşısında kupkuru ve etkisiz kalmak zorundadır. O halde, herhangi bir sanat yapma biçimini konuşurken mutlaka düşünmek zorunda kalacağımız tek gereklilikten, "estetik"ten bahsetmekle yetinelim ve buradan kalkınarak sınırları oldukça geniş bir tanım kuralım: Sanat, hayatın estetikle buluşmuş, sanatçının dileğince başkalaşmış yansımasıdır.


***


İktidar (hangi ideolojik motivasyona sahip olursa olsun), sanatın önüne durmaksızın görevler koyar: "...ihtiyaca karşılık gelmelidir", "...toplumun yaralarını sarmalıdır", "...yol gösterici olmalıdır", "...tarihsel rolünü oynamalıdır", "...milli hisler uyandırmalıdır" ...


Oysa, "sanat yapıtı bir erek gütmez; ama bu, sanat yapıtının kendisinin bir erek oluşundan ileri gelmektedir." (J.P. Sartre, Edebiyat Nedir?)


Bütün deneyimler, sanatın önüne uyulması gereken kurallar konulduğunda tılsımını yitirdiğini kanıtlıyor. Sanatın üç temel direği, özgürlük, özgünlük ve yaratıcılık... "Güdümlenen" eserler ise çoğunlukla üçünü birden ezip geçiyor. Rusya topraklarındaki devasa sanat nehrinin devrim ertesinde hızla kuruması, sadece "çağın değişmesi" ile açıklanabilir mi?


***


Devrimci hareket, doğası itibariyle yıkıcıdır. Sanat da doğası itibariyle yıkıcıdır. Üstelik onun yıkıcılığı, tek bir alanla sınırlı kalmaz; hayatın bütününe yönelir. O, Tanrı'ya şirk koşmadan yapamaz. Durmaksızın yıkar, kurar ve yeniden yıkar. Yaratıcılığın koşulu, yıkıcılıktır. Ama sanatın yaratıcılığında ve yıkıcılığında başka bir yan daha var: O, durmaksızın işbirlikçi arar kendine. Asla bireysel bir uğraş değildir. Sanatçıyı köşesine hapsolmuş, karanlığına gömülmüş, hayatla ilişiğini koparmış bir bohem olarak tasvir etmek, bencilliğe kılıf aramaktan başkası olabilir mi? Sanatçı, durmaksızın çağırandır oysa. Dünyanın en kolektif çağrısıdır bu. Zira çağrı, ancak "yapıcının doğal tamlayanı alıcı" da katılırsa, gerçek bir çağrıya dönüşebilir. Bu katılma, çağrıyı olumlama hali değil, birlikte kurma halidir. Karmaşık bir yargıysa bu, basitleştirmek için bir yöntem: İmge yoksulu bildiriye benzemeyen bir kitap, resim, fotoğraf, film veya bir başka sanat üretimine dikkat kesilin; işittiğiniz çağrıyı, bir başkasınınkiyle karşılaştırın. Hatta farklı zamanlarda, ruh hallerinde dinleyip, mesela bir müziği; zihninizde uyanan çağrışımları kıyas edin.


Bu çağrışım(lar), bir şeyi çok net anlatır: Sanat için devrimcilik, herhangi bir politik gücün bahşettiği bir sıfat değildir; özseldir. Özünde var olan, şey'in sıfatı olamaz; kategorik vurgusu hiç olamaz. Sanattan, kendi olmasının dışında ayrıyeten bir "devrimcilik" bekleyen, isteyen, "eldeki bulgurdan olur."


***


Kurumlar, hayatı dondurmakla görevli organlardır. Hiçbir kurum devrimci olamaz. Onlar, güçleri/hakimiyetleri oranınca dondururlar. "Kurumsallaşmak", bireyin özgürlük ve özgünlüğünü -giderek artan- bir oranda törpülemeyi, iradeyi standardize etmeyi de içerir. O halde, durmaksızın yıkmaya ve kurmaya çağıran sanat, kurumlarda yaşayamaz. "Verili konjonktüre" dayalı amaçları olan sanat kurumsallaşması, sanatı donduran, standardize eden bir yapıdan başkası olma şansına sahip değildir. Kumpanyalar, işlikler, sanat kolektifleri, tiyatro ve müzik grupları dahi "kuruluş ilkeleri" veya "imaj"la buluşunca donuyor, zamanla sığlaşıyor ve soluksuz kalıyorlar. Katı yasaları olan sanat kurumlaşmaları, devrimci hareketin dinamizmini bir kanala hapsetmeye çalışırken kurutmaktan başkasını yapamaz.


***


Güncel-politik, yukarıda yazanların tamamını etkisiz kılacak bir söylem ve eylem gücüne sahip. Bu güç, özgürlüğü imkansızlaştırıyor. Katıksız bir özgürlüğe bulanmak isteyen sanat yapıtı da, ya kurumlardan (Althusser'inkiler veya erk daireleri; sözcüğün iki anlamıyla da!) kaçarak yalnızlaşıyor ya da uzun süre direnemeyerek sınırlıyor kendini. Söz çürüyor; eylem çürüyor; iddialar romantize olmaksızın kuvvet bulamıyor. Bu ahval içinde hiç değilse, Nietzsche'nin çağrısını unutmayalım; sağlığımızın birazını olsun korumak için eylemimizin her anında akılda tutalım: "Her kim bir canavarla çarpışmayı göze alırsa, bir canavar olmayı da göze alsın. Uçuruma uzun uzun bakarsanız, uçurum da sizin içinize bakmaya başlar."



osmanoguz@gmx.de