Öncelikle çözülmesi gereken meselenin adı Kürt sorunudur. Adı dahi konulmayan bu tartışmaya “çözüm süreci” demek ne kadar doğru olur ki? Üç yıldan beri yapılan tartışmalardan meşru, somut kararlar çıkmadığı gibi, isim dahi konulmuş değil. Bu anlamda yaşanan duruma “oyalama süreci” demek yerinde bir tesbit olur. Gelinen aşamada, muhataplar arasında karşılıklı güven de bulunmadığından dolayı, üçüncü tarafın sürece dahil olaması bir zorunluluktur.

Kürt hareketi tarihinin en başarılı döneminde. Yıllardır birçok yol denenerek ulaşılamayan uluslararası meşrutiyet sağlandı. Bu uzun süreli mücadelenin birikimi olmakla beraber, özellikle Şengal ve Kobanê’de direnen, can veren, kadınların ve erkeklerin hayranlık verici başarısının da bir sonucudur. Türk hükümetleri, inkar, asimilasyon ve imha stratejisini sürdürmek için askeri, ekonomik, diplomatik kaynaklarını seferber etti. Son birkaç yıldır “çözüm süreci” denilen iki kelime üretildi. Bazı kesimlere kolay geldiği için ve içerisinde, “Kürt, Kürdistan, PKK” gibi sorunun temel kaynaklarını ve muhataplarını barındıran kelimeleri barındırmadığı için samimiyetsiz, oyalamacı planlar ve tasfiyeci hayaller taşıyor. 

Tesbiti baştan koyalım: Türk hükümeti, öncelikle “çözüm süreci” gibi muğlak ve anlamsız iki kelimeyi “Kürt sorununa çözüm süreci” şeklinde düzeltmediği sürece samimiyeti sorgulanacak. Ne Kürt halkı, ne temsilci hareketi, inkarcı, oyalama sürecine itibar etmez. Max Weber’in tesbitiyle; siyasal ve sosyal bir sorunu çözmek için öncelikle adını koymak, yani bir tesbitte bulunmak gerek. Ondan sonra diğer aşamalar başlar.

Gelinen durum itibariyle her ne kadar da taraflar ve tarafların bazı aktörleri bazen bireysel, bazen de devlet ve PKK adına çözümden sözetseler de, aslında meseleyi doğal olarak gündemde tutmak istemelerinden kaynaklanıyor. Asıl realite şudur ki, taraflar arasında tıkanma yaşanıyor. Devletin somut bir projesinin olmaması ve buna karşı ısrarla sadece silah bırakmaya saplanması bu güvensizlik algısını güçlendiriyor. Buna rağmen, silahlı direniş ve savunmanın bütün meşru zemini halen geçerliliğini koruyor. Böylesi bir tartışmaya girmenin tek yolu, silahlı direnişi meşru ve haklı kılan siyasi koşulların ortadan kaldırılması yani Kürtler’in demokratik hak ve özgürlüklerinin anayasal güvenceye alınmasıdır. 

Devletin projesizliği ve silah saplantısı, Kürt halkı ve temsilcilerinin Ankara’ya güvensilziliğini pekiştiriyor. Son 30 yıllık kirli savaşın aktörlerinin halen siyasette aktif olmaları, AKP hükümetinin ismini koyamadığı bir sorunu çözme muğlaklığı ve bunu yaparken da tutsak bir ulusal lider üzerinden adil, şeffaf olmayan, zaman zaman şantajla karışık kartlar kullanması da bu güvensizliği pekiştiriyor. Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’ın bu oyalama sürecinin baştan beri genelde devlet, özelde görevlendirilmiş istihbarat yetkilileri eliyle yürütülmesi konusundaki yaklaşımı da bilinen bir başka gerçek. Kürt hareketinin “üçüncü taraf” gibi meşru ve barışı garanti altına alma talebine hükümetin yanıtı olabildiğince demagojik. “milli çözüm” aslında “milli görüş” mantığı halen sorunu zamana yayma, tasfiye ve “Sünni İslam’ın birleştirici” unsur harcı olarak kullanma amacı taşıyan inkarcı resmi ideolojinin bir neo versiyonundan öte bir yaklaşım değildir. Kürt tarafının çözümü dayatma ısrarı karşısında asabileşen Erdoğan, en sonunda ağzından baklayı düşürerek yanıt verdi: “Kürt sorunu yoktur”. Hükümet bir telden, devlet başka bir telden çalıyor. Bu çelişkili duruma, asırlık inkarcı, imhaci devlet siyaseti, AKP’nin son 13 yıllık tasfiyeci ve şantaj politikaları da eklenirse Kürt siyaseti için “üçüncü tarafın” müdahil olması artık kırmızı çizgi olmalıdır. 

Çatışmalarda barışın inşa edilmesi süreçlerinde “Harward konsepti” veya “üçüncü yol” da denilen bu kavram “milli” değildir. Bilimsel, akademik araştırmalar sonucunda oluşturulmuş ve dünyanın birçok bölgesindeki benzer çatışmaların çözümünde denenmiştir. Özellikle, soruna isim konulamaması, askeri imha tehdidinin halen var olması, Kürt  ve Türk halkına güven verecek somut adımların atılmaması, yıllardır süren tartışmanın, karşılıklı tehditlerle giderek muğlaklaşıp, yerel ve genel seçimler, başkanlık sistemi gibi iktidar amaçlı kullanılması da kamuoyunda hükümetin ciddiyetini sorgulamaya sebep oldu. Buna taraflar arasındaki karşılıklı güvensizlik ve farklı yaklaşım mantığı da eklenince, uluslararası üçüncü tarafin garantörlük yapmasının meşru zemini de oluşmuştur.

Bu anlamda, Şengal ve Kobanê’de büyük bedeller ödenerek elde edilen başarılar ve uluslararası kamuoyunda kazanılan meşruiyet, üçüncü gözün Kürt sorunun çözümüne dahil edilmesini gerektirmektedir. Bu kırmızı çizgiden vazgeçmek tarihte tamiri zor tahribatlara yol açabilir. Üçüncü gözü sürece dahil etmek ise diyasporanın gücü ve Kürt diplomasinin yeteneklerine bağlı. Uluslararası kojonktör ise buna müsait.

*  AFKIC, İsmet Şerif Vanly Kürt Mirasını Koruma Derneği Başkanı