Haftalardır öz yönetim talebi hendekler üzerinden tartışılıyor. Bu elbette AKP iktidarının kasti ve sistematik biçimde sürdürdüğü bir hamle. Tartıştırmıyorlar. Eğer bugün müzakereler devam ediyor olsaydı devlet ile Kürt Özgürlük Hareketi barışçıl bir zeminde tartışacak konu tam olarak şuydu: Yeni anayasa çerçevesinde idari ve ekonomik sistem nasıl yeniden yapılandırılmalı? Dolmabahçe Mutabakatı sonrası süreç tam da demokratik özerklik meselesine geldi ama Erdoğan süreci durdurdu. Sonrası malum, öz yönetim ve demokratik özerklik projesinin HDP seçim barajını yüzde 13.1 ile aştıktan sonra bir devlet kararı olarak boğulmasına karar verildi. Savaş başladı. AKP yeniden tek başına iktidar oldu.
HDP projesi, Türkiye’nin tüm sınırları içinde adem-i merkezileşmeyi Kürtlerin kopmadığı bir şekilde gerçekleştirme imkanıdır. Türk ulus-devlet yapılanması bu imkana izin vermemek için elinden gelen her şeyi yaptı ve yapıyor. Ama içinde bulunduğumuz sürecin "HDP projesi çöktü" gibi kısa vadeli siyasi analizlere okunması hata olur. Bir siyasi projenin çöküp çökmediğinin temel parametresi halkların kısa/orta vadeli hisleri değildir. Nitekim Kürtlerin büyük bölümünün birlikte yaşama olgusuna dair inancı 90’ları yıllarda çok daha azdı. Bugün de o dönemden fazla değil. HDP projesi Kürtlerin Türkiyelileşmesi de değil, Türklerin Türkiyelileşme, aynı zamanda Kürtlerin de özgürleşme imkanıydı. O yüzden HDP projesi çökmedi, önerdiği yöntemlerden birisi olan Türkiye ve Kürt bölgesinin siyasi rejim dönüşümünü birlikte yaşama ihtimali, son çatışmalı süreç ve 1 Kasım seçimleri itibariyle tartışmaya açıldı. AKP devlet terörü ile bu soruyu sordurtmamak için elinden geleni yapmakta olsa da, hakiki bir tartışma yürütmek adına şu soruyla devam edelim: HDP nasıl bir çözüm yöntemi önermekte?
HDP projesini hatırlamak
Her siyasi sistem, yasama-yürütme-yargı süreçlerinin nasıl örgütlendiği üzerinden ayrışır. Türkiye’ye bakıldığında tüm bu iktidar alanlarının tamamen merkeziyetçi bir şekilde örüldüğü herkesin malumu. HDP’ye göre, merkezden yerele iktidar devri çerçevesinde, yasama-yürütme-yargı süreçlerinin gelecekte nasıl şekilleneceği demokratik şekilde dönüşmeli, müzakere edilmeli ve yeni bir anayasa ile güvence altına alınmalı. HDP’nin iki temel yöntem önerisi şu:
1. Avrupa Yerel Özerklik Beyannamesi çerçevesinde önerilen 20-25 bölge esasında Türkiye yeniden şekillendirilmeli. Her bölgenin kendi meclisi yani yasama organı olmalıdır. Bölge meclislerinin yetki alanı HDP 1 Kasım seçim beyannamesinde şu şekilde belirtilmiş: "Demokratik anayasal ilkelere uygun olarak sağlık, eğitim, çevre, kültür, ulaştırma, bayındırlık, tarım, trafik ve güvenlik hizmetleri hakkındaki kararların alınmasında, valilerin seçilmesinde, yerellerin bölgeleri, doğal varlıkları ve kaynakları üzerinde doğrudan söz, yetki ve karar sahibi oldukları yönetim birimleri olacaklar".
2. Uygulanacak pratiklerin denetleme süreci sadece bir takım hukuk kurumlarının işi olmaktan çıkarılmalı, doğrudan demokrasi gereği, denetleme sürecini halk meclisleri yapmalıdır. HDP seçim beyannamesine bakıldığına buna dair net bir tanım söz konusudur: "Halkların yönetime doğrudan katılmasını sağlamak için en alt coğrafi birimden başlayarak köy, mahalle, ilçe ve kent meclisleri kurulacak, siyasi yönetim yapısı bir meclisler piramidi olarak inşa edilecek. Bu meclislere ek olarak ayrıca kadın, gençlik, ekoloji ve işçi meclisleri oluşturulacaktır"
Yasama ve yürütme süreçlerinin merkez ile yerel arasında paylaşıldığı, denetleme sürecine hukukçular dışında kimsenin ayrımlarını bile bilmediği kurumlar yerine halkın dahil olduğu bir siyasi proje kadar AKP’yi korkutacak başka bir model olabilir mi? Kuşkusuz var. Alternatifi: Verili sınırlar içinde külliyen bir dönüşüm yerine özerkleşme hakkının tanındığı bir süreç sonrası seçim usulü ile bölgesel bir dönüşüm gerçekleşmesi. Veya izleyen yıllarda Kürtlerin tamamen kopuşu.
Demokratik özerklik gerçek anlamda bir siyasi proje olarak Türk kamuoyunda asla tartıştırılmayacaksa alternatif kendisini dayatmaya devam edecektir. Sonuç olarak da üniter değil hibrit bir siyasi sistemin oluşturulması söz konusu olabilir. En bilineni İngiltere ile Galler, İskoçya ve kısmen Kuzey İrlanda özelinde görülebilecek bu model tartışmaya açıktır. Ama şu anda devlet terörüyle abluka altına alınan Kürt ilçelerinden de görüldüğü üzere Türk devleti için aşırı "medeni" olan bu seçenek ancak be ancak tüm Kürt şehirlerinde uzun vadeli bir şiddet dalgası ve yıkım olduktan ayakta kalacak bir Kürt Özgürlük Hareketi sonrası gerçekçi anlamda tartışmaya açılabilir.
Verili siyasi koşullarda berrak olan ve devlet terörü ile AKP’nin başarmaya çalıştığı tek şey var. Türklerin yanı sıra, hem sisteme entegre Kürtlere hem de yoksul Kürtlere öz yönetim ve demokratik özerkliği şiddetle özdeşleştirerek muhasebesini yaptırmamak. Diğer bir deyişle, Türklerden sonra Kürtlerin de AKP’nin attığı "demokratik özerklik ve öz yönetim = şiddet ve yıkım" oltasına takılmasını sağlamak. O yüzden, HDP/DBP sadece devlet şiddet politikasıyla eli ne kadar yükseltirse yükseltsin, daha çok öz yönetim daha çok demokratik özerklik konuşulmalı. Özellikle de mümkün olan en net somutlukta, ortaya konan proje en yüksek perdeden hem Kürtler hem de Türkler arasında tartışılmalı- öz yönetimin kurtarılmış bölge yaratmak değil devlet şiddetinden azade özgür toplumsal alanlar kurmak olduğu üzerinden.