Ötekilerin romanı

Kültür/Sanat Haberleri —

12 Ocak 2022 Çarşamba - 20:00

John Berger/Kral

John Berger/Kral

  • Sistemi bu kadar güzel eleştiren, insanlara özgürlükten dem vurup vaatlerle oyalayanların dünya üzerindeki her şeyi nasıl gasp ettiğini bu denli çarpıcı anlatan başka bir roman var mı bilemem ama John Berger 'Kral' adlı eserinde bir romanın yapabileceğinden daha fazlasını yapmış.

PELİN ÜNAL

John Berger sadece yoksulların, işçilerin değil, toplumun ve iktidarın ortak çabasıyla dışlanan, ötekileştirilen, öcüleştirilen bütün insanların yanında saf tutmuş bir sanatçıdır. Filistinli çocuğun, Polonyalı yaşlı kadının, Fransız köylüsünün, sokak hayvanlarının, talan edilen doğanın, göçmenlerin, haksızlığa uğrayan tüm insanların hatta ölülerin bile sesi olabilmeyi başarmış, sanatı ve dünyaya karşı tavrıyla yaşadığımız çağın en önemli aydınlarından biri olmuştur.

‘Bir Sokak Hikayesi’

Bir hikayenin en can alıcı, en insani tarafını görme konusunda yeri Galeano’dan sonra gelir benim için. İnsanlığa dair eşsiz hikayeler bıraktı geride. Bir kitabını diğerinden üstün ya da aşağı görmek çok zor ama dünyanın yeterli kaynağı olmasına rağmen yoksulluğumuzun çığ gibi büyüdüğü, bizi yoksulluğa mahkum eden bu barbar düzenin her zamankinden daha güçlü olduğu bir dönemde, özellikle dönüp “Kral” isimli romanını okumak gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar kitabın kapağında “Bir Sokak Hikayesi” yazsa da esasında bir yoksulluk hikayesi. Toplum dışına itilmişlerin, kaybedenlerin hikayesi. 

“İnsanlığa en uzak olduğum yan, acıya sahip çıkışım. Başkalarının acısını kastediyorum. Mesela Luc’un elinin acısını. Acı çeken insanı sahipleniyorum ve biri yaklaşınca hırlıyorum. Annemden öğrenmiştim bunu.”

Kral köpek mi, yoksa bir insan mı?

Bu sözler kitabın anlatıcısı Kral’a ait. Kral bir köpek. Sokağın hikayesinin, sokak köpeği tarafından anlatılması oldukça alegorik. Kitap boyunca Kral’ın köpek mi, yoksa kendini köpek sanan bir insan mı olduğu anlaşılmıyor. Aslında bu çok da önemli bir veri değil, anlatılan hikayenin acımasız gerçekliği ortadayken.

Olaylar bir otoyolun kenarında geçiyor. Şehir merkezine on iki, denize ise dört kilometre uzakta bir yer. Aslında bir çöplük bölgesi. Kendiliğinden oluşmuş bir mahalle. Şehir merkezinde barınmamış, barındırılmamış insanların yazarın deyimiyle “varkalmak” için uğraştığı bir bölge. Bir zamanlar zengin bir işadamı olan yaşlı Vico ve sevgilisi Vica, herkesten önce bu bölgeye yerleştiği için insanlara kendi kanununu dayatan Jack, gerçek bir tutunamayan olan Alfonso, haftada bir konuşan Saul, defalarca denemesine rağmen ölmeyi bir türlü başaramayan ama son denemesinde “yüzüne gözüne bulaştırmadan” ölen  Luc, sürekli fıkra biriktiren Danny ve diğerleri. Farklı yaşta, farklı kişilikte ve farklı halklardan insanlar. Hepsini buluşturan ortak nokta derin yoksullukları, kimsesizlikleri, eski hayatlarına dair anılarının silikleşmesi. Dışına itildikleri dünyaya karşı kendilerine ait küçük ve mutlu bir dünya kurmayı başarmışlar. Hiçbir mutluluk uzun sürmez elbet.

Kitapta çöplük bölgesinin son günü saat saat anlatılıyor. Yazar bir söyleşisinde;

”Olayları böyle saat saat yazmamın sebebi yoksulların zaman kavramıyla ilgili. Romanlarda yatay bir zaman kavramı vardır. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek zaman anlatılır. Bir sürü roman vardır ki koca bir yaşam süresini aktarır. Bu yatay, ufku olan bir kurgudur. Oysa yeni yoksulluğun ufku yok, sadece düşey bir hareket var. Önemli olan sadece bir sonraki saat, bir sonraki saatte hayatta kalabilmek…” der.

Evsizliğin çağı

Buradaki “yeni yoksulluk” kavramı ilgi çekicidir. Çünkü 21. yüzyılın yoksulluğu önceki yüzyılların yoksulluğuna benzemez. Milyonlar yaşadıkları yerleri terk ediyor, çünkü yaşadıkları yerler çocuklarının karınlarını doyurmaya yetmiyor. Eskiden yetiyordu oysa. Doğdukları topraklarda can güvenlikleri yok. Hayatta kalabilmek için ölümü göze aldıkları yolcuklara çıkıyor ve çok azı hedefledikleri topraklara ulaşabiliyor. Sadece açlığın değil; yersiz-yurtsuzluğun, evsizliğin çağı.

Kitaptaki karakterler evsiz; Bir zamanlar “ev” dedikleri yeri terk etmiş hepsi. Bu terk edişin sebebini bile hatırlayan yok. Kral bu 

"Evimi niye terk ettiğimi sorarsanız, bu başka mesele; yanıtını bildiğimden de emin değilim. Demek istediğim, tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Buradaki herkes size aynı şeyi söyleyecektir. Aniden ne içerisi ne dışarısı kalıverir; bir sonraki saate tek başına katlanmanız gerekmektedir, derken bir sonrakine de, bir sonrakine de, ondan sonrakine de… Başınıza gelenin gelmekte olduğuna fark etmezsiniz. Her birimizin başına başka türlü geldi. Hepimizin de bakışı başka yöne çevriliydi o sırada.”

İş makineli bir grup insan çöplüğü yıkmaya gelir bir gün. Çünkü stadyum yapılacak bu bölgeye. Şehrin çöplerinin ve şehre sığdırılmayan insanların yaşadığı bu bölgeye. Önce çöpler temizlenecek sonra da insanlar. Zaten çöpler ve orada yaşayan insanlar arasında bir fark yoktur muktedir için. Kral ve orada yaşayanlar bu yıkıma karşı koyar. Çünkü gidebilecekleri başka yer yoktur. Çekilebilecekleri kadar çekilmişlerdir geriye.  Karşı çıkınca başarılı olacaklarını sanırlar ama işler onların sandığı gibi yürümez. “Zayıf ve güçlü arasındaki fark bu kadar açık olmamalıydı”

Kral dinle beni…

Kral, o sırada  kitabın en yaşlı karakteri olan Vico’nun sesini duyar;

"Dünyadan siliniyoruz, dünyanın yüzünden değil, o yüzü çoktan kaybettik, dünyanın kıçından. Biz onların hatasıyız, Kral, dinle beni.”

Biz onların hatasıyız. “onlar” yani kendini kentlerin, köylerin, derelerin, ormanların, insanların sahibi olarak görenler. Kentsel dönüşüm adı altında geçmişi, bugünü talan edenler, insanları önce yoksullaştırıp sonra da yoksul insana tahammül edemeyenler, kurtulmak için onları şehirlerin ve yaşamın dışına itenler. Orada bile rahat vermeyenler. Toledo vaadiyle yola çıkıp F tipi hücrelere mahkum edenler. Kimliklerini koruyabildikleri her yerden sürenler. Birbirine yaklaşmalarını, dayanışmalarını engelleyenler…

Sistemi bu kadar güzel eleştiren, insanlara özgürlükten dem vurup vaatlerle oyalayanların dünya üzerindeki her şeyi nasıl gasp ettiğini bu denli çarpıcı anlatan başka bir roman var mı bilemem ama John Berger 'Kral' adlı eserinde bir romanın yapabileceğinden daha fazlasını yapmış. Egemenliği kılcal damarlarımıza kadar işlemiş bu barbarlık çağını bütün çıplaklığıyla gözümüzün önüne sermiş. Kendimize ait olanı savunabilmek için başında olmamız gerektiğini fısıldamış, oturduğumuz yerden umutlanmamızın ne kadar safça olduğu gerçeğiyle bizi baş başa bırakmış.

Bu oyun eninde sonunda bozulmak zorunda. Bu oyun egemenin aleyhine bozulmak zorunda. Kendisi dışında herkesin, her şeyin yaşaması buna bağlı.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.