Bir dönem Avrupa’yı kasıp kavuran ve büyük yıkımlara yol açan ‘Otuz yıl savaşları’ başlangıçta mezhepsel temellere dayanan bir savaş olmakla birlikte sonradan devletlerin güç üstünlüğü sağlama savaşlarına dönüştü.

1618’den başlayarak 1648’de sonuçlanan otuz yıl savaşı arkasında yıkılmış bir Avrupa; yaşamını yitirmiş yüzbinler, kıtlık ve salgın hastalıktan kırılan halk, mezhepsel temelde bölünüş toplumlar geride bırakarak Westfalya barış anlaşmasıyla noktalandı. Savaşan taraflar birbirlerine güvenmedikleri için bir araya gelemediler. Farklı alanlarda bir dizi barış görüşmesi yaparak,-bir araya gelmeden- barış belgesini imzalayarak anlaşmayı kabul ettiler. Savaşın galiplerinden Fransa Kralı 14. Louis, ‘devlet demek ben demektir’ diyerek, savaştan karlı çıkışını ifade eden sözleriyle tarihe mal olmuş bir not düşmüştür.

Otuz yıl savaşlarına benzer bir savaşın Katar krizinin çok hızlı ortaya çıkan ve gelişen bir kriz olması tesadüfü değildir. Sünni-Şii cebelleşmeleri karakter değiştirerek devam edecektir. Tıpkı otuz yıl savaşlarında olduğu gibi katolik ve protestan mezhep çelişki ve çatışması zamanla nitelik değiştirdi ve birçok Avrupa devletinin katıldığı ve Avrupa’da üstünlük sağlama savaşına dönüştü. Yani Kutsal Roma ve Cermen İmparatorluğunu oluşturan Katolik ve Protestan şehir devletlerinin arasındaki şavaş din savaşı olmaktan çıkarak devletlerin üstünlük savaşına dönüştü. Bu savaşın yol açtığı büyük trajedi sonrasında ünlü Fransız yazar Voltaire Kutsal Roma-Cermen imparatorluğunun akibeti için ‘artık ne Kutsal, ne Romalı ne de İmparatorluktu’ diyerek otuz yıl savaşını özetler gibiydi. Şimdi sıra Ortadoğu da ve benzer bir durumu Ortadoğu halklarına yaşatacaklar.


Neden Katar? Neden şimdi?

DAİŞ önemli oranda beli kırılmış ve bir tehlike olmaktan çıkarılmıştır. Mevcut durumda yürütülen savaş DAİŞ’e karşı verilen bir mücadele olmakla birlikte, güç odaklarının birbirlerine üstünlük kurma savaşına dönüşmüştür. ABD, Avrupa, Rusya, İran gibi aktörler sahada etkinlik alanlarını genişletmeye çalışıyorlar. Musul ve Reqa merkezleri DAİŞ’ten temizlenmesine ramak kalmışken, vesayet savaşı yürüten koçbaşları birbirleriyle tokuşmak için Katar’da sahaya inmeye hazırlanıyorlar.

Katar’ın seçilmiş olması tesadüfü değildir. Dünyanın en zengin devletidir. Gaz ve petrol kaynakları itibarıyla önemli bir güç merkezidir. Askeri gücü zayıf, nüfusun yarıya yakını yabancı göçmenlerden oluşan bu zengin devletin bölgesel politikalarda ve uluslararası alanda bir aktör olarak etki alanı yaratması sorunun temel kaynağıdır. Uluslararası sermaye piyasasında, bankacılık sektöründe kurduğu ilişkiler, Avrupa futbolundaki yatırımları Katar için güvenlik kalkanı oluşturmaktadır. Dünya çapında etkili olan basın-organlarıyla önemli bir güç oluşturmuştur. ABD askeri üssüne ev sahipliği yapması da kendi güvenliğinin bir parçasıdır. Türkiye’ye askeri üs açması da korunma amaçlıdır. Bölgesel çapta desteklediği, finanse ettiği irili ufaklı birçok radikal İslami grupla güç olmaya çalışmaktadır. Yemen’de, Mısır’da, Filistin’de, Suriye’de desteklediği karanlık çete gruplar ile bölgede söz sahibi olmak istemektedir. 

Suudi Arabistan’ın başını çektiği Bahreyn, BAE, Mısır gibi devletlerin destekledi bir dizi yaptırımın hemen devreye girmesi ani bir gelişme gibi görünse de bunun geçmiş çelişkilere dayandığını akılda tutmak gerekir. Katar’ın İran ile ilişkileri diğer Sünni Araplarda tepkilere yol açmaktadır. Mısır’da Sisi iktidarına karşı Müslüman Kardeşleri (Mursi’yi) desteklemesi, Filistin’de genelde Arapların desteklediği El Fetih yerine radikal Hamas’ı desteklemesi hem Suudi ve hem de İsrail’in tepkisini çekmektedir. Suriye’de Alevi rejim karşıtı muhalefeti desteklemesi, yine DAİŞ benzeri kafatasçı dinci zihniyetine sahip örgütlerle ilişkisi ve desteği mevcut krizi tetikleyen etkenlerdir. 


Katar ve Türkiye savaş baronu

Senaryo ve sahneleme işi ABD ve İsrail merkezli olduğunu öncelikle belirtmek gerekir. Katar için yaptırım kararı alan ülkelerin temel çelişkisi Katar’ın farklı ideolojik, siyasi oluşumlarla kurduğu ilişkiler ve izlediği politikalardır. Katar ve Türkiye, çete grupları aracılığıyla bölgede siyaset yapmakta ve savaş yürütmektedir. Suriye’de ÖSO adı altında bir araya getirdiği karma çeteler, Irak’ta Roj peşmergesi adı altında eğittiği paramiliter güçlerler bu amaçla kurulmuştur. Katar ve Türkiye aynı çete gruplarını destekliyor olmaları bu krizde de aynı safta yer almalarını kaçınılmaz kılmaktadır. Çünkü bölgede savaş baronluğu yapmaktadırlar. Dış güçler ise ‘çatıştır barıştır’ yöntemiyle sonuç almak istemektedirler.

Çelişki ve çatışmaların bu kadar iç içe geçmiş olması, güç dengelerinin sürekli değişmesi, dost ve düşman kavramı duruma göre ve zemine göre değişkenlik arzetmesi yürütülen savaşın karekterinden kaynaklanmaktadır. Şiddet sarmalından bir türlü kurtulmamanın temel nedeni bu karmaşık yapıya sahip olmasıdır.  Orta Avrupa’da hüküm sürmüş Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun Ortadoğu’daki karşılığı Osmanlı İmparatorluğu’dur. Katolik ve Protestan şehir devletlerinin karşılığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla ortaya çıkan ulus devletlerdir. Katolik ve protestan mezhep çelişkisinin Ortadoğu’daki yerini ise Sünni ve Şii çelişkisi almıştır.  Benzerlikleri fazla olan bir savaşın dört yüz yıllık bir geçmişin güncellenmiş hali gibidir.  

Ortadoğu’da gerek iç dinamikler ve gerekse dış müdahalelerle çözülmeye başlayan ulus devletler, bünyesinde barındırdığı dinsel farklılıklar çatışmaya dönüşmektedir. Katar krizi ise bunun bir üst aşamasını teşkil etmektedir. Katar’da şu an için sıcak bir savaş yaşanmasa bile Türkiye, İran bu krizin hedefleri durumundadır. Etnik ve dini farklılıklardan kaynaklanan çelişkiler madalyonun görünen yüzü olarak kalacaktır diğer yüzü ise egemen devletlerin üstünlük kurma savaşına dönüşecektir. Katar bu formata uyan en uygun devlettir. 


Asıl hedef İran mı?

Mevcut kriz Katar’a yönelik olmakla birlikte asıl hedefte İran vardır. İran bir körfez ülkesi olarak gelişmelerin dışında kalması düşünülemez. İran’ın bölgedeki ilerleyişi diğer güçler üzerinde tedirginlik yaratmaktadır. Suudilerle olan tarihsel çelişkisi bilinmektedir. İran’ın Suriye’deki varlığı hesaba katılmalıdır. Irak’taki Heşdi Şabi güçlerinin hızla alan kapmaları ve Rojava üzerinden Akdenize enerji koridoru oluşturma projesi de eklenince ve Katar ile yakın ilişkileri de dikkate alındığında hedefte İran’ın olduğu anlaşılmaktadır. Yine körfez ülkesi Bahreyn ile ciddi sıkıntılar yaşayan bir ülkedir. Azınlık Sünni Bahreyn hükümetinin Şii çoğunluk üzerindeki hakimiyeti ve İran’ın Şii topluma yardımları iç çatışmalara yol açmış ve Suudi’nin müdahalesi ile gösteriler bastırılmıştır. Bütün bu sorunlar hem mezhepsel hem de hakimiyet kurmaya dönük hamlelerdir. İran kendi çapında bölgedeki savaşın içinde fiilen yer alması ve kendisine yakın guruplardan paramiliter güç oluşturması ve bu temelde savaş kapasitesi yüksek bir konum elde etmesi tehlike olarak görülmektedir. 

İran’ın bu yükselişi karşısında ABD, İsrail ve Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap devletlerinin tavır almaları kaçınılmazdır. Hedefte İran’ın olması tarihsel, toplumsal, dinsel, siyasal ve ekonomik sebeplerin bütünüdür. Suudilerin aşırı silahlanması, İran’a karşı askeri bir cephe oluşturması, ABD destekli büyük bir ordu kurma çabaları elbette İran’ı hedeflemeleridir. Katar bu işin çıbanbaşıdır. Katar’a bu rolü oynatacaklar. Katar ya boyun eğerek teslim olacaktır, mevcut politikalarından vazgeçecektir ya da sırtını daha fazla İran ve Türkiye’ye dayayarak nefes almaya çalışacaktır. Körfezde yalnızlaşmış bir Katar’ın ne kadar dayanacağını zaman gösterecektir. 

İran’ı hedef alan Katar krizi Türkiye’nin  başına da geleceğini öngörmek kehanet olmasa gerek. Suriye düzleminde ABD’nin İran ile karşı karşıya gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Suriye’de olmazsa bile Katar krizinde karşı karşıya gelmeleri beklenmelidir. Hegemonik güçlerin savaşı kaçınılmazdır.


Katar gazına koridor

Katar krizi patlak verdiğinde ilk açıktan Katar’ı destekleyen Türkiye oldu. Türkiye’yi bu tehlikeli oyuna ortak eden konular üzerinde durulması önemlidir. Türkiye’nin Suriye’de koridor açma istemi El Bab’a kadar inmesi sadece Kürt kantonlarını ayırmak değildir. Aynı zamanda Katar gazına koridor açma amaçlı olduğunu da varsaymak gerekir. Türkiye ile Katar ilişkilerini bu bağlamda ele almak ve değerlendirmek gerekir. Türkiye-Katar ortaklığı sadece ekonomik işbirliğinden kaynaklanan bir ortaklık değildir. DAİŞ, El Nusra, Hamas, Müslüman Kardeşler gibi bölgesel çapta tehlike saçan terör örgütlerini finanse eden ve her türlü lojistik destek sağlayan bir ortaklıktır. Türkiye, Katar parasına dayanarak kendisine imkan sağlarken, Katar’da Türkiye’ye dayanarak güvenliğini sağlamaya çalışıyor.

Daha şimdiden Fansa Kralı 14. Louis’nin söylemi, ‘Türk devleti demek Erdoğan demek’ söylemine dönüşmüştür. ‘Tek din, tek kral, tek hukuk’ söylemi otuz yıl savaşlarının temel gerekçesi olarak bilinir. Erdoğan denilen diktatörün Rabia’sı da buna ne kadar çok benziyor. Tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan tekerlemesi temel slogan haline getirilmiştir. Tekçilik üzerinden bütün farklılıkları biçmeye çalışıyor. Başta Kürtler, Aleviler olmak üzere diğer etik ve dini azınlıklar yok sayılmaktadır. Adım adım bütün muhalefet  susturularak ‘mutlak egemenlik’ kurulmaya çalışılıyor.

Ortadoğu’da yeni denklemler, farklı dizaynlar oluşturulmak istenirken, Erdoğan Türkiyesi’nde gelişmeler farklı okunuyor. Neo Osmancılığı canlandırma hayalleri depreşmiş durumda. Herkesin omuzuna basarak, her kesimi kullanarak, yedeğine alarak yükselmeyi sağlayan gayri ahlaki politikayı marifet saymaktadır. İktidar için her şey mübahtır anlayışı ile hareket etmektedirler. Bölgesel aktör olmak için terör uygulayan bir terör devletine dönüşmüştür. Bu zihniyet ile DAİŞ’i desteklemektedir, Katar’a arka çıkmaktadır, Rabia sembolünü de kullanarak Müslüman Kardeşlerin zihniyetini Türkiye’de iktidara taşımaktadır. Kürtlere düşmanlık yapmaktadır, Rojava’ya saldırmaktadır. 

Türkiye 3. Dünya Savaşı denilen savaşta kendi rotasını çizmiştir. Avrupa’yı, Amerika’yı tümüyle olmasada bir çok konuda karşısına alması, herkese külhanbeylik taslaması, nesli tükenmiş dinazorlar gibi etrafına saldırması, miadını doldurmuş dincilik ve milliyetçilik zihniyeti ile bölgede yol alması mümkün değildir. Bu savaşta kaybeden taraf olma ihtimali çok yüksektir. Bu savaşın bitiminde Woltaire  yaşamış olsaydı ‘Ne Neo Osmancılık kaldı, ne Erdoğan diktatörlüğü kaldı, ne Rabia kaldı’ ifadelerini kulanmış olacaktı. 


Kürtlerin üçüncü yolu

Ortadoğu’da yürütülen savaşın tarafları küresel aktör konumunda olmaları, din eksenli savaşın boyutlarına, güç üstünlüğü sağlamayı da ekleyerek savaşın çapını genişletmeye çalışmaktadırlar. En belirleyici aktör ise Kürtlerdir. Çünkü Kürtler herhangi bir tarafta yer almaktan ziyade kendisine ait üçüncü yolu seçenek olarak benimsemiş olmalarıdır. Savaşın çözümü konusunda düşünce üretmesi, kendisini savunma ve halkların çıkarlarını esas alan bir yaklaşım dışında dinsel ve etnik çatışmalarından uzak durmasıdır. Bütün farklılıkların kendisini ifade edeceği, yönetimde söz ve karar sahibi olacağı bir idari yönetim modelini ön görmesi ve bunu pratikte uygulamasıdır. ABD ve Rusya Kürtlerin bu pozisyonu kendileri için de bir çıkış yolu olarak görmeleri ve bu temelde ilişkilenmeleridir. Sahada en aktif güç Kürtlerdir ve savaşın kaderini belirleyecek olanda Kürtlerdir.

3. Dünya Savaşı olarak adlandırılan bu savaşta halkların özgür iradelerini ortaya çıkaracak, demokratik toplum seçeneğini yaratacak, demokratik yönetim modellerini geliştirecek çizgide ısrar edecek olan Kürtler kazanacaktır. Ortadoğu’nun Westfalya barışını sağlayacak olan Kürtlerin çözüm projesidir. Kanlı ve oldukça karmaşık yol tercihleri bölge halklarına kaybetirecektir.