
Ozan Vicdani, gerçek adıyla Zeynel Abidin Sönmez, yirminci yüzyılın aşıklık geleneğinin son temsilcilerindendi. 70 yıllık ömrü, 18 Nisan 2014’te, sürgünde sona erdi. Onunla belki de son söyleşiyi gerçekleştirmiştik.
Kendi deyimiyle ‘kara bir kış gününde’ geldiği bu dünyada, hayat hep Vicdani’ye zalim yüzünü göstermiştir. Maraş Katliamı’nın hem tanığı hem de mağduru olan Vicdani, yaşanacak katliamı çok önceden sezmiş, halkını bu konuda uyarmasına rağmen kimse onu fazla ciddiye almamıştır.
77’de ‘Hendek kazın’ demişti
Eşi Elif Sönmez bakın bu konuda ne diyor: “Eşim Ozan Vicdani katliamı önceden sezmişti. Halka, ‘İki, üç katlı evler yapacağınıza kendinize silah alın, hendekler kazın, kendinizi koruyun, yoksa bir katliamla karşı karşıya kalacaksınız’ dediğinde insanlar kendisine gülüp, ‘Neden bizi öldürsünler, komşularımızla gül gibi geçiniyoruz’ cevabını vermişti. O komşularına güvenen saf ve temiz insanlar, daha sonra komşuları tarafından kesildi. Ozan Vicdani ve benim akrabalarımdan da toplam 15 kişi, bu katliamda canından oldu. Eşim bugün yaşamış olsaydı, inanıyorum ki Kürdistan’da gelişen öz yönetimlerden çok heyecanlanır, ilerlemiş yaşına ve hastalığına rağmen direnişçilerin safında yerini alırdı.”
Çocuk yaşta yetim kaldı
Ozan Vicdani, ozanların ve şairlerin payına düşen tarihsel zulümden payına düşeni doldurdu heybesine. Yaşadığı sürede hep halkın acılarını, sevinçlerini ve devletin zulmünü dile getirdi. Maraş’ın Afşin ilçesinin Kaşanlı köylerinden Hatçepınar’da (Kanaxace) 1941 yılında dünyaya gelen Ozan Vicdani, çileli ömrüne onlarca kaset ve beş yüze yakın şiir sığdırdı. Vefatından bir hafta önce görüştüğümüz ölümsüz Ozan Vicdani’nin hayat hikayesini kendi ağzından dinlerken kimi zaman duygulandık, kimi zaman da gülümsedik...
Etkinliklerden para almazdım
Ozan Vicdani, çocukluğunda üç telli saz çaldığını, zaten köyü Kızılbaş ve Kürt olduğu için çoğu insanın saz çalmayı bildiğini söylüyor ve sürdürüyor anlatmayı: “Aynı köyden olduğumuz Aşık Perişan Ali, Aşık Meçhuli ve Kaşanlı ozanların hocası olan Perişan Güzel ve yeğeni Resul ile Kaşan köylerini dolaşarak konserler veriyorduk. O zaman siyasi olarak Türkiye İşçi Partisi üyesiydim. Partinin hazırladığı bütün etkinliklerde çıkıp türkü söylüyordum. Aşıklık geleneğinin gereği, her ozanın bir mahlası vardır. Ben de 1966’dan sonra Vicdani mahlasını kullandım. 1970’li yıllarda kendimi Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ların siyasetine yakın buldum. Daha sonra Kaypakkaya’nın siyasetinin bana daha çok yakın olduğunu hissedince onun taraftarlarının düzenlediği etkinliklere katıldım. Ben diğer ozanlar gibi gittiğim etkinlerden para almazdım. Bu gecelerde türkü söylediğim için devletin arananlar listesine girdim.”
Sürgün yılları başlıyor
Vicdani, baskılar artık hareket etmesini imkansızlaştırdığında, mecburen Almanya’ya gelir. Bu süreci de şöyle anlatıyor: “1990’ın başında akrabalarım ve Ozan Emekçi’nin yardımıyla Almanya’ya geldim. Kürdistani kurumların düzenlediği tüm etkinliklerde yerimi aldım. 1999’da boynumda çıkan bir tümörden dolayı ameliyat olunca ses tellerim kısıldı. İkinci bir ameliyattan sonra sesim tamamen kısıldı. Devletin yıllarca kısamadığı bu sesi maalesef hastalık kıstı. Ameliyattan sonra elime saz alıp deyiş söylemedim.”
(Buna rağmen bizi kıramayıp eline curasını alarak birkaç ezgi seslendirdi.)
Evladım Deniz’i halka feda ettim
Ozan Vicdani’nin oğlu Deniz Sönmez, Kürt Özgürlük Hareketi saflarında şehit düştü. Vicdani, oğlunu sorduğumuzda ise şu yanıtı veriyor: “Bu zalim dünyaya gözlerimi açtığım günden beri hep hakkın ve hakikatın bir hizmetkarı oldum. Çok vefa gördüm, ama çok da yalnız kaldığım oldu. Varlığa asla erinmediğim gibi yokluğa da hiç bir zaman yerinmedim. Haktan ne geldiyse kabulümdür dedim. Dağ gibi evladım Deniz’i halkın davasına feda ettim. Helal hoş olsun. Çok yakında Deniz’ime kavuşacağımı biliyorum. Lamekan bir yerde Deniz’imle ve Hakk’ın yolunda yürüyen tüm erenlerle hakkın divanına oturacağız.”
Büyük ozan Vicdani ile vedalaşırken son kez bize bir şeyler söylemesini istiyoruz. Vicdani, yine meydanlarda, alanlardadır. Sesi kısık, gözleri çakmak çakmak şu dizeleri bize fısıldıyor:
“Faşist zindanında gürletip çıktı
Her Kürdün özüne girdi bu ateş
Mazlum verdi, Mahsum dağlarda yaktı
Düşmanlardan hesap sordu bu ateş
Alevlenip çoştu Dörtler’in kanı
Bir damlada boğdu bunca düşmanı
Bundan sonra gel de gör Kürdistan’ı
Küllenmiş kabuğu kırdı bu ateş”
Halk ozanlığının diyeti: Hapislik, sürgün
Ozan Vicdani, Maraş Katliamı’nın da tanıklarından biri. O günleri, şöyle anlatıyor: “Katliamı önceden seziyordum. İnsanlara tehlikenin boyutlarını anlatınca herkes bana felaket tellalı gözüyle bakıyordu. Benim de eşimin de bir çok yakını çok vahşi bir şekilde öldürüldü. O günlerde yaşanan vahşeti anlatmaya gönlüm el vermiyor. Arandığım için ailemle beraber 1980 yılına kadar Maraş, Elbistan ve Antep’te saklanmak zorunda kaldım. 1980 yılının sekizinci ayında İstanbul’a göç etmek zorunda kaldım. Geldikten sonra 12 Eylül, sıkıyönetim adını verdikleri açık faşizm geldi. Toplantı, yürüyüş, gece gibi tüm etkinlikler yasaklandı. Sol gruplar da kar gibi eriyerek dağıldı. Herkes başının çaresine bakıyordu. Ben de bu esnada ailemin geçimini sağlamak için semt pazarlarında giyim eşyaları satmaya başladım. 1982’de bir akşam eve gelince iki sivil polisin evde olduğunu gördüm. Beni Gayrettepe’ye götürdüler. Burada bir hafta kaldıktan sonra Maraş’a götürdüler. 18 günlük ağır bir işkence evresinden sonra Maraş Cezaevi’ne konuldum. Çıkarıldığım mahkemede salıverildim. 1984 yılında siyasi suçlu olduğum gerekçesiyle Sağmalcılar Cezaevi’nde bir ay daha yatırdılar. Malatya’nın Doğanşehir ilçesinde 1980 yılında bir gecede içinde Kürt ve Kürdistan kelimeleri geçen türküler söylediğim gerekçesiyle tam sekiz sene sonra hakkımda tekrar dava açarak beni dokuz ay içerde tuttular. Sazımın teli ve mızrabını suç aleti olarak bir yafta gibi boynumda taşıyordum hep. Haksızlığa ve zulme karşı söylediğim her kelam, bana suç olarak geri döndü uzun yıllar. Devlet tarafından arandığım süre içerisinde hep Osman ismini kullandım. Bu süre zarfında maddi olarak büyük mağduriyetler yaşasam da davamdan asla yılmadım. İsmim her ne kadar Osman da olsa hep Hüseyni bir direnişi esas aldım.”
Yazın ırgat, kışın artist...
“Şubat mı, mart mı, bilinmez ayların birinde doğmuşum. O günden bu yana bu zalim dünyanın üstünde dolaşıp dururum. Zaten dünya dediğin nedir ki? Ömür bir göz kapamacadır. Doğarız, yaşarız ve ölürüz. Ben şimdi bu zalim dünyanın son evresindeyim. Sadece yaşadığımız gün uzundur.
Benden yaşça biraz büyük olanların anlatımlarına göre bu zalim dünyada beş yaşına kadar mutluydum. Beş yaşında iken babamın vefatından sonra annem kocaya gitmiş. On yaşına kadar nenemin yanındaydım, nenem de ölünce amcamla yengem beni büyüttü. Köyde okul olmadığı için askerlikte okuma yazma öğrenen Yusuf Çavuş, köy çocuklarını toplar, onlara okuma yazma öğretirdi. Ancak üç ay okuyabildim. Yedi yaşında sabanın arkasında çift sürmeye başladım. Maraş’ta büyük ağalar pamuk ekmeye başlamışlardı. Bizim gibi dağ köylerinden yediden yetmişe insanlar, bu tarlalarda çapacı olarak çalışınca ben de bu kervana katıldım.
Sinemayı ilk kez Maraş’ta gördüm. Benim için çok farklı bir dünyaydı. Orada gördüklerimizi gelip arkadaşlarımıza anlatırdım. Sinemaya olan sevdam günbegün büyüyünce artist olmak hevesiyle İstanbul’a geldim.
Yazın köyde ekin biçer, kışın artist olma hayalleriyle İstanbul’a gelirdim. 19 yaşıma geldiğimde aile beni evlendirmeye karar verince şimdiki hayat yoldaşım Elif’le dünya evine girdik. Nüfus çoğalınca kendime ayrı bir ev tutmak zorunda kaldım.”
MEHMET ZAHİT EKİNCİ / HAMBURG