Maraş Alevilerinin dünü, bugünü - 1

Tarihsel ve toplumsal bilinci olmayan insanlar geleceğini sağlam temeller üzerine kuramazlar.  Ve yine tarih bize göstermiştir ki, toplumsal bilinç ve eylemi olmayan insan, tarihin öznesi olmaz.
Unutmamak gerekir ki, bugün üzerinde yaşadığımız topraklar birçok uygarlığa beşiklik yapmıştır. Dolayısıyla burada yaşayan ulusların yarattığı kültür ve doğa ile mücadelelerine değinilmeden sağlam ve geçerli bilgiler elde etmek mümkün değildir. Yine unutmamak gerekir ki, insanlığın bugün geldiği uygarlık düzeyi, müşterek bir çabanın ürünüdür. Çünkü hiçbir olgu tarihselliğinden soyutlanarak tek başına ele alınamaz. Brecht’in dediği gibi, “Bugün, yarına doğru dünle beslenerek yol alır.” Her ne kadar bazı olayların kaynağı ile ilgili belli bir tarih kesiti verilse de, sosyolojik olarak ele alındıkları zaman hiçbir olay ve olgunun yoktan var olmadığını görürüz. Ayrıca hiçbir olgu, kendi tarihsel sürecini yaşamadan ortadan kalkmaz. Geçmiş uygarlıkların artık günümüz koşullarında önemini yitirmiş olduğunu düşünenler bilmelidirler ki, her yeni kültür veya uygarlık, bir önceki uygarlığın uzantısıdır. Bu düşünceler ışığında Maraş bölgesinin dünü ve bugünü, bu yazı dizisinde kısaca inceleme konusu yapılmıştır.
Maraş, coğrafi konumu nedeniyle eski dönemlerden itibaren Anadolu’ya sahip olmak isteyen güçlerin (Selçuklular, Memlüklüler, Bizanslar, Osmanlılar, Safaviler gibi) çatışma alanı olmaktan kurtulamamıştır. Adı geçen bölge, Osmanlıların egemenliğine en son giren ve girdikten sonra da sosyo-kültürel yapısından dolayı en çok isyanın geliştiği alan olmuştur. Deyim yerinde ise bölge, Moğol-Selçuk, Memlük-Osmanlı, Dulkadirli-Osmanlı, Safavi-Osmanlı savaşlarında adeta bir ateş poligonu olmuştur.
Bölge halkına yapılan büyük zulümler, birbirini izleyen birçok isyan hareketine neden olur. Sülün Koca, Baba Zünnun, Şah Kalender bunlardan bazılarıdır. İsyanlara ezilen tüm kesimler katılır. Halk siyasi, idari, iktisadi ve sosyal taleplerle isyanlara katılmasına rağmen Osmanlılar özellikle gelişen isyanları Alevi Kızılbaşlara mal ederek “sapık” ve “bozuk” gibi nitelendirmelerle hedef saptırma yoluna giderler.

Osmanlı’da iskan siyaseti (1691-1695)

Osmanlı Devleti, 18. yüzyıl başlarından itibaren hem askerî hem de mali açıdan bir hayli masraflı seferlere girişmiştir. Anadolu’daki yöneticilerin birçoğu da bu seferlere katıldığından eyaletlerde otorite boşluğu meydana gelir. 1700’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu, merkezi yapısını tam olarak oturtmak için derbent sistemini geliştirir. Derbent sistemi ile amaç, gelişebilecek isyanları engellemek ve göçer konumdaki aşiretleri toprağa bağlamaktı. Aynı zamanda önemli ticaret yollarını kontrol altına almak için karakol noktaları oluşturuldu.
İmparatorluk derbent sistemini uygulamaya geçirmek için “Fırka-i İslâhiye” adlı özel bir ordu kurdu. Adı geçen ordunun amacı her nerede olursa olsun Kürt aşiretlerini yaşadıkları bölgede toprağa bağlamaktı. Göreceli olarak bir rahatlama sağlayacağı düşünülen bu sistemin amacı çok geçmeden ortaya çıkacaktı. Yukarıda da değindiğimiz gibi özellikle bu siyasetle amaçlanan, gerileme dönemine giren ordunun asker ihtiyacını karşılamak ve vergi toplamaktır. Devlet, XVII. yüzyılın sonlarından itibaren hem aşiretlerden vergileri tam olarak alabilmek, onların askerî güçlerinden yeterince faydalanabilmek hem de Anadolu’da meydana gelen karışıklıklardan dolayı boşalan köyleri tekrar meskûn hale getirmek, tarımsal üretimi artırmak ve kontrol altında tutmak amacıyla konar-göçer aşiretleri iskan etmeye çalışmıştır. Bu iskan çalışmaları XVIII. yüzyıl başlarından XIX. yüzyıl sonlarına kadar devam etmiştir.
İmparatorluk iskan siyasetine Halep, Maraş ve Çukurova’dan başlar. “Takip edilen siyaset, aşiretleri ister yaylaklarında, ister kışlaklarında olsun, yerleşmeğe ikna ederek göçebeliği terk ettirmeye çalışmaktı. Fırkanın görevi ilk hedef isyan ve karışıklık yatağı olan ve devlet nüfuzunun hiçbir zaman varamadığı bölgeyi (Kozan Dağı’nı), bölgede bulunan aşiretleri tenkil ve sonra iskan etmekti” (Cengiz Orhunlu, Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanları, s.115)
18. yy’ın sonlarına doğru Kürt aşiretlerin iskan planları büyük ölçüde gerçekleştirilir. Bu uygulamaya tepki gösterip isyan edenler büyük katliamlara uğrarlar. “Maraş çevresinde yaşayan Kılıçlı Aşireti eşkıyası, öteden beri yol kesme, adam öldürme ve yağmalama gibi kanunsuz hareketlerde bulundukları için 1714 yılında üzerlerine asker gönderilerek erkekleri kılıçtan geçirilmiş, kadın ve çocukları ise Kıbrıs’a sürgün ve orada iskan edilmişlerdir. Ancak 1733 yılına gelindiğinde bunların çocukları büyümüş, Kıbrıs’tan kaçarak tekrar Maraş bölgesine gelmişler; burada her geçen gün çoğalarak eskiden olduğu gibi yine “mel’anet ve şekavete” başlamışlardır. Bunlar, yaz aylarında Elbistan’da, kışları ise Kilis, Uluca ve Amik Ovası taraflarında yaylak-kışlak hayatı yaşamaya başladılar. Kılıçlı eşkıyasının bulunduğu yerlerde bu defa Bektaşlı ve Koyunoğlu eşkıyasıyla da birleşerek halka tekrar zulmetmeleri üzerine, saltanat makamı, 1733 yılı Ekim ayı ortalarında, bunların erkeklerinin öldürülmesini, mal ve mülklerinin üzerlerine gönderilen askerlere ödül olarak verilmesini, kadın ve çocuklarının da Rakka’ya sürülmesini emretmiştir.” (BOA. MD; nr:139, s.347)

Ahkâm Defterleri’nde Maraş

Bu yıllarda merkezi teşkilatın taşrada gösterdiği politikaları açıklayan önemli bir belge de Ahkâm Defterleri’dir. Aynı zamanda bu defterler günümüzde tarihin yazılması açısından önemli kaynak niteliğindedir. Osmanlı’da eyaletlere göre tutulan Ahkâm Defterleri’nden biri de Maraş‘a aittir. Maraş Ahkâm Defterleri, Hicri 1155 / Miladi 1742’de tutulmaya başlanmış ve 140 yıl sonra Hicri 1294 / Miladi 1877’de son bulmuştur. Bu süre zarfında Maraş‘a ait 6 adet Ahkâm Defteri tutulabilmiştir. Aynı dönemde diğer eyaletler için tutulan Ahkâm Defterleri’nin sayılarıyla Maraş’a ait Ahkâm Defteri sayısını karşılaştırdığımızda en az Ahkâm Defteri’nin Maraş’a ait olduğunu görmekteyiz. Sosyal problemlerin en çok yaşandığı yer olmasına rağmen, dava sayısının diğer eyaletlere göre az olması dikkat çekicidir. Bu durumun nedeni, yukarıda da değindiğimiz gibi bölge aşiretlerinin ­-yönetimle olan çelişkilerinden dolayı- sorunları kendi kuralları ile çözme yollarına başvurmalarıdır. Maraş Ahkâm Defteri’nde yer alan aşağıdaki olay, dönemin siyasi durumuna bir örnektir:
“1816 yılı başlarında Elbistan kazası voyvodalık görevinden mazul olarak Maraş’a dönmekte olan Molla Ali adındaki şahıs, Reyhanlı Aşireti’ne mensup Hasıloğlu Candar ve Atmalı Aşireti’nden Karahasanoğlu eşkıyasının saldırısına uğramıştır. Söz konusu eşkıya, Voyvoda’nın mal, eşya, silah ve parasını gasp etmiş, bir adamını da katletmiştir. Saltanat makamı, mağdur Molla Ali’nin gasp edilen eşya ve parasının eşkıyadan alınarak kendisine iade edilmesi konusunda Maraş Valisi Vezir Kalender Paşa ve eşkıyanın bulunduğu kazaların kadılarına hükümler göndermiştir.” (Maraş Ahkâm Defteri, nr. 4, s. 24, hk. 2)
Bölgede huzur ve asayişin bozulmasının bir diğer nedeni de yüzyıllardır bölge yöneticilerinin keyfi tutumlarıdır. Birçoğu konar-göçer hayatı yaşayan aşiretler, tarih boyunca bölgeye atanan yöneticiler tarafından sömürülmüştür. Bozulan düzeni sağlamak için görevlendirilen devlet memurları da, devlet otoritesinin zayıfladığı bu dönemde aşiretleri karşılarına almak istemediklerinden egemenlik bir türlü sağlanamıyordu. Toplumsal düzenin sağlanamamasının bir başka nedeni de devlet tarafından görevlendirilen memurların karıştıkları yolsuzluklar idi. Bunların, aşiret beylerinden ve mahallî eşkıyalardan aldıkları rüşvet karşılığında olaylara göz yumdukları ve saltanat merkezine sorunları yansıtmadıkları belgelerden anlaşılmaktadır. Bölge halkının divana yaptıkları aşağıdaki şikayet, yöneticilerin keyfi tutumlarını açıklamaktadır: “Mezkûr köy halkı kendi üzerlerine düşen vergiyi eksiksiz ve aksaksız olarak ödemekteydiler. Buna rağmen bölge yöneticileri halktan çeşitli isimler altında vergi toplamaya çalışmışlardır. Bu konuda bölge halkı Sultan Mustafa, Sultan Ahmet ve Sultan Osman zamanlarında bu tür olayların önlenmesi yönünde hüküm gönderildiğini belirtmişlerdir. Bir müddet sonra bölge yöneticileri bu hükmün tersine bir hüküm çıkarıldığını belirterek halka yeniden baskı yapmaya başlamışlardır. Bu durum divana bildirilmiştir. Divandan yapılan incelemeler sonunda yöneticilerin dediği gibi eski hükmün tersine bir hüküm çıkartılmadığı anlaşılmış ve bölge yöneticilerinin haksız olarak halka baskı yapmamaları yönünde 2–10 Mart 1844 tarihli Maraş Sancağı Mutasarrıfı ve Maraş Naibi’ne bu hüküm gönderilmiştir. Ayrıca gelen bu hükümde Mezkûr köy halkının ödemeleri gereken vergilerini eskisi gibi aksaksız ve eksiksiz olarak ödemeleri de istenmiştir.” (Maraş Ahkâm Defteri, Defter Numarası: 5, Sayıfa: 120, Hüküm: 2, Konu: Vergi Toplama)
Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde merkezi otoritenin zayıflamasına paralel olarak taşra idaresinde de boşluklar meydana gelir. Osmanlı’nın idari, askeri ve hukuk sistemi bozulunca, bölgedeki aşiretleri kontrol etmesi eskisi kadar kolay olmaz. Aşiretlerin çoğu kanun ve nizam tanımayarak kendi başına merkezden bağımsız hareket etmeye başlar. Bu durum bölgede aşayişin bozulmasına ve beraberinde birçok eşkıya hareketinin gelişmesine neden olur: “Dersim Kürtlerinin, Çemişkezek ve Eğin; Akçadağ Kürtlerinin Elbistan, Gürün, Aziziye ve Darende taraflarına tecavüzlerinin önlenmesi amacıyla buralarda teşkil edilecek olan derbentlerde istihdamı gerekli neferlerin kayıt ve istihdamına izin verilmesi.” Tarih: 21/B /1308 (Hicrî) Dosya No:1814 Gömlek No:92 Fon Kodu: DH.MKT.         
1700’ler ile 1850’li yıllar arasında bölge, tam bir çatışma alanıdır. Bu çatışmalar yerleşik halk ve konar-göçerler arasında olduğu gibi, konar-göçerleri kontrol etmek için uğraşan devlet güçleri arasında da olmuştur. 1750’lerden sonra ayan-eşraf tabakasından olan kişiler bölgede hakim olmaya başladı. Aynı zamanda bey olarak bilinen bu kimseler, halkla devlet arasında aracı olan, anlaşmazlıkları çözen, zaman zaman da devlete karşı olan, emirlerinde silahlı adamları bulunan kimselerdir.
Bölge aşiretleri tarım ve hayvancılığın dışında özellikle Halep’ten mal getirerek Elbistan ve Darende gibi kazaların pazarında satarlar. Yakın zamana kadar büyüklerimizin anılarına konu olan bu yolculuklar sırasında getirilen eşyaların bazıları halen korunmaktadır. Özellikle kadınların başına bağladığı “şar” denilen Halep poşularına bugün bile yer yer rastlamak mümkündür. Bazı aşiret üyeleri de kervanlarla başkasına ait malları taşıyarak kiracılık yapar. “Kiracı Taifesi” diye adlandırılan bu kişilerin yolculukları, ölümlere varan birçok eşkıya saldırısına uğrar. Yaşanan olaylardan bazılarını güçlü aşiretler kendi kanunları ile çözerken, bazıları da Divan’a şikayet konusu olur. Devlet otoritesinin halk üzerindeki etkisinin ne derece zayıfladığını göstermesi bakımından aşağıdaki olay önemli bir örnektir:
“Maraş yöresinde Atmalı ve Dumanlı aşiretleri ahalisinden olup Kiracı Taifesi’nden Hasan, Yusuf, Bekir, Mehmet, Süleyman ve Kurt adındaki şahıslar, 1841 yılında Darende kazasına tabi Müncelik köyünden Burun Mevkii’ne kira karşılığı götürmek üzere zahire yüklemişlerdi. Karadürün Mevkii’ne geldiklerinde, Maraş Sancağı dahilinde bulunan Afşar Aşireti’ne mensup Sarı Velioğlu ve Deli Sülük, yirmi kadar yandaşıyla bu kervanın önüne çıkıp birkaç at, iki katır, otuz öküz vesair eşyasını gasp etmişlerdir. (Maraş Ahkâm Defteri, nr. 5, s. 109, hk. 1.)”

Eşkıyalar toplumsallığın neresinde?

Eşkıyalar, dönemin yöneticileri tarafından birçok sorunun kaynağı gibi gösterilse de, bölge halkı için yönetim boşluğunun getirdiği birçok sorunun çözüm adresi olur. Halk, mevcut yöneticilerden çok eşkıya güçlerine dayanarak sorunlarını çözmeye çalışır. Özellikle yaylaya çıkan aşiretler dağlara sığınmış birçok eşkıya grubu ile iç içe, barışık yaşamıştır.
Geçmişte yaşanan eşkıyalık olayları üzerine bugün farklı değerlendirmeler söz konusudur. Kimileri eşkıyalığa romantik yaklaşırken, kimileri de eşkıyalığı halkla çatışan unsurlar olarak değerlendirmiştir. Örneğin Sosyolog Hobsbawm, “sosyal eşkıyalık” kavramından söz eder ve bu konuda bilindik bir isim olan Robin Hood’u erdemli bir soyguncu olarak sunar. Bilindiği gibi Robin Hood, yaşadığı dönemde zenginden alıp fakir kimselere vermiştir. Sosyolog İsmail Beşikçi ise “Doğu Anadolu’nun Düzeni” adlı kitabında eşkıyalığı, “ağaların baskıcı rölüne karşı ortaya çıkan bir direnme hareketi” olarak görür. Beşikçi’ye göre eşkıyalık, halka karşı değil halkı ezen ağalara ve ağaların çıkarlarını koruyan devlet bürokrasisine karşı gelişmiştir.
Eşkıyalığı haksızlığa karşı direnişten ziyade basit çıkarlar peşinde koşan gruplar olarak değerlendirenler de vardır. Noel’in bizzat gözlemlerinden yola çıkarak günlüğüne kayıt ettiği notlar, eşkıyaların bölgede bu anlamda belli bir otorite sahibi olduğunu gösterir: “Kimin himayesinde Antep’ten ayrılacağız? Şimdi karşımıza çıkan soru bu. Kürt dostlarımın Türkler karşısında yapabilecekleri bir şey yok. Diğer yandan Kürt ülkesine varmak için üç gün sürecek olan bu yolculuğumuzda eşkıya çeteleri barındırdığı söylenen sınırdan geçmemiz gerekiyor. Anlatılanlara bakılırsa, bunlar genelde Kürt çeteleridir ve çetelerin siyasi eğilimleri faaliyetlerine yansımaktadır; yağma, soygun girişimleri genelde Türklere karşı yapılmaktadır. Fakat iş başa geldiğinde, hiçbirimizin bu varsayımı benimseme eğiliminde olduğunu sanmam. Neyse ki, Kürtler bir çözüm önerdiler. Kasabanın varlıklı Kürt tücarlarından, aynı zamanda güvenilir bir kişi olan Yahya Efendi, çetelerle iyi geçinmek için onlardan birini para karşılığında yanımızda götürmemizi önerdi. Hasan adında bir soyguncuya rehberimiz olmasını önerdik ve o da kabul edip çabucak hazırlandı. 23 Ağustos’ta Hasan’ın reberliğindeki kervanımız, öğleden sonra saat 15:00’da Maraş’a doğru yola çıktı. Yolculuğumuz saat 19:00’a kadar devam etti.” (age. s.10-11)

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer...

Bölge halkını bu tür uygulamalara götüren en büyük neden elbette ki yukarıda da değindiğimiz gibi tarih boyunca yaşadıkları baskının artarak devam etmesidir. Yöneticilerin haksız vergi ve rüşvetinden bıkan köylülerin başvurmadıkları yöntem kalmaz. 1919 yılında Noel’in gittiği köylerde tuttuğu gezi notlarında da bunu görmek mümkündür: “Köy nüfusu hakkında verdikleri bilgiler bariz bir şekilde yanlıştı. Neden böyle bir yola başvurduklarını anlayabilmek için oldukça zorlandım. Ertesi sabah anlaşıldı ki, köye geldiğimizde vergi tahsildarı olduğumuzu zannetmişler. Bundan dolayı hane sayısı hakkında kasti olarak eksik bilgi vermişler. Onlara bizi nasıl Türk memurlarıyla karıştırdıklarını sorduğumuzda, Türkçe’yi güzel konuştuğumuzu, efendiler gibi giyindiğimizi ve yanımızda silahlı askerler bulunduğu cevabını verdiler. Köylülerin vergi memurlarına karşı aldıkları küçük bir önlem!” (age. s. 26)
Buna karşılık Osmanlı tahsildarları da (vergi memurları) -köylülerin vergi kaçırmasını engellemek için- çeşitli yöntemlere başvurur. Bu yöntemlerden biri, köylünün ürettiği tahılın miktarını belirlemek ve ürün oranında vergi almak için “raşim” ile işaretlenmesidir. Aşık Serdari, 1886-1887 yıllarında tahsildarların köylere yaptığı baskıları gözlemlerinden hareketle şu cümlelerle dile getirir: “Tahsildar da çıkmış köyleri gezer/ Elinde kamçısı fakiri ezer/ Yorganı döşeği mezattan gezer/ Hasırdan serilir çulumuz bizim.”
 
2. Meşrutiyet dönemi

10 Temmuz 1908 yılında ilan edilen İkinci Meşrutiyet, tüm yurtta olduğu gibi bölgede de sevinçle karşılanır. 21 maddelik (ekonomik kalkınma, işçi ve patron ilişkileri, çiftçilerin topraklandırılmaları, ırk, din, dil, ağalık gibi konularda) bir program hazırlanır. Kağıt üzerinde birçok haktan söz edilmesine rağmen uygulamalar değişmez. Zira II. Abdülhamit hala tahtında oturmaktadır. Dolayısıyla 33 yıldır kurduğu yönetim sisteminin çarkları, eskisi gibi işlemeye devem eder. Çok geçmeden halk kendisine verilen sözlerden umudunu keser. İstanbul’da 31 Mart Vakası, Kürt bölgelerinde ise yer yer başkaldırılar başlar. Özellikle Botan, Barzan, Dêrsim ve Kürecik bölgesinde gelişen isyanlar, çok ağır bir biçimde bastırılır. İttihatçılar, “Aşiret ve Göçmenler Umum Müdürlüğü” yasasını geliştirerek önlem almaya çalışır.

YARIN:
*  1. Paylaşım Savaşı dönemi
* Cumhuriyet dönemi
* Günümüzdeki ekonomik, sosyal durum


MEHMET KÖMÜR