Zamanı takvim diliyle yaşayanlar için 2000’li yılların bir yenisini karşılamaya az kaldı.

Zamanın ruhunu yakalayanlar içinse her an yeni. Böyle yaşayanlar için, he an kutlu ve anlam yüklü. Yıldan yıla rakamla geçmez onlar. Asırları an’lara, ömürleri anlama yüklerler. Anlam kadar yaşar, anlam gibi tazelenirler. Güncelin nazenin sesinde tarihin gür akışını haykırırlar. Kışın zemheri inadına baharın kardelen ısrarını işlerler. Yetmiş yaşın bilgeliğini üç aylık ömrün ayaklarına sererler. Hızır Paşa zulmüne Pir Sultan’ın gülünü işlerler. Bir giderler, bin gelirler. Eskimezler, tarihleşirler! Kadimleşirler, birikirler. Büyürler, bir kılıfa sığmaz, bin renkte açarlar. Zamanın ruhu olurlar. Zamanı saymazlar, yaşarlar.

Zamanın ruhu olanların büyüyen, yayılan ve giderek örgütlenen direnişi devam ediyor. Tarihi bugüne taşıyorlar kurdukları barikatlarla. Bugünü tarihe işliyorlar, gencecik ömürlerinde vurularak. Kürt halkının öz savunma direnişini örüyorlar. Kürt toplumsal dokusuna dayatılan katliam, asimilasyon ve kırıma son vermeyi hedefliyorlar. 

Bu direniş, zalimliği ve faşizmi ile tanınmış bir devlet geleneğine karşı veriliyor. Ama aynı zamanda toplumsal dokusuyla çokça oynanan Türkiye toplumunun bazı özelliklerine karşı veriliyor. Türkiye toplumunun ağırlıkta sessizliği seçen, korku ile sinen kesimlerine, zihniyet çarpıklığı ile teslim alınanlarına, milliyetçilik, kafatasçılık anlayışıyla zehirlenen kesimlerine karşı veriliyor. 

3 aylık bir bebeğin ölümüne ‘‘Büyüseydi dağa çıkıp terörist olacaktı, Türk askeri onu yine aşağı indirecekti’’ diyerek sevinen insanların sayısı ya da etkinliği az olsaydı Türkiye’de savaş bu kadar tırmandırılabilir miydi? Milliyetçilik zehriyle yaşamayı zihinsel ve pratik alışkanlık haline getirenler Türkiye toplumsal dokusunu baskılamasaydı 3 aylık bebeklerin, yaşlı insanların cenazeleri sokaklarda kalabilir miydi? 

Demem o ki, Kürtlere karşı zulmü besleyen ana kaynaklardan biri öz savunmasından yoksun bırakılmış Türkiye toplumudur. Türkiye toplumunun 21. yüzyılı güçlü bir öz savunma ile karşılama şansı AKP ile çok ağır bir darbe aldı. Türkiye toplumları için kendi esaretini bile bir şansa çevirmeye çalışan Rêber Abdullah Öcalan’ı doğru okuma ve anlama şansı, AKP ve Erdoğan diktatörlüğü tarafından kötü yaralandı. Zamanın ruhuna halkların barışını işleme çabasının mimarı Rêber Abdullah Öcalandır. Türkiye’yi iç savaşa götürme projesi olan uluslararası komployu boşa çıkarmak için anayasal güvenceler sağlandığında silahların bırakılması da dahil tüm önerileri masaya getiren O’dur. AKP ise halkların kardeşlik ve onurlu barış zamanını yaratmak için mücadele eden Rêber Abdullah Öcalan ile Türkiye halkları arasına duvar örme projesi olarak geliştirildi. Dolayısıyla AKP aynı zamanda Türkiye halklarının öz savunmasını kırma projesidir. 

Demokratik ve özgür işleyen bir zihinden kopmak öz savunmadan kopmaktır. Toplumsal ahlak ve politika gücünden yoksun bırakılmak, öz savunmaya dayatılan en büyük kırımdır. Öz savunmasız bir Türkiye toplumuyla karşı karşıyayız. Kendi geleceği için kılını kıpırdatmamak, Türk ordusuna, DAİŞ çetelerine asker olmaya şartlandırılmak ya da mecbur kılınmak yıkıma uğramış bir öz savunma gerçeğidir. AKP’nin 13 yıllık iktidarında binlerce iş cinayetini örtbas edişini, bunun için kanunlarla-hukukla oynayışını sessizce sineye çekmek devletçi geleneğin köleliğinden kopmaya dair bir irade geliştirmek için mücadeleyi seçmemek toplumsal dokunun çürüyüşüdür. AKP iktidarı döneminde yüzde 1400 artan kadına yönelik şiddete karşı toplumsal bir isyanı başlatmamak, öz savunma mekanizmasının can çekişidir. Ve bugün Türkiye toplumunun zamanın ruhuna üflediği ağır bir hastanın nefesleridir. Bunun gerçek sorumlusu 13 yıldır bu hastaya doktorluk yaptığını iddia eden AKP’dir. 

Öz savunması kırılmış Türkiye toplumu, zamanın ruhunu direnişle ören Kürdistan toplumsal dokusunu kıran bir rol oynuyor. Zamana anlamı işleyenlerin gözünde ve yüreğinde 3 aylık bebesinin, 70’lik dedesinin taziyesine bile gelmeyen komşusu oluyor. Devletin zulmünün katlanarak sürmesinde önemli bir etken oluyor. Kürdistan halkı için öz savunmasını geliştirecek bir Türkiye toplumu güç kaynaklarından biri olur. Ama onsuz da direndi 40 yıl. Öz savunma reflekslerini yitirmediği sürece 40 asır da direnir. Ama Türkiye toplumu için öz savunma mücadelesi artık olmazsa olmazdır. Toplumsal dağılışını durdurmanın anahtarıdır. Var olma şansıdır. Öz savunmasına en temel saldırı olan AKP’yi durdurmak en az Kürdistan halkı kadar Türkiye’de yaşayan diğer halkların da öz savunma görevidir, refleksidir. 

Hukuku, ekonomiyi, ekolojiyi, demografyayı, tarihi, etiği-estetiği, eğitimi ve sağlığı Türkiye’nin toplumsal doğasına karşı konumlandırmış bir AKP faşizmi yürürlükte şu anda. Bu faşizme karşı HES’lere karşı direnen Karadeniz ve Ege’nin direniş damarı büyütülerek mücadele edilir. Hopa, Artvin ve Rize’nin sol-demokrat damarları canlandırılarak cevap verilir. Türkiye işçi, öğrenci, emekçi, köylü, aydın direniş geleneğinin zamanın ruhunu yeniden yakalaması gerekiyor.

 Öz savunmasız bir Türkiye toplumunu ancak öz savunmayı anlamlandıran ve geliştiren bir toplumsal hareket kurtarır. HDP’nin bir Türkiye projesi olmaktan uzaklaştığı eleştirisini yapanların, HDP’nin Türkiye ayağını öz yönetim direnişleri ile örmesidir ihtiyacımız olan. Bu gerektiğinde siyasetle, gerektiğinde felsefeyle, gerektiğinde barikatla örülür. Zaman ister takvim ister anlam dilinde yenilensin, Türkiye toplumu 21. yüzyılın akışına güçlü bir öz savunma mücadelesi borçlu. Bu borcu yazan tarihtir ve tarih borçları silmez. 

Öz savunma aklını ve vicdanını büyüterek direnen toplumsal doğaya ve yenilenen zamanın ruhuna direnişle akmamız dileğiyle…