
Öncelikle “soykırım” denildiğinde anlaşılması gerekenin ne olduğu, ne tür uygulamaları kapsadığına bakalım: “Soykırımdan anlaşılması gereken şey, bir ulusun veya bir etnik grubun yok edilmesidir. Genel olarak söylemek gerekirse; soykırım, sadece bir ulusun tüm fertlerinin kitlesel olarak imha edilmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda bir grubun kendiliğinden imha olması amacıyla, onların yaşam koşullarını ortadan kaldırmaya dönük koordineli bir planın çeşitli tutumlarını da ifade eder. Bu tarz bir planın hedefleri, ulusal grupların kültürünün, dilinin, ulusal duygularının, dininin, ekonomik varlığının, siyasi ve sosyal olarak ortadan kaldırılmasının yanı sıra, kişisel güvenliğini, özgürlüğünü, onurunu ve hatta bu tarz grupların tüm kimliklerini yok etmektir. Soykırım ulusal gruba asli unsur olarak yönelir ve hayata geçirilen davranışlar kişisel özelliklerine göre değil, bilakis ulusal grubun mensubunu hedef alır.
Soykırım iki aşamada gerçekleşir: Bunlardan biri; ezilen grubun ulusal modelinin yok edilmesidir. Diğeri ise; bunun yerine ezenin ulusal modelinin zorla diğerinin yerini almasıdır. Ancak ezen ulus modelinin zorla kabul ettirilmesi, ancak kalmasına “izin verilen” ezilen nüfusu kapsar veya nüfusun bölgeden çekilmesinden ve bölgenin sömürgeleştirilmesinden sonra ezenin bu topraklara kendi vatandaşlarını yerleştirmesiyle mümkün olur” (Raphael Lemkin: Axi Rsule in Occupied, 1944, S. 79).
Çok uluslu, çok dilli Osmanlı feodal devletinden “Türkiye Türklerindir” tek ulusluluğuna geçiş döneminde, yani soykırım iddialarını kapsayan dönemde yaşananların yukarıdaki soykırım tanımına denk düşüp düşmediğine dair bir fikir edinmek istiyorsak, Osmanlı’nın son dönemlerine kadar gidip, bu döneme bir göz atmak gerekiyor. Buraya objektif bir bakış attığımızda, karşımıza resmi ideolojinin on yıllardır empoze etmeye çalıştığı tarihten çok farklı bir tarih karşımıza çıkıyor.
Tanzimat’tan İslahat’a Türkleştirmeye çıktı
Çöküşü çoktan başlamış olan Osmanlı’nın esas olarak Avrupa’nın baskıları sonucu girdiği ‘modernleşme’ süreci, çok geçmeden Türk ulusalcı politikalarına ve bunun getirdiği vahim sonuçlara evrildi. Ve böylece Osmanlı’nın, çok dilli çok uluslu feodal devletinden, “Türkiye Türklerindir” tek ulusluluğuna geçiş süreci başladı.
11’inci yüzyılda derin bir siyasi, askeri ve ekonomik krize giren Osmanlı, Avrupa’nın baskısıyla isteksizce yaptığı reformlarla, çöküşe karşı koymaya çalışıyordu. “Tanzimat dönemi” denilen dönem aslında, egemen Müslümanlar tarafından dışarıdan müdahale ile yapılan -ki öyleydi- hükümet düzenlemeleri ve talimatlar olarak görülüyor, aşağılayıcı ve onur kırıcı bulunuyordu.
2. Abdülhamit’in tahta çıkması (1878) ile bu dönem sona erdi. Abüllhamit “ıslahat” dönemini başlattı. “Islahat”, yani ıslah etme. “Islah etme”nin kimleri kapsayacağı vb. yanları ise çok geçmeden açığa çıkacaktı.
Abdülhamit, Avrupa’nın baskıcı müdahaleleri karşısına “Panislamizm” fikriyle çıktı.
Yine bu dönemde Osmanlı’nın çöküşünden, Türk olmayan, daha doğrusu Müslüman olmayan nüfusun sorumlu olduğu ya da en azından bunların büyük payı olduğu düşüncesi yayılmaya çalışıldı. Abdülhamit bu düşünceye paralel olarak halk arasındaki dini çatışmaları, Müslümanların tek taraflı çıkarları doğrultusunda kışkırttı.
1894’e doğru gelindiğinde, bu süre içinde kurmuş olduğu Kürt süvari alaylarını Ermeni köylülere karşı kışkırttı. Ermeniler buna karşılık İstanbul’da bir protesto gösterisi yaptılar. Bu gösteriye verilen karşılık, ülke çapında gerçekleştirilen (1895 yılı da dahil) kapsamlı katliamlar oldu. Bu katliamlar esas olarak Ermenileri hedef aldı. Ermenilerin yanı sıra Rumlar, Süryaniler vd. gayri-Müslim nüfustan da çok sayıda insan katledildi. Abdülhamit, 1878 yılında Türk meşrutiyetçiler tarafından kurulmuş olan “Yeni Osmanlı”yı yasakladı. Yasaklanan ve sürgün edilen hareketten, on yıl sonra ilk Jön Türk örgütlenmeleri oluştu. Bu örgütlenmelerden biri de 1889’da Askeri Tıp Akademisi’nde kurulan İttihat ve Terakki idi. Bu süreç içinde meşrutiyetçi hareket, ulusalcılığa kaymıştı. Ancak ulusalcı hareket içinde de rekabet halinde olan iki karşıt görüş vardı; biri liberal ulusalcılık, diğeri ise “uzlaşmaz” tam ulusalcılık. Tam ulusalcılığın fikir babası şair Ziya Gökalp’ti. 1911’ de Selanik’te yapılan 4. Jön Türk Kongresi’nde Gökalp’ın tam ulusalcılık doktrini kabul edildi. Doktrinin özünü Türkleştirme politikası oluşturuyordu. Ancak kongrede “temkinli olma” adına “Türkleştirme” deyimi yerine “Osmanlılaştırma” deyiminin kullanılması kararlaştırıldı. Jön Türklerin bilincinde artık “Osmanlılaştırma”, “Türkleştirme” anlamına geliyordu. Bunu, eğer barışçıl yollarla olmuyorsa, her türden askeri vb. araçlar kullanarak, yani zor ve şiddete dayalı da olsa, hayata geçirme kararlılığı dile getirildi. Yine aynı kongrede dile getirilen bu kararlılığın devamında, Türk olmayan ulusların ulusal temelde örgütlenme haklarının ellerinden alınması da, “devletin bütünlüğünü tehdit ettikleri” gerekçesiyle açıklanıyordu. Dinlerini koruyabilirlerdi (tabii izin verildiği ölçüde) ancak Türkçe konuşma zorunluluğu getiriliyordu.
Tüm bu vb. kararlar, Türkleştirme politikasını tamamlayıcı olmaları (ya da böyle görülmeleri) nedeniyle alınıyordu. Jön Türkler tam ulusalcı politikalarını hayata geçirmek için yoğun bir çaba içine girdiler. Karşılarına çıkan tüm “fırsatları” değerlendirdiler. Bu amaç için ilk gizli örgütlenmelerini oluşturdular. Bu gizli örgütlenme kontr-gerilla nitelikteki “Fidajin Teşkilatı”idi. 1906 yılında kurulan bu örgütlenme, Jön Türk MK’ya bağlıydı. Fidajin Teşkilatı bu dönemde, başta Bulgar partizanlarına dönük olmak üzere, Makedonya, Sırbistan gibi Balkan topraklarında çok sayıda halk önderini katletti-kaybetti. Fidajin Teşkilatı, 1911’de Teşkilat-ı Mahsusa’ya dönüştürüldü. Bu yıllar Osmanlı’nın etkisinin iyice zayıfladığı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (yani ön Türklerin) adım adım yönetimi ele geçirdiği yıllardı. Nihayetinde, İttihat ve Terakki 1913’te tek başına iktidar oldu.
Türk hakimiyetini sağlama çabaları 1911- 1913 yılları arasında hız kazandı. Bu yıllarda hala Osmanlı elinde kalmış olan Balkan topraklarındaki binlerce Rum ve Ermeni’ye (Ağırlıklı olarak Rumlar vardı) bir “Koridor Temizliği”ne (böyle adlandırılıyordu) girişildi. Bunun anlamı binlerce Rum ve Ermeni’nin katledilmesi, yerlerinden sürülmesiydi. Bunların yerine Türk Müslüman nüfus yerleştiriliyordu. “Koridor Temizliği”, “güvenilir olmayan” halk gruplarının “temizlenmesi” anlamına geliyordu aynı zamanda. Bu “temizliğin” özünü ise fiziksel imha oluşturuyordu. “Temizlik” 1913-1914 yılları arasında Trakya’da yoğunlaştı. 1914 yılının sonunda bölgeden sürülen, ölüm yürüyüşlerine çıkarılan, yerinde katledilen gayri-Müslimlerin sayısı (ağırlıklı olarak Rumlar) 10 binleri bulmuş, 250 binin üzerinde insan bölgeden “temizlenmişti”. Aynı yıl (1914) Ege ve Karadeniz’de (Pontus) de etnik temizlik olanca şiddetiyle hayata geçirildi. Yine bu bölgelerde de hedef olanlar birinci derecede Rumlardı. Buralardaki “temizliğin” boyutları 700 binle ifade edilmekte. Ayrıca gayri-Müslimlere dönük bir düzenleme olan, ancak o dönem ağırlıklı olarak Rum erkeklerden oluşan Amele Taburları kurulmuştu. Binlerce insan bu taburlarda insanlık dışı koşullarda çalıştırılıyor, açlıktan, bitkinlikten ölüyordu.
Etnik temizlik genişliyor
Gerek savaş koşulları gerekse uluslararası toplumun yaşananlardan haberdar olmasına karşın suskun-tepkisiz kalışı, Türkleştirme politikalarının daha sistematik olarak uygulanmasına olanak sunuyordu. Dahası cesaret veriyordu. Bu cesaret Ermenilere dönük daha kapsamlı bir “temizliğe”- daha doğrusu soykırıma- girişilmesini getirdi.
Ermenilere dönük “temizlik” (soykırım) harekatının startı 24 Nisan-19 Mayıs 1915 tarihlerinde, yurdun dört bir yanındaki Ermeni entelektüellerin (doktor, eczacı, öğretmen vd. ) tutuklanarak işkencelerden geçirilmesi, sürgün yollarında katledilmesiyle verildi denebilir. Jön Türk MK’sının emirleriyle hareket eden Teşkilat-ı Mahsusa’nın öncülüğünde oluşturulan çetelerin de dahil edilmesiyle, Ermenilere dönük korkunç bir kıyım başlatıldı. Ya yaşadıkları yerlerde vahşice katlediliyorlar ya da ölüm yürüyüşlerine çıkarılıyorlardı. Kervanlar halinde yapılan ölüm yürüyüşleri tam bir trajediydi. Tanıklar, kervanların geçtiği yollar üzerinde binlerce ölünün varlığından söz ediyorlar. Ancak bu kervanlar sadece Ermenilere değil, yol üzerindeki Müslüman Türk yerleşim bölgelerine de ölüm saçıyordu. Kervanlarda kol gezen salgın hastalıklar, geçtikleri bölgeye de bulaşıyordu. Örneğin lekeli humma salgını, Türk Müslüman yerleşimlerde 10 binlerin ölümüne yol açmıştı. Kış aylarında yapılan ölüm yürüyüşlerinden arta kalanları ise, toplama kampları bekliyordu.
Eskişehir, Konya, Ereğli gibi illerin yanı sıra, henüz Osmanlı toprağı olan Maxmur, Der es Zor gibi bölgelerin her birinde binlerce, bazılarında 10 binlerce Ermeni’nin tutulduğu kamplar kurulmuştu. Buralarda tutulanlar her gün 200-300’er kişilik gruplar halinde katlediliyorlardı. Der es Zor, Maxmur vd. kampların bulunduğu bölgedeki petrol ise, imha sırasında kullanılıyordu. Görgü tanıkları, insanların birbirlerine bağlanarak, toplu halde petrol dökülerek ateşe verildiklerini, çığlıklarının miller öteden duyulduğunu aktarıyorlar. Katliamlar 1917’ye kadar sistematik olarak sürdü.
Süryanilere dönük katliamlar
Etnik temizliğin bir diğer kurbanı ise Süryanilerdi. 1914- 1918 arası katledilen toplam Süryani nüfus sayısı 90 binin üzerindeydi. Diyarbakır, Bitlis, Nusaybin, Viranşehir, Harput, Midyat, Siverek gibi illerde, toplam 336 köy yerle bir edilmiş, 162 kilise yakılmış, 13 bin 350 aile, 90 bin 313 nüfusları ile birlikte katledilmişti. Daha önceki yıllarda ve “Kurtuluş Savaşı” yıllarında bölgede gerçekleştirilen katliamlarda katledilen Süryani, Keldani, Asuri-Arami vd. gayri-Müslim sayısı 300 binleri aşıyordu.
Türkleştirme politikası doğrultusundaki “etnik temizlik”, “Kurtuluş Savaşı” yıllarında da, hem de daha sistematik olarak sürdü. Jön Türklerin devamı olan Kemalistlerle daha savaşın başından itibaren önce gizlice sonrasında ise açıkça ittifak geliştiren batılı güçler, gözlerinin önünde yaşanan kıyıma göz yumdular. Çünkü bölgedeki petrol vd. zenginlikleri ele geçirme arzuları daha o dönemde iyice öne çıkmıştı. Kemalistlerin ulus-devlet yaratma gayretleri ise bölgesel çıkarlarıyla örtüşüyordu.
Dönem tanıklarının anlatımlarına, bulgu ve belgelere dayalı araştırmalar, değişik Türk rejimlerinin, 1900 ile 1923 yılları arasında 4.5 milyonun üzerinde gayri-Müslim’i katlettiğini gösteriyor. Bu rakamın büyük bölümünü (3 milyonun üzerinde) 1912-1923 yıllarında Türkleştirme politikalarının sistematik olarak hayata geçirildiği dönemde katledilenler oluşturuyor.
Kemalist rejim 1923-1926 yılları arasında göstermelik cezalandırmalara gitti. Teşkilat-ı Mahsusa saflarından bazı katliamcıların yanı sıra bazı çete liderlerini idam etti. Ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Ali Fuat Eden’in bu idamlara ilişkin düştüğü not, bunların hangi mantıkla ele alındığını da açıklıyor. Şöyle diyor Eden: “Cellatların ve katliamın sorumluluğunu taşımak doğal olarak ağır bir şey. Pis işlerde kullanılanlardan, gerektiğinde, suçun onların üzerine yıkılması için kurtulmak gerekir. Ancak bunların yüceltilmemesi, görevlerini yaptıktan sonra bir tuvalet kağıdı gibi kullanılıp atılması aynı derecede önemlidir.”
“Kullanıp-atma” işleminin esas sürdürücüsü Mustafa Kemal’di. Suçlarıyla böbürlenenlerin ve/veya bu kapsamda “devlet sırlarını ifşa etmekle” tehdit edenlerin saf dışı edilmeleri sürdü. 1926’da önde gelen bazı Jön Türk önderleri de idam edildi. Ancak bunlar sanıldığı gibi etnik temizlikte oynadıkları rolden dolayı değil, Mustafa Kemal’e karşı (muhalif) olduklarından, bu nedenle de ayaklanma girişiminde bulunduklarından dolayı idam edildiler. Türkleştirme programı, önde gelen Jön Türklerin (yukarıda konulan nedenlerle) idam edilmelerinden sonra da sürdü.
Şiddet rüzgarları karşı fırtınaya dönüştü!
Türkleştirme politikasında sıra Kürtlere gelmişti. Kürtlere dönük Türkleştirme politikası, bunların çoğunlukla Müslüman olmasından kaynaklı, öncelikle asimilasyon, sürgün, zorla iskan, bölgeye Türklerin yerleştirilmesi vb. yollarla hayata geçirilmeye çalışılacaktı. Türkleştirme doktrini böyle öngörüyordu. Buna direnenlere ise, tıpkı diğer etniklere olduğu gibi, imha uygulanmaktan çekinilmeyecekti. Kürtler bu politikaya daha baştan razı olacak gibi görünmüyorlardı. Şeyh Sait İsyanı’yla bunu açıkça ilan etmişlerdi. İsyanın kanlı bir şekilde bastırılması, Kemalistlerin Kürtlere karşı daha sonraki on yıllar boyu izleyecekleri imha-inkar politikalarının da ne boyutta olacağına işaret ediyordu.
Nitekim, 37-38 Dersim İsyanı’nda şiddetin dozu da artmış, isyan on binlerce Kürt’ün, çocuk-yaşlı demeden, hunharca katledilmesi, geriye kalanların göçe zorlanması ile bastırılmıştı. Dersim merkezinin adı ise “Tunceli” olarak değiştirilmişti. Ancak Kemalistlerin Jön Türklerden devraldıkları Türkleştirme politikasının Kürtler üzerinde estirdiği şiddet rüzgarları, karşı fırtınaya dönüşmekte gecikmedi. Fırtına on yıllarca dinmedi-dinmiyor.
Tasarının (soykırım) bugün batı ülkelerinde kabul edilmesi konusuna dönecek olursak; tasarının birçok ülkede gündeme gelmesinde Ermeni, Rum, Süryani vd. soykırım kurbanlarının ardıllarının oluşturduğu lobilerin çabalarının büyük payı olduğunu belirtmek gerekiyor. Ancak bu çabalar on yıllardır vardır ve batı bunlara hep gözünü kapatmıştır. Gerek Türk egemen sınıfları ile olan çıkar ilişkileri gerekse de kendilerinin hem geçmişlerinde hem de günümüzde uyguladıkları benzer politikalar, yanı sıra da, “etnik temizlik” sürecindeki payları, bu tutumlarında büyük rol oynamıştır.
Bugün tasarının kabul edilen biçiminde de, kendi sorumluluklarının gündeme gelmemesine özen gösterilmektedir. Diğer yandan, Türk egemen sınıflarının emperyalistler karşısında pazarlık güçleri giderek ortadan kalkmaktadır.
Bir diğer mesele de, soykırımın kabulünün, 2000’lerin başında Türkiye’nin AB’ye girmesinin önkoşullarından biri olarak getirilmesidir. Tasarının özellikle de Avrupa’da kabul görmeye başlamasında bunun rolü de vardır. Yani tasarı AB üyeliğinin yanı sıra, emperyalist çıkarların hayata geçirilmesinin yaptırım aracı olarak gündeme getirilmektedir. Türk egemen sınıfları tasarı özgülünde esip gürlüyor görünseler de, kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerde, her konuda olduğu gibi bu konuda da bağlı oldukları güçlerin çıkarları (tabii aynı zamanda kendi çıkarları) esas alınmaktadır.
SUZAN ZENGİN