
Belki de canlı türleri içerisinde gelişimi en yavaş olan insan türüdür. Diğer canlılar doğuştan ya da içgüdüsel, genetik olarak bazı özellikler taşır. Bir ördek yavrusu yumurtadan çıkar çıkmaz yüzebilir, bir kuş kısa zamanda kanatlanıp uçar. Bir gül dikeniyle var olur, kaplumbağa tek korunma silahı ve barınağı olan kabuğuyla dünyaya gözünü açar. Öz savunma olarak topluluk bilinci insanı, en dezavantajlı canlı olarak tanımlayabiliriz. İnsan, yaşama savunmasız olarak merhaba diyen bir canlıdır. Kendisini ve çevresini algılama yetisine sahip değildir. Kendisini bekleyen tehlikelerin farkında olmadığı gibi, temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek fiziki, duygusal, düşünsel ve davranışsal donanıma sahip olması ise bir hayli zaman alacaktır. Peki nasıl oluyor da bu kadar dezavantajlı olan bir tür, dinozorlar gibi yok olup gitmiyor, aksine günümüzün en gelişmiş varlığı olarak karşımıza çıkıyor? Kendisini doğadan veya tehlikelerden korumanın ilk savunma biçimi topluluk halinde yaşam oldu. İnsanlığın emekleme sürecinde yaşamını idame etmek için bulduğu ilk savunma silahıdır örgütlenme. Topluluk halinde yaşama; ferde güven duygusu verirken; barınma, yiyecek bulma ve türünü sürdürme bakımından da hayati öneme sahiptir. Evet, örgütlenme bir ihtiyaç olarak gelişti ve insanlar böylece kendisini korudu. İnsan topluluk haline gelerek varlığını sürdürebilmenin yanı sıra; düşünebilen, duygulanabilen, konuşabilen, kültürel etkinlik geliştirebilen üretken bir tür haline geldi.
Tarihin her aşamasında var
Tarih; uygarlığın değişik formlarına karşı, halkların yürüttüğü savunma savaşları ile doludur. Birçok dönemde ve farklı coğrafyalarda, insanlar düzenli ordular kurmadan, kendi öz savunmalarını gerçekleştirdiler. Klan çağında her klan kendi öz savunma gücünü oluşturarak dışardan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini aldı. Doğanın zor koşullarına direndi. Devletleşme süreciyle birlikte, halklar kırsal alanlarda yaşamlarını örgütleyerek hem özgürlüklerini hem de güvenliklerini sağladı. Spartaküs ayaklanmasından tutun Anadolu’da Ahi örgütlenmesine, Ortaçağ’da İtalyan kentlerinin mahalle milislerinden 1936-1939 İspanya iç savaşında Bask ve Katalonya’nın şehir öz savunma güçlerine, devrim Fransa’sı zamanı Paris Komünü’nden Filistin intifadasına kadar tarih halkların öz savunma direnişlerine tanıklık etti.
Bütün halkların tarihinde var olan bu direnişler, bazen halkın kendi doğal ama bilinçli reflekslerinden bazen de kurulan profesyonel güçlerden geldi. Türkiye halklarının kaderini belirlemesi açısından Kurtuluş Savaşı sürecinde gelişen Antep, Urfa ve Maraş halk direnişleri önemli bir yere sahiptir. Osmanlı ordusunun dağıtıldığı ve ülkenin doğusundan batısına işgal edildiği bir süreçte Kürdistan’ın bu üç şehrinde halk önderleri tarafından başlatılan direniş öz savunmanın ifadesi olmaktadır. Halkın varlığını ve vatanı koruyacak herhangi bir silahlı güç veya otorite yokken, kurtuluş savaşının sembollerinden olan Antep Direnişi’ni, Karayılan Destanı’nda geçen “vurun Antepliler namus günüdür” sözü özetliyor. Yürütülen öz savunma direnişi ile halk yediden yetmişe ayaklanarak işgali ve kuşatmayı kırmayı başardı.
Öz savunma sorunları
İnsanlığın doğuşundan günümüze kadar değişmeyen bir şey var ki, o da toplumu ve insanı bekleyen tehlikeler. Günümüzde bu tehlikeler ve saldırılar doğadan veya farklı kabilelerden gelmiyor. Halklar için en büyük tehdit binbir kollu ahtapot olan devletten geliyor.
Hobbes’in, ‘insan insanın kurdu olmasın diye’ gerekli ve meşru gördüğü, insanlığa kurtarıcı olarak müjdelediği kapitalizmin ulus devleti, insanın ve toplumların başına bela oldu. İnsana, insanlığa ve toplumsallığa dair ne varsa yiyip bitirerek tüketiyor.
Tarih boyunca ‘devletin bekası maskesi’ takılarak meşrulaştırılmak istenen savaşlar, sadece 20.yüzyılda iki büyük dünya savaşıyla 100 milyon insanın canına mal oldu. Fiziki soykırım ve katliamlarla insanın fiziki varlığını hedefleyen kapitalist uygarlık; beyaz katliamla da kültürel soykırımlar gerçekleştirerek halkları, kültürleri ve dilleri yok etme siyaseti güdüyor. Faşizm tekleştirme politikasıyla toplum kırım uyguluyor. Kültürel, sosyal, siyasal ve ekonomik soykırım olarak somut ifade bulan toplum kırımla bioiktidarı geliştirerek, insanları ütopyasız, savunmasız ve alternatifsiz bırakmayı hedefliyor.
Güvenlik sorunu olarak devlet
En büyük ve en örgütlü aygıt olarak devlet; insanlığın yaşamını ve toplumsallığını hatta güvenliğini tehdit ediyor. Tehlikenin büyük oluşu, buna karşı alınacak savunma tedbirlerinin de o denli kapsamlı ve çeşitli olmasını gerektirir. Kendisini savunmanın, doğal ve içgüdüsel bir gereksinimdir. Bundan, insanlar için öz savunmanın demokratik bir hak hatta gereklilik olduğunu çıkarsayabiliriz.
Uluslararası hukukta ve devletlerin iç hukuklarında bir hak olarak tanımlanan ‘nefsi müdafaa’ hakkı sınırlı boyutta kalıyor. Literatürde tanımlanan biçimi eksik ve yetersizdir. Çünkü bu hak, devlet hukukunun el verdiği özlük hakları çerçevesinde bir haktır. Kaldı ki günümüzde insan güvenliğini birinci derecede tehdit eden güçler devletin militarist yapısıdır.
Öz savunma; hem mücadele yöntemi, biçimi ve araçları hem de kapsamı itibariyle çok daha geniş ve farklı bir mücadele tarzı oluyor. Saldırı altında olan sadece birey değil, aynı zamanda bireyin kültürü, toplumsallığı, politik-ahlaki değer yargılarının bütünüdür. Dolayısıyla saldırılara karşı toplumsal duruş sergilemek ideolojik, politik, ekonomik, kültürel, sosyal ve öz savunma alanlarında toplumun öz örgütlülüğü yaratılarak sağlanabilir. Bu anlamda öz savunma olgusu; sadece toplumun fiziksel güvenliğine dair bir kavram olmanın ötesinde, topluma karşı saldırının olduğu her alanda toplumu savunma anlamına gelmektedir.
Savunma gücünü gösteremeyen hiçbir canlının yaşama şansı yoktur. Kendisini savunamayan toplumları dağıtılma hatta yok edilme beklemektedir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Bu tehdit günümüzde de geçerlidir. Bundan dolayı toplulukların kendi öz savunma ağlarını oluşturmaları bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor. Özgürlüğü hedefleyen toplumlar yaşamlarını demokratik temelde örgütleme mücadelesi verirken; devletçi ve iktidarcı toplumun ideolojik, siyasal, ekonomik ve kültürel saldırılarının yanı sıra, katliamlar dâhil olmak üzere fiziki saldırılara da göğüs gerebilmeleri gündeme geliyor.
Kürtlerin öz savunma sorunları
Günümüzde, devlet ile halklar arasında adeta bir savaş yaşanıyor. Toplumun güvenliğini sağlama iddiasında olan devlet güçlerinin gerçek yüzü ve topluma karşı işledikleri suçlar gün be gün açığa çıkarken, bu suçlara her gün yenisi ekleniyor. Siyasal iktidarların desteği ve devlet imkânlarını kullanarak çeteleşen JİTEM, hizbulkontra gibi güçler, toplum güvenliğini tehdit ediyor.
Kürt halkı, Kürtdistan’ın dört parçasında egemen devletlerin katliam tehdidi altında yaşıyor. 19 ve 20. yüzyıl Kürt isyanları katliamlarla bastırıldı. Dersim, Koçgiri, Şex Sait, Ağrı, Mahabad, Geliya Zilan, 33 kurşun, Halepçe, Amude Sineması… Kürtlüğe ait her olgu katliamlarla anılır oldu. Katliamcı zihniyet son yıllarda da bu uygulamalardan geri durmadı. 12 Mart 2004’te gGüneybatı Kürdistan’ın Qamışlo kentinde bir futbol karşılaşması bahane edilerek Suriye devlet güçlerinin Kürtlerin üzerine ateş açması sonucu can kayıpları yaşandı. Ardı sıra gelişen serhildanlara acımasızca müdahale eden Suriye devleti, onlarca Kürt’ü katletti. Kürt Halk Önderi bu olayı değerlendirerek bu tür katliamların gelişebileceğini ve tedbir alınması gerektiğini belirtti. Daha sonraları Amed serhildanları esnasında (2006)ve Şengal’de(2007) geliştirilen katliamlar, Sayın Öcalan’ın öngörüsünü doğruladı. 2009 yılında Bilge Köyü’nde, 2010 yılında ise Peyanis Köyü’nde gelişen katliamlarla birlikte öz savunma sorunu Kürt halkının temel gündemi oldu.
AKP Kürdistan’i fethetmek istiyor
Son dönemlerde ise hizbulkontra tetikçileri ve elebaşları bıraktırıldı. Kuzey Kürdistan’da doksanlı yıllarda işlenen binlerce cinayet hala aydınlatılmadı, Türk devletinin kirli yüzü olan yüzlerce toplu mezar ortaya çıktı. Binlerce ‘faili meçhul’ olay ise aydınlatılmayı bekliyor. AKP Hükümeti, bu dönemde paralı orduyu (profesyonel-özel) yürürlüğe koymak için adım attı. Sınır karakollarının modernizasyonu için kaynak ayırdı, yeni karakolların kurulması ve sınır birliklerinin güçlendirilmesini kararlaştırdı. Yeni savaş uçakları(F35) almak için 10 milyar Dolar’lık yatırım yaptı. İrşad ekiplerini kurdu. Özel görevli 15 bin imam hazırlayan AKP, Kürdistan’ı siyasal İslam’la kuşatmak, fethetmek istiyor.
Bütün bu saldırılara karşın Kürt halkı milyonları bulan sayılarla devlet terörüne karşı duruyor. Çocuğu, kadını, genci ve yaşlısıyla alanlarda direniş halinde. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan toplumun öz savunma sorunlarını tanımlarken, “Ahlaki ve politik toplumun günümüzde yaşadığı gerçeklik, yani öncelikli sorunu özgürlük, eşitlik ve demokratikleşmenin de öncesinde varoluşsaldır. Varlığı tehlikededir” diyor.
Kürt Halk Önderi, toplumların kendilerini savunma gerekliliğini “Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Daha doğrusu, kendini savunamayan toplumun ahlaki ve politik vasfı anlamını kaybeder. Toplum ya sömürgeleşmiştir, eriyip çürümektedir ya da direniştedir, ahlaki ve politik vasfını yeniden kazanmak ve işlerliğe kavuşturmak istemektedir” cümleleriyle tanımlarken, zamanı ve koşulları oluşmadan ayaklanma ve savaşa başvurmanın tehlikeli olduğu kadar, başka seçenek kalmadığında başvurmamanın da o denli alçaltıcı ve ölümcül olduğunu söylüyor.
Katliam siyasal bir proje oldu
Kürt halkıyla savaş bir devlet politikası oldu. Günümüzde katliamlar hükümetin talimatlarıyla gelişiyor. Türk Başbakan Erdoğan, “çocuk da olsa, kadın da olsa güvenlik güçleri gerekeni gereken yerde yapacaktır” söylemiyle gelişen katliamları onaylarken yeni katliamların ve linçlerin talimatı verdi. Sonrasında Kürt halkına acımasızca saldırılar oldu. Türkiye metropollerinde ise linç kampanyası başladı. Kürt halkı gün geçmiyor ki yeni bir saldırıyla karşı karşıya gelmesin. Kürt siyasetçiler yumruklandı, milletvekillerine devletin güçleri silah doğrulttu, bir millet vekili sıkılan tazyikli suyla hastanelik oldu. Çocuk, kadın yaşlı, öğrenci demeden acımasızca dövüldü, Kürt çocuklarının başı dipçikle ezildi.
Kürdistan’da savaş ve devlet terörü bütün acımasızlığıyla sürerken, Türkiye metropollerinde ise, DTP başta olmak üzere Kürt kurumları ırkçı saldırıların hedefi oluyor. Türkiye kentlerinde yaşayan Kürtlerin evleri ve işyerleri taşlanıyor, Kürt işçiler işten çıkarılıyor ve Kürt gençleri linçlere maruz kalıyor.
Kürtler soykırım kıskacında
Kürt halkı soykırımdan nasıl kurtulacağını somutlaştırmalıdır diyen Kürt Halk Önderi, toplumun öz savunmasını kurması gerektiğini belirterek “Toplum kendi öz savunmasını kurar. Öz savunma KCK, PKK tarzı silahlı yapı değil halkın kendi güvenliğini sağlamasıdır. Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini, kurumsallaşmasını kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum. Bir tehlike durumunda Diyarbakır’ı, Diyarbakır merkezindeki halkı kim koruyacak? Gerilla mı koruyacak? Mümkün değil. Öz savunma silahlı güç anlamında değildir, örgütlülük anlamındadır. Mahalle birlikleri oluşturulur, bunlar temsilini Kent Konseyi’nde bulur” diyor.
Yarın: KCK yöneticilerinin öz savunma konusundaki görüşleri
CİHAN ÖZGÜR-ÇİÇEK HELEN