
BİR BARBARLIK EYLEMİ: SOYKIRIM - I
Ne büyük şeyler yarattınız ey insanlar! Nükleer silahlar, dağlarla yarışan çöpler, ölüm çukurları, ceset yığınları, gözyaşları, kan ırmakları ve soykırımlar… Büyük silahlar, büyük ölümler, büyük soykırımlar… Büyük sorunlar, büyük çöpler, büyük hastalıklar… Büyük ölümler, büyük mezarlar, büyük çıkmazlar… Ve bizlere bıraktığınız bu büyük mirasların en büyüğü işte bu: Soykırım.
“Bir insanın öldürülmesi bir trajediyken, bir milyon insanın öldürülmesi bir istatistiktir” sözünü söyleten zihniyeti kesinlikle kabullenmemenin bir ifadesi olma arzusunda bu satırlar. Soykırımın bir trajedi ya da istatistiki bir durumdan öte bir şey olduğunu ifade etmenin bir biçimidir. Kürdistanlı bir birey olarak kendi gerçeğimi anlamanın bir çabasıdır. Tarihte birarada yaşadığımız halkların unutulmaya yüz tutmuş hatıralarını öğrenmeye, silinmeye başlamış izlerini okumaya yönelik bir adımdır. Bugün dahi yaşadığımız soykırım artığı uygulamaların kaynağını çözmeye çalışmanın bir biçimidir.
Nedir soykırım?
İnsanların öldürme-yok etme eylemi öyle çoğalıp çeşitlenmiş ki, her birine farklı adlar koymak anlaşılır kılıyor niteliğini bu ölümlerin-yok etmelerin. Her ölmek, ölmektir de diyebiliriz. Ölümün biçimi kadar ne için olduğunun önemi, halkların, insan gruplarının, toplulukları ya da farklı bir arada bulunuşların varlığı açısından büyük önem kazanmaktadır. Soykırım sadece öldürmek, toplu öldürmek değildir. Özel suç terimidir, soykırım. Fiziksel ve zihinsel iğdişleştirme problemini güncel bir yakınlıkta yaşıyorsak Mezopotamya ve Anadolu halkları olarak, bu durum soykırımdan geçirildiğimizin kanıtıdır. Güncelin resmine içerden bakıldığında görülenler bölgemizin yaşadığı acının, tarihin farklı kesitleri içinde azalıp yok olmadığı, tam tersine farklı formlarla sürdüğü görülüyor.
Soykırımın yaratmaya çalıştığı tablonun görünen kısmı her şeyin normal tıkır tıkır işlediğine dair bir algıyı herkesin zihnine yerleştirmektir. Normal olduğunu sanmak, hiçbir sorun yokmuş gibi yaşamak, hiçbir sorun olmadığına inanmak tam da soykırımın sonucudur. Bugün uyanış gerektiren durumumuz soykırımın sonucudur.
Failler, kurbanlar ve seyirciler
Bölge gerçeğine baktığımızda soykırımlarda üç kesimin var olduğunu görmekteyiz: Failler, kurbanlar ve seyirciler. Aslında bu kategoriye biraz dikkatli ve birkaç saniyeden daha uzun baktığımızda görmekteyiz ki tüm insanlık bu kategoriler dahilindedir. Ya faildir, ya kurbandır. Her ikisi değilse de hiçbir insan kendini kurtaramamakta, seyirci konumunda soykırım karşısında dilsizleşmektedir. Bu anlamda hiç kimse normal olmama tufanından kurtulamamıştır. Ve hiç kimse kendini bu kategoriler dışında görmenin nafile çabasına girişmemelidir.
Yaşadığımız coğrafyanın Müslüman ağırlığından kaynaklı, en fazla gavur-kafir söylemi kullanılarak soykırımlar gerçekleştirildiği için, kavram dile geldiğinde Ermeniler, Yahudiler, Rumlar geliyor akıllara. Bu gerçeği yadsımıyoruz. Ama bir taraftan da Türkiye siyasi sınırları içinde hukuki ve idari olarak değiştirilen ama halk toplulukları nezdinde hala eski-gerçek isimleriyle anılan Ermeni, Asuri ya da başka halkların dillerinden isimlerin yanı sıra, gavur-kafir-kefer-küffar ya da bu kökenden gelen başka sözcüklerle başlayan yerleşim merkezlerinin ya da coğrafi yerlerin isimlerine baktığımızda bu isimlerden yola çıkarak dahi bir soykırım haritası çıkarabileceğimizi görürüz. Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan halkların uğradığı soykırımları bilmek, yaşadıkları acıyı, kültürlerini ve tüm yaşayış tarzlarını bilmek, kendini bilmek derecesinde önem arzetmektedir.
Kendini bilmelerin temelinde de direkt olarak kendi halkının, ait olduğu toplumsallığın ne’liğini bilmek vardır. Bunun yanında Kürdistan halkının yaşadığı soykırımları, üzeri örtülen, lokal formlarla uygulanan ve öldürme kadar başka yöntemlerin de ölümden ölüm beğen dedirten tarzda uygulandığını bilmek özgür yaşamanın ve yaşadığı zamana anlam katmanın temel şartlarından biridir.
Bu anlamı yaratmanın bir çabası olarak soykırım kavramının ortaya çıkışından uluslararası hukuk alanında resmileşmesine kadar birçok konuyu ele almak önem taşımaktadır. Öncelikli olan tabi ki hukuktan ziyade toplumu oluşturan ve onun özgürlük sanatı anlamına gelen ahlak olduğundan, bu pencereden bakmaya çalışmak kendini bilmenin vicdani şartı olmaktadır. Hukuksal alanın insanlıktan ziyade hukuku oluşturan devlet iktidarlarına kazandırma eğiliminde olduğu bir gerçektir.
Soykırım bir erkeklik eylemi
Bunun dışında soykırım gibi utanç verici bir gerçeği bilmek ve karşısında gerekenleri yapmak açısından ahlaki yükümlülükler devreye girmektedir ki devlet yapılanmalarının bu yönlü bir duyarlılıkları olduğu düşünülemez. Çünkü devlet, ahlakın tüketilmesiyle, ahlaki duyarlılıkların öldürülmesiyle yükselmektedir. Ahlakı öldürerek doğan boşlukta kendini büyütmektedir. Hiyerarşinin ortaya çıkışından itibaren, insanlığın tüm biriktirilmiş değerleri karşısında büyük saldırılar gerçekleştirilmesine rağmen ahlaki değerlerin tümden yok edilemediği, bu değerlerin ve birikimlerin toplumu bir arada tutan temel yapıştırıcı güç mahiyetinde varlığını hala koruduğu bilinmektedir. Bu süreçlerde geliştirilen ata erk başatlığına rağmen toplumun direnen kesimlerindeki komünal yaşam özellikleri belli oranda korunmuştur.
Kapitalist modernitenin başlangıcıyla birlikte bu süreç tüm dünya tarihinin toplamındakinden kat kat fazla bir yıpranmayla karşı karşıya gelmiştir. İki yüz yıllık bir tarihi olan kapitalist modernite aşamasının ata erk kültürün zirvede bir uygulaması olduğu, erkeklik eylemlerinin toplumun tüm tabakalarına, tüm alanlarına ve tüm ayrıntılarına sızdırıldığı ve toplumun bir enkaz haline getirilmek istendiği bir gerçektir. Ve bu gerçek kendi egemenliğini erkeksileştirerek ve toplumları kadınsılaştırarak kendini var kılmaktadır.
Soykırım bir erkeklik eylemi, öyle olmalı. Yoksa soykırım olmaz. Olamaz. Ata erkin kendini gerçekleştirmesinin en kötü formlarından biri. Bundan olmalı ki soykırım uygulanan halkın, topluluğun ya da grubun üyelerine tecavüz edilmekte, tek tek tecavüzler yanında toplu tecavüz uygulamaları görülmekte, aşağılamanın ilk biçimleri olan tacizler yaygın olarak ortaya çıkmaktadır. Tarihte de kadına uygulanan kırım yönteminin kadının düşürülüşü ardından bir bütün toplum üyelerine uygulanması ve nihayetinde toplumun karılaştırılması soykırımın çıkış zihniyeti hakkında bilgiler vermektedir. Soykırım uygulamalarının kadın soyu üzerinden gerçekleştirildikten ve hegemonyanın temel bir yöntemi olarak benimsendikten sonra yaygınlaştırıldığı gerçeği de son yüzyıllarda gerçekleşen soykırımlardaki tecavüzler hakkında bilgi vermektedir.
Ad koymak zor olmuş
Bir insanı öldürmek, hatta öldürmeye teşebbüs etmek suç sayılıp karşılığı ceza olarak belirleniyorsa, binleri öldürmek neden suç sayılıp cezalandırılmaz? Ölüm listelerini açıklayan, ölümler gerçekleştirildikten yıllar sonra ölümün eşiğine gelmişken bunun itirafını yapan ve temiz bir vicdanla cennette kendine bir yer kapma hevesine kapılanların vicdanlarından söz edilebilir mi? Binlerce-yüz binlerce insanın ölümüne karar verenler için neden uygulanmaz hukukun uluslararası ceza kısımları..?
Bu soruların cevaplarını oluşturmak için soykırımları hala araştırıyoruz. Bu araştırmalarımızda tarihin çeşitli zamanlarında gelişen katliamlara, sayıca çok fazla katliamın izlerine ve katliamlardan daha kanlı, daha korkunç isimlendirmeler gerekli kılan öldürmelere tanık oluyoruz. İnsanlık tanıktır bunlara. İnsanlar bu tarz eylemlere barbarlık eylemleri demişler öncesinde. Ad koymak zor olmuş. Çok zaman geçmiş ad koyana kadar, çok kırılmış insanlık. Öncesinde barbarlık eylemi demişler insanlar. Bu terim 1933’de ceza hukuku ile ilgili olarak Madrid’de yapılan uluslararası bir konferansta önerilmiş fakat o sırada kabul görmemiş. Yunan dilinde ‘genos=ırk, soy’ ile Latince ‘caedere’ kökeninden alınan ‘cide=katletme, öldürme’ sözcüklerinden oluşturulan ‘genocide(jenosid) =soykırım’ teriminin uluslararası planda kabul edilerek uluslararası hukuk kapsamına alınması Yahudi kökenli Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin’in (1900- 1959) çabalarıyla mümkün olmuştur.
Soykırım kavramının tanımına ilişkin farklı yaklaşımlar ortaya konulsa da ortaklaşılan noktalar vardır ve bu noktalar evrensel tanımları oluşturmaktadır. Irk, din, canlı türü, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya topluluğa mensup bireylerin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda önemli sayıda ve düzenli biçimde yok edilmeleri kavramın genel bir tanımını oluşturmaktadır.
Bir ulusal kesimi veya inancı yok etmek niyetiyle o gruba ait en temel hayati kaynaklarını yok etmeyi amaçlayan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir plandır soykırım. Bir ulus grubuna ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, ulusal hislerin, dinin ve ekonomik varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dahil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesi hedeflenerek soykırım gerçekleştirilir. Tarihte gerçekleştirilen soykırımlara baktığımızda görünür sebeplerin dinsel ve etnik kökenle ilgili olduğunu anlamaktayız. Ama tarihsel gerçekler dinsel ve etnik gerekçelerin soykırım için sonuç alıcı birer gerekçe, soykırımı gerçekleştirenler için keskin bir şart oluşturduğunu söylemektedir. Faşist zihniyet etnik-dinsel gerekçeyi ön plana çıkarsa da beslediği emperyalist zihniyetin kökeninde ekonomik sebeplerin de önemli bir rol oynadığı inkar edilememektedir. Avustralyalı yerli kabilelerin, Aborijinlerin katledilmesi bunun için ilk örnek teşkil etse de Yahudi ve Ermeni soykırımlarında da bu sebeplerin varlığı inkar edilemez. Kürtlere yönelik Dersim, Zilan ve Halepçe gibi soykırım girişimlerini ise uluslararası mahkemelere taşımak bir görev olarak duruyor.
Uluslararası bir suç...
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 9 Aralık 1948 tarihinde, “Soykırımın önlenmesi ve cezalandırılması sözleşmesi”ni kabul etmiştir. Bu sözleşme 12 Ocak 1951 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmeye göre bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, belirli bir insan topluluğunun; milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla yok edilmesi niyetinin bulunması gerekir. Bu sözleşmenin Soykırımı Önleme ve Cezalandırma görevini belirleyen 1.maddesi “Sözleşmeci Devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder.” şeklindedir.
Soykırımı oluşturan eylemler açıklamasıyla verilen madde 2 şöyledir:
“Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur:
1- Grup üyelerini öldürmek;
2- Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek;
3- Grup üyelerini bilerek tamamen ya da kısmen fiziksel yok oluşa götürecek yaşam şartlarına tabi tutmak;
4- Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek;
5- Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek”.
İnsanlık suçları, savaş suçları ve saldırganlık suçlarının da yargılandığı Uluslararası Ceza Mahkemelerinin ilk görevi, tüm toplumları ilgilendiren en ciddi suç olan soykırım suçunu yargılamaya ilişkin olarak belirlenmiştir.
Soykırım kavramının uluslararası hukuk minvalinde meşruiyet kazanmasına öncülük edenlerin yaklaşımına göre, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Bu anlamda hazırlanan çeşitli raporlar vardır ve bunlardan 1996’da Soykırım Gözlem Örgütü’ne sunulan bir raporda soykırımın aşamaları sekiz başlık altında belirtilerek soykırımların öngörülebildiği ve bundan dolayı da gereken önlemler alınarak engellenebileceği vurgulanmıştır. Bu aşamalara ilişkin belge okunurken kanlı bir gerçeğin adım adım yaklaştığı duyumsaması oluşuyor. Engellenebilir oluşu bu duyumsamayı azalttıysa da tarihteki soykırımların açığa çıkmış olmaları, bir diğer ifadeyle engellenmemiş olmaları ve bu tanım kapsamına giren öldürmelerin hala sürüyor olması o duyumsamayı arttıran bir etken oldu.
Ötekileştirme ve aşamalar
Sınıflandırma adı verilen 1. aşamada insanlar ‘bizler ve onlar’ diye ayrılır, bölünür. Bu ilk aşamada bu tarz ayrımları aşacak evrensel kurumlar geliştirmek temel önlemdir.
2. aşama olan simgelemede yaratılan ayrımların nefretle birleşerek simgelere dönüştürülerek dışlanan topluluğun üyelerine dayatılır. Burada alınacak önlem de bu simgelerin ve bu tarz simgeleri içeren sözlerin hukuki olarak yasaklanmasıdır.
3. aşama dehümanizasyon olarak adlandırılmaktadır. İnsanlık dışılık anlamına gelen dehümanizasyon kavramıyla adlandırılan bu aşamada bir grup üyeleri diğer grup üyelerinin insanlığını inkar eder ve aşağılanma anlamı içeren bir hayvan ya da bir eşya-nesne şeklinde adlandırır. Böcek isimleri aşağılamak, mide bulandırıcı olduğu vurgusu yapmak için dile gelir. Burada alınacak önlem de nefret söyleminin kullanımını kültürel olarak kabullenmemek, bu söylemleri teşvik edenlerin farklı birçok yönden engellenmesi ya da işlevsiz bırakılmasını sağlamak şeklinde belirtilebilir.
4. aşama olan örgütlenme aşaması soykırımın her zaman örgütlü olduğuna işaret eder. Özel ordu birlikleri ya da milis güçleri şeklinde eğitilmiş kışkırtılmış örgütlü gruplar tarafından gerçekleştirilen soykırım karşısında alınacak önlem olarak uluslararası örgütlerin bu örgütlü güç-devlet ya da kesime karşı yaptırım uygulaması şeklinde olabilir. Örneğin soykırımlara katılan hükümetlere ya da şahıslara karşı ambargo uygulaması bu anlamda alınabilecek bir önlem olacaktır.
5. aşama olan kutuplaşma aşamasında birbirinden nefret eden gruplar ayrımları köklü ayrılıklara dönüştüren ve kutuplaştıran propagandalar yaparlar. Bu aşamada insan hakları gruplarına destek vermek, darbe olasılığını göz önünde bulundurarak önlemler almak ve çözüm yanlısı olan kişi ve kurumları korumak olmalıdır.
Hazırlık olarak belirlenen 6. aşamada soykırım kurbanı olarak seçilen grup ya da kişiler etnik-dinsel vs kimlikleriyle belirli kılınarak ön plana çıkarılırlar. Teşhir süreci de diyebileceğimiz bu süreçler acil durum ilanı gerektiren tehlikeli süreçlerdir.
İmha aşaması olarak adlandırılan 7.aşama soykırımı gerçekleştirenlerin zihninde kodlanmış bir yok etme eylemidir. Artık katil kurbanının insan olmadığına, kendisi gibi bir varlık olmadığına ve onun yok edilmesi gerektiğine kesinlikle inandırılmıştır. Bu aşama artık soykırım niyetinin harekete geçirilmiş halidir ve bu hali engelleyebilecek tek şey de harekete geçmiş güçtür. Bir diğer deyişle silahlı güç, uluslararası güvenlik birimleri ancak bu süreçleri durdurabilir ve soykırımı engelleyebilir. Bu aşama bir arada yaşama koşullarının tümden tüketildiği zamanlara denk gelmektedir ve ardından da katliam yoksa sürgün yaşamları getirmektedir.
8.ve son aşama inkar aşamasıdır. Soykırımı gerçekleştirenlerin bunu bir suç olarak görmediklerinden işledikleri suçu inkar etmeleri sürecidir bu. Bu süreçlere verilecek tek cevap ulusal/uluslararası mahkemelerce soykırımı tartışmak ve bir yaptırım yaratabilmektir. Çünkü artık alınacak bir önlem kalmamıştır ki soykırım önlensin. Yapılacak tek şey vardır, o da gerçekleştirilen suçu ortaya çıkarıp suçlulara kabul ettirmek ve insanlık nezdinde bunu yargılamaktır.
Soykırım gibi insan zihnine sığmayan bir durumun insan eylemine sığması bazı önkoşulların varlığına bağlı olarak gelişmektedir. Öncelikle insan hayatına apayrı bir değer vermeyen bir milli kültür olmalıdır. Hakim kültürlerin başat güç olarak inşa ettikleri kendi etnik homojenliklerini sağlamalarının en temel şartı, kendi milliyetini üstünlük vasıflarıyla yüklü bir algıya dönüştürmektir. Almanlardaki üstün ırk, Türklerdeki “ne mutlu türküm diyene, Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” vurgusu buna somut örnektir. Bu algı biçimleri sloganlara dönüştürülerek günlük, anlık olarak kitlelere zerk edilir. Kendi üstünlüğüne, farklılığının bir ayrıcalık konusu olduğuna bunca inandırılan bir topluluk üyelerinin zihninde kendisi ve ötekiler diye bir ayrım oluşup keskinleşmekte ve bu ayrım giderek salt bir ayrım olmaktan çıkarak düşmanlığa dönüşmektedir. Biz-siz şeklinde kutuplaşan ayrım artık düşmanlık aşamasına gelmiştir ve önkoşullar amacına ulaşarak bir katliamın zeminini oluşturmuştur. Üstün olduğu varsayılan ve bu varsayıma inandırılan bir zihniyete sahip totaliter toplumlar soykırım hareketlerinin önkoşullarındandır. Bunun yanında ayrıştırarak ötekileştirdiği kesime bakış açısı küçümseme ve aşağılamayla başlayarak iğrenme, kendi varlığı karşısında tehlike olarak görme ve düşman algılama şeklinde artarak duygusal platformda yok etme isteminin aşamaları oluşturulmaktadır. “Gavurlar”, “kafirler”, “ilkeller”, “yontulmamış barbarlar”, “yozlaşmışlar”, “dinsel sapkınlar”, “aşağı ırk”, “dağlılar” ya da “medeniyet görmemişler” türü vasıflandırmalar oluştuktan bir süre sonra bir hitap biçimine dönüşmeye başlar ve bu ayrımları derinleştiren bir etkene dönüşür. Toplumun algısında bir kişiye, kesime yönelik hitap biçimi doğru olmasa dahi bir süre sonra gerçeğin ta kendisiymiş gibi bir algıya dönüşür. Bununla birlikte soykırımı gerçekleştirmek için -yani soykırıma kalkışmak için- faillerin güçlü, merkezi bir otoriteye ve bürokratik örgütlenmeye olduğu gibi hastalıklı bireylere ve suçlulara da ihtiyacı vardır. Ayrıca faillerin kurbanlara yönelik bir karalama ve dehümanizasyon kampanyası yapması gerekir, bunlar genellikle yeni bir ideolojiye ve toplum modeline güven aşılamaya çalışan yeni devletler ya da yeni rejimlerdir. DEVAM EDECEK
DILZAR DÎLOK